Dizi Yazılar

Çöldeki Meşe

Selim Çürükkaya 1010 yılında güney Kürdistanda gördüklerini ve duyduklarını yazdı.

Selim Çürükkaya /Kürdistan’a gidiyorum
Yaklaşık olarak üç aydan beri tek bir makale yazmışımdır.
O da şehit Selim Dindar ile ilgiliydi.

Zamanım yoktu..
Gitmiştim..
Nereye mi? Kürdistan’a, evet kendi ülkeme!
Hayatımda ilk olarak ülkemin topraklarına ayak bastım.
Ve elli beş yaşımın son günlerinde gittim ülkeme.
Daha önce ülkemde yaşamıştım ama özgür değildim.
Bundan dolayı ülkemi, ülkem saymadım!
Esirdim kendi ülkemde.
Ama bu kez bambaşkaydım.

Arkadaşım Sait Çiçek ile uçağın arka kapısından inerken,
Genç bir kız ile genç bir erkeğin tuttuğu pankart gözüme ilişti.
Üzerinde ikimizin adı ve soyadımız yazılıydı.
Gençlerin yanına vardık, bize“hoş geldiniz”dediler.
Onların eşliğinde yürürken, uçağın ön kapısında bizi karşılamaya gelen iki genç daha vardı.

İkimiz, eski bir milletvekili ile birlikte özel bir otobüse alındık.
Birkaç dakika sonra VİP salonuna vardık.
Burada sivil giyimli, saçlarına aklar düşmüş, sade, sakin bir bey efendi bizi karşıladı.
Adı, İsa Ahmed Barzani  İdi.
Sonradan öğrendim ki KDP nın ulusal ilişkiler temsicisiydi.
KDP nın yeni kuşağının temsilcisi bu genç, fikirleri ve davranışlarıyla modern bir Kürdün bütün özelliklerini taşıyordu.

İsa bana umut verdi.
Kahvemi yudumlayıp onu dinlerken, esaret günlerimin çok geride kaldığını düşündüm.
VİP  salonundan dışarı çıkıp bizi bekleyen arabaya doğru yürürken, bu gezimin dizi yazısının ilk satırlarını kafama not düştüm.

İLK!cms-image-000000339

Evet bu kelime benim için çok büyük bir  önem arz etmeye başlamıştı.
İşte eli beş yaşıma geldim
ilk olarak kendi ülkemde VİP salonundan geçtim.
İlk olarak kendi ülkemin havaalanında uçaktan indim.
ilk olarak kendi ülkemin Polisini gözlerimle gördüm.
Gerçeğini söylersem, hayatımda ilk olarak kendimi tam özgür hissettim.
Bu duygularla bizi bekleyen arabaya ulaştım.

ilk durağımız  Hewlér, diğer adıyla Erbil di.
Burası, ülkemin başkentiydi.
Doğrusunu söylersem Erbil’e gelmeden önce burayı hayalet bir şehir veya Kabil gibi harabe bir yer sanırdım.

Gidip dönen arkadaşlarımın bir kısmı öyle anlatmıştı.
Bir kısım arkadaşımda Erbil’den döndüklerinde hep siyasi propaganda yapmıştı.
Kimse bana otobanları, geniş parkları, modern binaları ve çarşıları anlatmamıştı.
Doğrusunu söylersem, ben gördüklerim karşısında şaşırdım.
Evet Kürtler  kısa bir zaman zarfında modern bir devlet kurmuşlardı.

Tam bir devlet!.

Ordusuyla, polisiyle, memuruyla, üniversiteleriyle tam devlet.
Sabırlı olun, size gördüklerimi ve tanık olduklarımı, duyduklarımı anlatırım.

Komünist yanılsama

 Kürdistandaki izlenimlerimi anlatmadan önce, bir açıklama yapma ihtiyacı duyuyorum. Bazı okuyucular, resmi davetli olarak Kürdistan’a gittiğimi, bu yüzden yazdıklarımın gerçeğin bir tarafı olduğunu, gerçeğin diğer tarafını görmediğimi zannedebilirler. Hatta bazı okuyucularım,  eski komünist ülkelere giden bazı resmi davetlilerin böyle yanıldığını bile söyleyebilirler.

Diyebilirlerki eskiden komünist ülkelerin komünist partileri, kendi ülkeleri ne kapitalist ülkelerin komünist parti yöneticilerini davet eder, onları lüks otellerde ağırlar, en güzel lokantalarda yemek yemelerini sağlar, ülkenin gösterişli yerlerini gezdirir, törenle havaalanından onları ülkelerine yollarlardı.

Ve bu resmi davetli kişiler, kendi ülkelerine gittiklerinde gördüklerinin propagandasını yapar, herkesi yanıltırlarmış.
Ben şunu açıkça söyleyebilirim ki; Kurdistan’a resmi davetli olarak gitmedim. Tek bir gece olsun herhangi bir otelde yatmadım.

Almanya’da tanıdığım Kürt bir aile aracılığıyla arkadaş olduğum yurtsever bir Peşmergenin isteği üzerine gittim.
Gittiğim ve gördüğüm her yerde, her şeyi dikkatli gözlerle inceledim, yüzlerce kişiye onlarca soru sordum ve yanıtlar aldım. Görüştüğüm kişiler arasında taksi şöförleri, işçiler,  öğrenciler, eğitim görevlileri, peşmergeler, doktorlar, mülteciler, PKK den ayrılanlar, park ve bahçe işçileri, meclis başkanı, generaller, din adamları, halk mahkemeleri hakimleri, iş adamları, seyyar satıcılar, istihbaratçılar, parti yöneticileri, kaymakamlar, mobilyacılar, keresteciler, boyacılar, memurlar, müdürler, müsteşarlar, komünistler, sanatçılar vardı.

Taxide.

Onlarca kez taksilerle şehir içi yolculuk yaptım.
Hewler şehrinde binlerce taksici var.
Yol kenarında beklerseniz, her dakikada bir taksi yanınızdan geçer.
Ve ben taksiye atlar atlamaz,  merhaba dedikten hemen  sonra sorumu sorardım.
Rüşvet ve hırsızlığın olduğunu söyleyen şoförlere rastladım.
Ama istisnasız her kes düzenden memnundu.
Düzene tam olarak karşıt olan bir taksi şoförüne rastladım, oda Türkmendi
Bana“Bunlar ile Saddam arasında bir fark yok”dedi.
Adamın bu cevabına hemen bir soru ile karşılık verdim:
“Saddamın adamlarına Saddam ile Barzani arasında bir fark yok deseydin ne olurdu?”
Şoför bana baktı:
“Beni hemen burada taksinin içinde öldürürlerdi, şimdi demokrasi var” deyip sustu.

Tembellik.

 

uykuOrtadoğu gibi bir yerde rüşvet ve resmi hırsızlığın olmadığını, kanunun ve adaletin saat gibi işlediğini söylemem imkansızdır. Saddam gideli kaç yıl oldu ki? Bir öğretim görevlisi ile tartışmamızda bana çok önemli bilgiler verdi.
Onun anlatımına göre Saddam’ ın parası çoktu.
Ve Saddam insanların sorun çıkarmamaları için hemen hemen çoğunu maaşa bağlamış, bir nevi devletin ispiyoncusu, polisi, uşağı haline getirmişti.
Bu da müthiş bir tembellik yaratmıştı.
Yılların yarattığı bu tembellik hala vardır.

İnsanlar çalışmak istemiyordu sanki!
Zaten çalışma alanları henüz açılmamıştı.
Sait Hocanın anlatımına göre Kürtler otellerde, kahvelerde, lokantalarda garsonluk yapmaya tenezzül etmezdi.
Havalanında çalışan hamalların çoğu Srilanka’lı veya Hintti.
Binlerce ev ve büroda temizlikçilik yapan bayanlar, Afrika’dan gelmişti.
Birlikte yolculuk yaptığım bir peşmergeye art arda sorularımı yöneltmiştim, işte onlardan bir kaçı:

Peşmerge ile sohbet:

 Kaç yıllık peşmergesin?
15 yıllık.
Ne kadar maaş alıyorsun?
350 Dolar!
Aylık olarak mı?
Hayır 15 günlük.
Neden 15 Günlük?
Çünkü 15 gün Peşmerge olarak çalışıyorum. 15 gün de kendim için çalışıyorum.
Kendin için ne iş yapıyorsun?
Bir şey yapmıyorum, daha doğrusu çalışmak istemiyorum.
Kaç çocuğun var?
Üç, eşim ve ben beş.
Peki 350 Dolarla geçinebiliyor musun?
İdare etmeye çalışıyorum. Kendi evim var, kira vermiyorum. Devlet aylık olarak her vatandaşa yeterince, yağ, şeker un ve gaz veriyor.
Neden ek bir iş yapmıyorsunuz?
Yıllarca dağlarda peşmergelik yaptım. Şimdi ülkem kurtuldu, özgürlüğüme kavuştum. Elhamdulillah kimse bize karışamıyor, çalışıp ne yapayım ki?

Tembelliğe neden olan nedenler!

Yine bana anllatıldığına göre, devlet daha önce yani Saddam rejimine karşı savaşta şehit düşen kişilerin ailelerine düzenli maaş ödüyor.
Kürdistan’da neredeyse her aileden birkaç tane şehit olduğu hesaplandığında maaşsız aile bulmak zordur.

Kürdistan’da Memur, asker, istihbaratçı olarak görev yapan binlerce insan vardır.
Ve bu işlerin hemen hemen tümünün direkt üretimle alakası yoktur.
Şu anki toplum neredeyse tüketici bir toplumdur.
Bazı tartışmalara kulak misafiri oldum.
Toplumun üretici hale gelmesinin şart olmadığını söyleyenler;
Dubai’yi örnek veriyorlar, diyorlar ki Dubai’de o kadar çok petrol çıkıyor ki ve bu petroller o kadar çok Dubailileri zengin etmişki; kimse çalışmaya gerek duymuyor.
İşçiler dışardan geliyor ve neredeyse burada her ağaca bir Hintli, bekçi olarak bakıyor.
Saddam rejiminin yarattığı tembellik, petrolün getirdiği bolluk, sanayinin gelişmediği bir coğrafya, Peşmerge yaşamına alışan gururlu insanlar…

Toplum hızla değişiyor.

Ama benim vardığım sonucu sorarsanız Kürtler hızla şehirli oluyorlar.
Medeniyeti kuruyorlar.
En temel ihtiyaçları olan evlerini çok modern olarak inşaa ediyorlar.
Araba sahibi oluyorlar. Alt yapıyı, kanalizasyon, elektrik, telefon işini kuruyorlar.
Modern üniversiteler açıyorlar..
Televizyon kanalları hızla artıyor.
Basın henüz ülkede bir kuvvet olamamış, ama çalışmalar var.
Her şeyden önce insanlar mutlu.
Kimsenin yüzünde korku ve endişe göremezsiniz.
Zengin olma, bir şeyleri kapma telaşı gizlenemez kadar açık.
Ve insanlar gayet sakin.
Kavgaya hiç rastlamadım, yüksek sesle konuşana da, hırsızlığa da!

Emniyet tam takır.

Pariste çarşının en işlek caddesinde arabanızı park ederseniz, sabaha geldiğinizde büyük bir ihtimