Dizi Yazılar

Çöldeki Meşe

Selim Çürükkaya 1010 yılında güney Kürdistanda gördüklerini ve duyduklarını yazdı.

Selim Çürükkaya /

Kürdistan’ a gidiyorum
Yaklaşık olarak üç aydan beri tek bir makale yazmışımdır.
O da şehit Selim Dindar ile ilgiliydi.

Zamanım yoktu..
Gitmiştim..
Nereye mi? Kürdistan’a, evet kendi ülkeme!
Hayatımda ilk olarak ülkemin topraklarına ayak bastım.
Ve elli beş yaşımın son günlerinde gittim ülkeme
Daha önce ülkemde yaşamıştım ama özgür değildim.
Bundan dolayı ülkemi, ülkem saymadım!
Esirdim kendi ülkemde
Ama bu kez bambaşkaydım.

Arkadaşım Sait Çiçek ile uçağın arka kapısından inerken
Genç bir kız ile genç bir erkeğin tuttuğu pankart gözüme ilişti
Üzerinde ikimizin adı ve soyadımız yazılıydı.
Gençlerin yanına vardık, bize “hoş geldiniz” dediler.
Onların eşliğinde yürürken, uçağın ön kapısında bizi karşılamaya gelen iki genç daha vardı.

İkimiz, eski bir milletvekili ile birlikte özel bir otobüse alındık
Birkaç dakika sonra VİP salonuna vardık.
Burada sivil giyimli, saçlarına aklar düşmüş, sade, sakin bir bey efendi bizi karşıladı.
Adı isa Ahmed Barzani  İdi.
Sonradan öğrendim ki KDP nın ulusal ilişkiler temsicisiydi.
KDP nın yeni kuşağının temsilcisi bu genç, fikirleri ve davranışlarıyla modern bir Kürdün bütün özelliklerini taşıyordu.

İsa bana umut verdi.
Kahvemi yudumlayıp onu dinlerken, esaret günlerimin çok geride kaldığını düşündüm.
VİP  salonundan dışarı çıkıp bizi bekleyen arabaya doğru yürürken, bu gezimin dizi yazısının ilk satırlarını kafama not düştüm.

İLK!cms-image-000000339

Evet bu kelime benim için çok büyük bir  önem arz etmeye başlamıştı.
İşte eli beş yaşıma geldim
ilk olarak kendi ülkemde VİP salonundan geçtim
İlk olarak kendi ülkemin havaalanında uçaktan indim
ilk olarak kendi ülkemin Polisini gözlerimle gördüm.
Gerçeğini söylersem, hayatımda ilk olarak kendimi tam özgür hissettim
Bu duygularla bizi bekleyen arabaya ulaştım

ilk durağımız  Hewlér, diğer adıyla Erbil di.
Burası, ülkemin başkentiydi
Doğrusunu söylersem Erbil’ e gelmeden önce burayı hayalet bir şehir veya Kabil gibi harebe bir yer sanırdım.

Gidip dönen arkadaşlarımın bir kısmı öyle anlatmıştı.
Bir kısım arkadaşımda Erbil’ den döndüklerinde hep siyasi propaganda yapmıştı.
Kimse bana Otobanları, geniş parkları, modern binaları ve çarşıları anlatmamıştı.
Doğrusunu söylersem, ben gördüklerim karşısında şaşırdım.
Evet Kürtler  kısa bir zaman zarfında modern bir devlet kurmuşlardı.

Tam bir devlet!.

Ordusuyla, polisiyle, memuruyla, üniversiteleriyle tam devlet.
Sabırlı olun, size gördüklerimi ve tanık olduklarımı, duyduklarımı anlatırım.

Komünist yanılsama

 Kürdistandaki izlenimlerimi anlatmadan önce, bir açıklama yapma ihtiyacı duyuyorum. Bazı okuyucular, resmi davetli olarak Kürdistan’ a gittiğimi, bu yüzden yazdıklarımın gerçeğin bir tarafı olduğunu, gerçeğin diğer tarafını görmediğimi zannedebilirler. Hatta bazı okuyucularım,  eski kominist ülkelere giden bazı resmi davetlilerin böyle yanıldığını bile söyleyebilirler.

Diyebilirlerki eskiden kominist ülkelerin kominist partileri kendi ülkelerine kapitalist ülkelerin kominist parti yöneticilerini davet eder, onları lüks otellerde ağırlar, en güzel lokantalarda yemek yemelerini sağlar, ülkenin gösterişli yerlerini gezdirir, törenle havaalanından onları ülkelerine yollarlardı.

Ve bu resmi davetli kişiler, kendi ülkelerine gittiklerinde gördüklerinin propagandasını yapar, herkesi yanıltırlarmış.
Ben şunu açıkça söyleyebilirim ki; Kurdistan’ a resmi davetli olarak gitmedim. Tek bir gece olsun herhangi bir otelde yatmadım.

Almanya da tanıdığım Kürt  bir aile aracılığıyla arkadaş olduğum yurtsever bir Peşmergenin isteği üzerine gittim.
Gittiğim ve gördüğüm her yerde, her şeyi dikkatli gözlerle inceledim, yüzlerce kişiye onlarca soru sordum ve yanıtlar aldım. Görüştüğüm kişiler arasında taksi şöförleri, işçiler,  öğrenciler, eğitim görevlileri, peşmergeler, doktorlar, mülteciler, PKK den ayrılanlar, park ve bahçe işçileri, meclis başkanı, generaller, din adamları, halk mahkemeleri hakimleri, iş adamları, seyyar satıcılar, istihbaratçılar, parti yöneticileri, kaymakamlar, mobilyacılar, keresteciler, boyacılar, memurlar, müdürler, müsteşarlar, koministler, sanatçılar vardı.

Taxide

Onlarca kez taksilerle şehir içi yolculuk yaptım.
Hewlér şehrinde binlerce taksici var.
Yol kenarında beklerseniz, her dakikada bir taksi yanınızdan geçer.
Ve ben taksiye atlar atlamaz  merhaba dedikten hemen  sonra sorumu sorardım.
Rüşvet ve hırsızlığın olduğunu söyleyen şoförlere rastladım.
Ama istisnasız her kes düzenden memnundu.
Düzene tam olarak karşıt olan bir taksi şoförüne rastladım, oda Türkmendi
Bana “Bunlar ile Saddam arasında bir fark yok” dedi.
Adamın bu cevabına hemen bir soru ile karşılık verdim:
“Saddamın adamlarına Saddam ile Barzani arasında bir fark yok deseydin ne olurdu?”
Şoför bana baktı:
“Beni hemen burada taksinin içinde öldürürlerdi, şimdi demokrasi var” deyip sustu.

Tembellik

 

uykuOrtadoğu gibi bir yerde rüşvet ve resmi hırsızlığın olmadığını, kanunun ve adaletin saat gibi işlediğini söylemem imkansızdır . Saddam gideli kaç yıl olduki? Bir öğretim görevlisi ile tartışmamızda bana çok önemli bilgiler verdi.
Onun anlatımına göre Saddam’ ın parası çoktu.
Ve Saddam insanların sorun çıkarmamaları için hemen hemen çoğunu maaşa bağlamış, bir nevi devletin ispiyoncusu, polisi, uşağı haline getirmişti.
Buda müthiş bir tembellik yaratmıştı.
Yılların yarattığı bu tembellik hala vardır.

İnsanlar çalışmak istemiyordu sanki!
Zaten çalışma alanları henüz açılmamıştı,
Sait hocanın anlatımına göre Kürtler otellerde, kahvelerde, lokantalarda garsonluk yapmaya tenezül etmezdi.
Havalanında çalışan hamalların çoğu Srilanka’lı veya Hintti.
Binlerce ev ve büroda temizlikçilik yapan bayanlar, Afrika dan gelmişti.
Birlikte yolculuk yaptığım bir peşmergeye art arda sorularımı yöneltmiştim, işte onlardan bir kaçı:

Peşmerge ile sohbet:

 Kaç yıllık peşmergesin?
15 yıllık..
Ne kadar maaş alıyorsun?
350 Dolar!
Aylık olarak mı?
Hayır 15 günlük.
Neden 15 Günlük?
Çünkü 15 gün Peşmerge olarak çalışıyorum. 15 günde kendim için çalışıyorum.
Kendin için ne iş yapıyorsun?
Bir şet yapmıyorum, daha doğrusu çalışmak istemiyorum.
Kaç çocuğun var?
Üç, eşim ve ben beş..
Peki 350 Dolarla geçinebiliyor musun?
İdare etmeye çalışıyorum. Kendi evim var, kira vermiyorum. Devlet aylık olarak her vatandaşa yeterince, yağ, şeker un ve gaz veriyor.
Neden ek bir iş yapmıyorsunuz?
Yıllarca dağlarda peşmergelik yaptım. Şimdi ülkem kurtuldu, özgürlüğüme kavuştum. Elhamdulillah kimse bize karışamıyor, çalışıp ne yapayım ki?

Tembelliğe neden olan nedenler

Yine bana anllatıldığına göre, devlet daha önce yani Saddam rejimine karşı savaşta şehit düşen kişilerin ailelerine düzenli maaş ödüyor.
Kürdistanda neredeyse her aileden birkaç tane şehit olduğu hesaplandığında maaşsız aile bulmak zordur.

Kürdistan’ da Memur, asker istihbaratçı olarak görev yapan binlerce insan vardır.
Ve bu işlerin hemen hemen tümünün direkt üretimle alakası yoktur.
Şu anki toplum neredeyse tüketici bir toplumdur.
Bazı tartışmalara kulak misafiri oldum…
Toplumun üretici hale gelmesinin şart olmadığını söyleyenler;
Dubaiyi örnek veriyorlar, diyorlar ki Dubai de o kadar çok petrol çıkıyor ki ve bu petroller o kadar çok Dubai lileri zengin etmişki; kimse çalışmaya gerek duymuyor.
İşçiler dışardan geliyor ve neredeyse burada her ağaca bir Hintli, bekçi olarak bakıyor.
Saddam rejimini yarattığı tembellik, petrolün getirdiği bolluk, sanayinin gelişmediği bir coğrafya, Peşmerge yaşamına alışan gururlu insanlar…

Toplum hızla değişiyor

Ama benim vardığım sonucu sorarsanız Kürtler hızla şehirli oluyorlar..
Medeniyeti kuruyorlar..
En temel ihtiyaçları olan evlerini çok modern olarak inşaa ediyorlar.
Araba sahibi oluyorlar. Alt yapıyı, kanalizasyon, elektrik, telefon işini kuruyorlar.
Modern üniversiteler açıyorlar..
Televizyon kanalları hızla artıyor.
Basın henüz ülkede bir kuvvet olamamış, ama çalışmalar var.
Her şeyden önce insanlar mutlu.
Kimsenin yüzünde korku ve endişe göremezsiniz
Zengin olma, bir şeyleri kapma telaşı gizlenemez kadar açık
Ve insanlar gayet sakin
Kavgaya hiç rastlamadım, yüksek sesle konuşana da, hırsızlığa da!

Emniyet tam takır….

Pariste çarşının en işlek caddesinde arabanızı park ederseniz, sabaha geldiğinizde büyük bir ihtimalle camının kırıldığını ve içindekilerinin çalındığını görürsünüz.
Ama Hevlêr de arabanızın camını açık bıraksanız bile eşyalarınızın çalınmadığına tanık olmamız mümkündür.
Kürdistan da çok ciddi şeyler oluyor.
Galiba “Kürtler devlet kuramaz  sözleri tarihin çöp sepetine atıldı bile.

erbil1_jpgHevlêr

Hevlêr diğer bir adıyla Erbil kadim bir şehir. Yeryüzünün en eski kalelerinden (***) biri bu şehirde. Milattan çok önceleri inşa edilmiş bu kale, tarihin en eski tanığı olarak ihtişamlı bir edayla yapma bir yükseltinin üzerinde hala duruyor. Kalenin duvarları arasında kimseler yaşamıyor artık. Eski yapılar Birleşmiş Milletler tarafından korunmaya alınmış, onarım ve restorasyon bekliyor.

Hevlêr şehri kalenin dışına yayılmış, göz alabildiğine  büyümüş bir şehir. Bana anlatıldığı kadar, şehirin master planını Almanlar yapıyor. Çarşının yolları hayli geniş. Arabalar için üç gidiş üç geliş yolu vardır. Dikkatimi çeken şey, şehir içindeki  bazı asvalt yolların kenarında yaya geçidi ve bisiklet yolunun olmamasıydı. Gerçi  Hevlêr de çok az bisiklet gördüm.

Ama işin ilginci şehir içinde yaya olarak dolaşanlar , bisikletlilerden daha azdır. Bu duruma bakıp arkadaşıma, bu şehirde yayalar olmadığı için mi yaya geçitleri yapılmamış, yoksa yaya geçitleri olmadığı için mi kimseler yaya dolaşamıyor diye sormuştum.

Hevler’in  yolları hakkında yazmışken biz ortadoğuluların bir türlü terk etmediğimiz bir özelliğinin buradada  tekrarlandığına tanık oldum. Avrupalılar bir yeri inşa ederlerken, önce, kanalizasyon, su, telefon, elektrik  işini hal ederler. Ondan sonra yolları yapar, çimleri ve ağaçları dikerler. Biz önce yol yaparız, kenarlarına ağaç dikeriz, gerekli yerlere çim yerleştiririz. İşimiz bittikten bir müddet sonra, aklımıza gelir ki; kanalizasyon yapmamışız, hemen işe başlarız, yaptığımız yolu bozar, diktiğimiz ağaçları söker, yerleştirdiğimiz çimleri kaldırır, kanalizasyon proplemini hal edince, tekrar asfaltı döker yolu yaparız, bir müddet sonra aklımıza gelir ki; yüksek gerilim hatlarını yere gömmemişiz, yeniden yolu bozar bu kez kablo gömeriz..

Hevlêr de de böyle bir durum olmuş  ki;  şimdi yolları bozmuş, kanalizasyon borularını döşüyorlar. Yaya geçitleri, bisiklet ve sakat arabalarının geçiş yerleri olmadığı  için yapılan yolların birkaç kez daha bozulacağı kesin gibidir.

Yollar üzerindeki hummalı çalışmalara, yapılmış yollara ve köprülere bakıldığında geleceğin modern şehrini hayal etmekte zorlanmazsınız. Yollar hakkındaki eksiklikleri izah ettikten sonra, Şehrin Parkları hakkındaki mükemmeliyeti anlatmadan geçmek haksızlık olur. abSami Abdurrahman parkı gerçekten görülmeye değer. Çok geniş bir alan üzerine kurulmuş bu parkı gezdiğinizde huzura erersiniz. Havuzları, fıskiyeleri, yolları, ağaçları ışıklandırmasıyla inanılmaz güzellikte bir park ve büyümek için zamana ihtiyaç duyan, kulaklarınıza bir şeyler fısıldamak istercesine bakan cins cins ağaçlar…

Parlementonun karşısında kurulmuş parkı dolaşırken, ağaçların etrafındaki otları kazarak temizleyen yaşlı adam dikkatimi çekti. Yoldan ayrılarak yanına gittim, selam verdim, Kurmanci olarak hal hatır sordum. Yüzü gülüyordu. Sorduğum sorular, aldığım yanıtlar aşağıdaki bibidir.

Bahçıvan ile sohbet

 Kaç yaşındasın amca?
Altmış
Hala çalışıyorsun demek ki?
Ne yapayım elhamdulillah kuvvetim yerinde
Sadece bu parkta mı çalışırsın?
Hayır, Hevler’in bütün parklarında çalışırım
Parklarda çalışan kaç kişi var?
Hepimiz ikibin kişiyiz
Maşallah ikibin kişi!
Evet biz yaşlılara bu işi vermişler.
Parklarda çalışanlar ın tümü yaşlı mı?
Hepimiz yaşlıyız
Her gün mü çalışıyorsunuz?
Haftada beş gün, günde  birkaç saat çalışırız, ağaçlara bakar, otları temizler, yolları düzeltiriz .
Maaşınız ne kadar?
Maaş dedi, güldü. Azdır diye devam etti.
Ne kadar diye ısrar edince 200 dolar dedi.
Peki çocuklarınız var mı diye sorduğumda “evet en büyüğü bir dairede genel müdürdür” dedi.

Aynı parkta çalışan başka bir yaşlı adama sorduğum sorularımın yanıtlarını alınca, yaşlılar için bu işi icat eden kişinin zekâsına hayran kaldım. İçişleri bakanlığı binasına yakın bir parka konulmuş spor aletleri dikkatimi çekti. Bir spor merkezinde  bulunan araçların hemen tümü buraya konulmuş, isteyen çıkıp parasız olarak spor yapabiliyor. Sait hoca ile birlikte aletlerle spor yaparken bizi izleyen iki yaşlı dikkatimi çekti. Öğrendim ki onlarda bu aletlerin bakıcısıydı.

Hevler kalesini geziyoruz

Hevler kalesini de gezdik, milattan önceye ait daracık sokakları dolaşırken geçmiş kulaklarıma  bin bir öyküyü fısıldıyor,erbil_kalesi gözlerim on bin yıl önceyi görüyordu sanki. Kalenin ön tarafındaki kapıda oturarak kitap okuyan Ahmedi Xani’ nin kocaman beyaz heykeli bana çok şey anlatıyordu.

Ve ben Hevlêr kalesinden çıkarak eski çarşının canlılığına dalıyorum.
Kokulu zeytin yağından yapılmış sabun satanlar, incir, çekirdekli siyah üzüm, Pestil, dut pekmezi pazarlayanlar… Rengarenk kumaşlar, çeşit çeşit külahlar, antik ve modern giysiler, para satanlar….
Çıkmak istemezsiniz bu çarşıdan, hele altın, bilezik gerdanlık, küpeleri vitrine asmış altıncılara baktığınızda ağzınız açık kalır. Bir kuyumcu dükanının önünde durdum belimde silahım vardı. İçeri girdim. Selam verdim, silahımı dükkancıya gösterdim, dedim ki: “Şimdi silahımı çeksem, bu bir soygundur desem, ne yaparsın, ne gibi tedbirin var?”

Adam: “Hiçbir tedbirim yok, soygun yapsan kurtuluşun yoktur” dedi. “Yani basabileceğin bir düğmen, polisi çağıracağın bir zilin yok mu?” dediğimde, “hayır” cevabını verdi ve güldü. Kuyumcu dükkanını iyi “işler” deyip terk ettiğimde, bu çarşıda soygun ve hısızlığın hiç olmadığını öğrendim.

(***) Asurlular zamanından kalan Erbil (Arba- İlu) Kalesi, 1190’da Muzafferiddin Kökböri tarafından yenilenmiştir. 1731’de Nadir Şah’ın kuşatması sonunda tahrip olan kale, Osmanlı döneminde 1849 yılında tamir edilmiştir. Bugün sağlam durumdadır. Yukarı Erbil olarak bilinen kale ve kale içindeki mahalle, huni şeklinde yığma bir tepe üzerinde bulunmaktadır. 15 m. yüksekliğinde surlarla çevrili olan Erbil Kalesi, XIX. yy. da savunmadan çok yerleşme alanı olarak kullanılmıştır. Geniş duvarların üst kısımları geriye doğru daralan asma katlar şeklinde konak, ev, depo gibi yapılar şekline dönüştürülmüştür. Kalenin, bugün 3 kapısı mevcut olup, modern trafiğe elverişli hale getirilmiştir. Kale içindeki evler yüksek duvarlarla çevrili, dar sokaklarla geçilen birer küçük kale niteliği taşımaktadır. Yığma tepe altında, kubbeli dehlizler ve sarnıçlar mevcuttur. Bugün kalede hayat bütün canlılığıyla devam etmektedir.

azizKadınların adını arabalara vermişler

Hevler den sonra Akre’ ye gitmeye karar verdik, daha doğrusu bir dostumuz bizi davet etti. Zaten geldikten hemen sonra bir arabamız  olmuştu geçici olarak, adıda “Monika”ydı. Zan edersem biraz iri yarı olduğu için bu ismi vermişlerdi. Hani şu Amerika başkanı Bill Clinton’un sevgilisi Monika Lewinski var ya! İsimin oradan geldiğini söylediler. Hatta  Binevş adında başka bir araba varmış . Binevş Kurd- Sat televizyonunun güzel spikeriymiş. “Merziye” isimli arabadan dolayı  ses sanatçısı Nasır Rezazi’ nin rahatsızlığını Mam Celal’e bildirdiği, eşinin adının arabaya verilmesinin doğru olmadığını ona anlatınca; elinden bir şey gelmediğini söyleyen Mam Celal’in “Ne yapayım, benim adımı da çok ucuz bir telefon’a vermişler,” cevabını verdiği bile fıkra halinde anlatılmaktadır.  Hatta “Mam Celal” isimli telefonun çok kalın, “kek Mesud” adı verilen telefonun ise,  küçük olduğu bile söylenmekteydi. Kamyon bıyıklı ses sanatçısı Aziz Veysinin bıyıklarına benzeyen arabaya  da “Aziz Veysi” adı verilmişti.
Onca arabaya kadın ismi veren erkekler mi bir arabaya  Aziz Veysi adı verdiler, yoksa kadınlar mı? Bu araştırma konusu bile olabilir.

 Xanzad

 Neyse konumuz bu değildi, Akre’ ye gideceğiz, Monikamız ve şoförümüz hazır . Sait hoca ile biniyoruz ve yola çıkıyoruz, Hevler şehrini geçince Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş gemiyi andıran bir yapı dikkatimi çekiyor. Nedir o diye soruyorum, Sait hoca Xanzad oteli diye cevap veriyor ve Xanzad’ ın kendisini anlatmaya başlıyor. Sait Hocanın anlatımına göre Xanzad 1590 larda bölgede hüküm sürmüş bir Kürt prensesi, Çok güzel bir kadınmış,  İran hududundan Suriye hududuna kadarki topraklar onun egemenliğindeydi. Hiç evlenmemediği, kıyafet değiştirerek sık sık halkın arasına katılığı ve şikayetlerini öğrendiği söyleniyor. Hatta bir kezinde camiye gittiği, burada kalan bir imam iki öğrencisi ile sohbet ettiği, genç öğrencinin hayalinin, “bir kez olsun Xanzad Xan la yatsaydımda başımı kesseydi” olduğunu, bir müddet sonra Xanzad ın bu öğrenci  ile yattığını, hatta bir çocuk sahibi bile olduğunu söylerler.  Xanzad oteli dışında gittiğimiz yolun kıyısında birde Xanzad kalesi vardı. Bu oteli ilerde size daha detaylı olarak anlatmak isterim, ama şimdi yolumuza devam, Akre’ ye gidiyoruz. Selahattin kentini geçiyoruz, Keleka Yasin ağa diye bir bölgeye geliyoruz, buradan Zap nehri akıyor, aslında Kürdistan’ın yeni başkenti bu nehirin iki yakasında inşaa edilmek istenmiş, sonradan vaz geçilmiş, ama ileride muhteşem bir şehirin bu nehirin iki yakasında kurulacağının emareleri şimdiden görülüyor.

Akrê

Uzun bir yolu aştıktan sonra Akre ye girdik ve pencereden bakarken göz yaşlarımı tutamadım. Çünkü coğrafyaya, evlerexanzad damlara baktığımda çocukluğumu hatırladım. Koptuğum topraklara dönmüştüm. Camın düğmesine bastım, dışarıdaki temiz havayı ciğerlerime çektim, elimle gözyaşlarımı sildim.
Bir müddet sonra KDP  bölge örgütünün kapısına vardık. Hamburg da Tanıştığım Abdul Xalık Babiri bizi karşıladı. Onun eşliğinde yönetim binasına girdik. Saddam döneminden kalma bu bina şimdi KDP nin yönetim merkeziydi.   Buranın sorumlusu durumunda olan Babiri’ ye karşı herkes saygılıydı. Misafir odasına girince,  partinin yönetim kadrosunda görevli kişilerle tokalaştık.
Fazla lüks olmayan, ama tertemiz olan koltuklara oturduk. Babiri bizi arkadaşları ile tanıştırdıktan sonra, oturduğumuz salonun düzenlenmesi, koltukları eşyaları, incelemeye başladım.
Çünkü bunlar bana parti hakkında bir fikir verecekti. KDP nin bürosu daha sonradan göreceğim Komünist partinin ve YNK nin bürosundan çok farklıydı. Komünist partinin bürosu elli beş yıl önce doğup büyüdüğüm Tanzut köyünün misafir odasından daha geriydi. YNK nin bürosu ise köy kasaba karşımı bir görüntü sergiliyordu. KDP nin büroları ise farklıydı, belki de iktidar partisi olmaktan kaynaklanıyordu ama her şey inceden düşünülmüş, estetiğe ve dış görüntüye dikkat edilmişti.

Akşam Yemeğini Abdul Xalık Babiri’ nin kaldığı bekar evinde yedik. Belki 30 yıl sonra ilk olarak hormonsuz tavuk eti ve hormonsuz haşlama yedim, tadı bambaşkaydı. Dışarıda komando elbiseleri giymiş koruma peşmergelerin güvenliğinde içeride derin sohbetlere daldık. Babiri, Saddam Hüseyin’ in Baas rejimine karşı verdiği mücadeleyi  ince ayrıntılarına kadar anlattı. Hayret içinde kaldım karşımda bir kahraman vardı. ve öylesine büyük operasyonların altına imza atmış ki okuduğunuzda sizde hayret edersiniz

Yazılarıma ara vermemin nedeni, Güney Kürdistan’ a tekrar gitmek zorunda kaldığımdandır.
Gittim, gezdim ve tekrar döndüm. İşim bitti ve artık size gördüklerimi, yaşadıklarımı, duyduklarımı ve algıladıklarımı anlatacağım.
Nerede kalmıştık?
Abdul Xalık Babiri, Sait hoca ve beş korumamızla Akre’den ayrıldık.
İki arabayla gidiyoruz, derin bir vadiye girdik.

Vurulmuş Saddam tankları…tanko

Vadinin yamacında üç adet tank dikkatimi çekti.
Bunlar, vurulmuş Saddam tanklarıydı.
Arabalarımız durdu.
Aşağı inerek tankların yanına gittik, bir de fotoğraflar çektik.
1991 de Kürt peşmergeleri tarafından vurulmuştu bu tanklar.
Ve şimdi bir yolun kıyısında adeta sergilenmişlerdi.

Gelen geçen görsün, geçmişi unutmasın, hatırlasın diye orada duruyorlar..
Bana bu tankların vuruluş hikayesini değişik kişiler anlattılar.
Yazılı olarak bir yerden okuma imkanına sahip olamadığım için, gerçeğini tam olarak öğrenemedim.
Anlatılanların ne kadar doğru olduğunu da bilemiyorum.
Bir anlatıcı bana: Bu tankların, şu anda Güney Kürdistan bölge başkanı olan Mesut Barzani tarafından vurulduğunu söyledi.
Sorularım çoğalınca, onun komuta ettiği bir müfreze tarafından vuruldular biçiminde düzeltti.

Değişik anlatıcılar değişik biçimde izah ettiler:
Tarihe önem veren bir ulus olsaydık
O tankların hangi tarihte, yani hangi gün, hangi saatte  ve kimler tarafından nasıl vurulduğunu, içinde kimlerin olduğunu, kaç askerin öldürüldüğünü yazan bir açıklamayla teşhir ederdik.
Biz de bu bu bilinç henüz gelişmemiş diye düşünerek arabama geri dönüyorum.

“Laleşé Nuraniye gidiyoruz”

Buradan ayrılınca Abdul Xalık: “Laleé’ e bir uğrayalım” dedi.
Ezidi Kürtlerin tapınağı Laleş’ i ben de çok merak ediyordum.
Gidip görmek benim için de önemliydi
Araçlarımız hızla yol alıyordu, bir kasabanın yanından dolanınca, Laleş tapınağı göründü.
Bir müddet sonra araçlarımızdan indik.
Tapınağın bahçesindeki kocaman gövdeli dut ağaçları dikkatimi çekti.
Yaşlarını kimselere sormadım, büyük bir ihtimalle tapınakla aynı yaştaydılar. Yapının giriş kapısına doğru ilerlerken beyaz elbiseler giyinmiş, başına beyaz ve siyah bir sarık  bağlamış, ayağında ilginç çorapları, simsiyah sakalıyla “Babababa Çaviş” olarak adlandırılan kişi, bizi karşıladı. Anlaşılan bu ruhani bizi gezdirecekti. Kürtçe olarak bize, “hoş geldiniz” dedi ve tapınağın kapısına doğru yürüdü. Biz de onu takip ettik.

Kapının sağ tarafındaki duvarda siyah bir yılan figürü vardı. Bunun anlamını “Baba çaviş” e sormadım ama, Zerdüşt inancında yılanın kutsal olduğunu biliyordum. Çünkü Zerdüşt, halkını terk edip 15 yıl bir mağarada kalıp çile çektiğinde, onunla birlikte bir kartal ve bir yılanın olduğu rivayet edilir. Kafam yılanla meşgulken, “Baba Çaviş” in tapınağın eşiğine basmadan, atlayarak içeri girdiğine takıldı gözüm. Hepimiz bu kurala uyduk, içerde A.Xalık’ ın “Baba Çaviş” e bir miktar para verdiğini gördüm. Unutmadan söyleyeyim, tapınağın içine ayakkabıyla giremezsiniz, biz de ayakkabılarımızı dışarıda çıkarmıştık.

Taş ve mermer bir zemin üzerinde yürüyorduk.
Sessizdik, gözlerimiz çevreye bakıyor, kulaklarımıza tarihten uğultular geliyordu sanki.
Geniş bir salondan ezidiliğin kurucusu “Şeyh Hadi”nin türbesinin bulunduğu odaya girdik.
Türbe renk renk kumaşlarla sarılmıştı.
Adet üzerine üç kez türbenin etrafında dolandık
Ve hacı olduk!

Türbenin arka tarafındaki bir odada çok sayıda kilden testiler vardı. Ve içleri zeytin yağıyla doluydu. Ezidi inancında ateş kutsaldı, özel günlerde bu yağlarla kandiller yakılırdı. Türbenin bulunduğu bölümün ön duvarında bir çıkıntı vardı, daha doğrusu bir kaya çıkıntısıydı.
İnanışa göre kim niyet tutar, renkli bir eşarpı top haline getirip o çıkıntının üzerine atabilirse, dileği kabul olurdu.
Gelmişken bir deneyelim dedik, ama hiç birimiz eşarpı çıkıntının üzerine düşürtemedik.

“Baba Çaviş”e baktım 35 veya 40 yaşlarında mazlum bakışlı bir adamdı.
Hazırlanmışım, sorularımı soracağım. Hem öğrenmek hem de “Baba Çaviş” in bilgilerini ölçmek için….

Daha ilk sorumu sorar sormaz Sait hoca beni dürtmeye başlıyor.
Fazla kurcalama başımıza iş açarsın” diyor.
Sait hocanın bu tavrı ve lafları beni Bekaa vadisindeki ilk günlerime götürüyor.

Dinler miyim hocayı? Ard arda sorularımı soruyorum
Laleş tapınağının ardındaki dağı işaret ediyorum, “Baba Çaviş” e soruyorum:
Bu dağın adı ne?
Baba Çaviş: “Araf” dedi.
Muhammedden önce mi  bu ad vardı, yoksa Muhammed’den sonra mı bu adı aldı diyorum.
“Önceden” diyor “Baba Çaviş!”
Peki tapınaktaki bu suyun adı nedir diye soruyorum.
“Zemzem suyudur” diye cevap veriyor.
Bunun da ismi Muhammedden önce mi sonramı diyorum
Yine “Muhammed den önce” deyince
Vesikan var mı? dedim güldü “Hayır” dedi.

Ayakkabılarımızı giydik.
Tapınağın misafir karşılama salonuna gittik.
Müslümanlığın merkezi Kâbe, görkemli bir yer haline getirilmiştir.
Hıristiyanlığın merkezi Sen Pietro meydanı ha keza çok gösterişli bir yerdir.
Ama Laleş tapınağı bakımsız, eski, görkemden uzak bir yapıdır.
İnşaa edildiği zamanda durmuş gibidir.
Belki de Ezidilik, gelişmeye reformlara katı bir biçimde kapalı olan bir din olduğu için yapının büyümesine ve görkemli olmasına da karşıdır.

Bana anlatıldığı kadarıyla son yıllara kadar Laleş’ te tuvalet bile yokmuş.  Başbakan Neçirvan Barzani,  Laleş’ te tuvaletler yaptırmak istemiş, Ezidiler karşı çıkmış, “siz istemiyorsanız misafirler için gereklidir” deyip ikna edebilmişti. Misafir karşılama salonunda bize danışmanlık yapan kişi, aydın, yani okumuş bir Ezidi’ydi. Dinlerinin hem dışarıya hem de kendi içinde kapalı bir din olduğunu söyledi:lales

Bilirsiniz Ezidilik dışarıya yani başka dinlerden olanlara kız vermez, kız almaz. Başka bir dine Mensup olanlar, Ezidi olamazlar. Ancak Ezidiler, Ezididir.
Birde yezidiler kendi aralarında tabakalara ayrılırlar.”
Nasıl?
dedim, hiyarşiyi açıklamaya başladı:

“Bizim dinin en tepesinde Mir bulunur. Onun altında cıvata ruhani, Baba Şeyh, Peşimam,
Şeyhler kendi aralarında üç tabakaya ayrılırlar: Agani, Gatani, Vezirani.

Baba Çaviş tek kişidir. Rahiptir, evlenemez. kadın rahibeler vardır, onlar da evlenemezler.
Baba kawala, ona mezıne kawala deriz,
Feqir ve Müritler tabakası vardır.
Bütün bu tabakalar, bir birinden soyuttur. Birbirlerine kapalıdır.
Örneğin siz feqir tabakasından bir erkekseniz, mürit tabakasına mensup bir kızla asla evlenemezsiniz. Ancak ve ancak kendi tabakanıza mensup bir kızla evlenebilirsiniz.
Şeyxler kendi aralarında üç tabakaya ayrılır, bu tabakalar bile birbirleriyle evlenemez.”

Peki bir müridin kızı bir şeyhin oğluna aşık oldu, ne olur?
Aşık olamaz” diyor anlatıcı.
Yahu aşk bu din min tanımaz diyeceğim ama, siyah bir hırka giyinmiş yaşlı fenatik bir “feqir” in kuşkulu gözleri suratımda dolaşıyor.
Dinine inanmadığımı anlamış olacak ki; “peki sen neden Kürdün değilde, Arabın dinine inanıyorsun?” diye sordu.

Ona dinleri sadece öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum diye bildim.

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, yüz kilometre ötedeki bir din, diğerini red ediyor.
Kaynanam Dersim de “Munzur baba” ve “Düzgün baba” üzerine yemin eder.
130 kilometre uzağında Bingöl deki annem ne “Düzgün baba”yı ne de “Munzur baba“yı tanır.
Oda “Şeyx Ali Pali” üzerine and içerdi.
Annemden yedi yüz kilo metre uzaktaki Laleş, Şeyh Ali Paliyi hiç takmaz .
Laleşin 200 kilometre uzağındaki “Kerbela” Laleş’ e  yabancı.
Ve Kerbeladan 500 kilometre uzaktaki “Kâbe” Kerbela ile aynı düşünmez.
Ben “feqiri” inançlarıyla baş başa bırakıyorum.
Masum “Baba Çaviş” e eyvallah deyip ayrılıyoruz.
Ama baba Çaviş’ in inançsız bakışlarını da unutamıyorum.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13Sonraki sayfa
Etiketler

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı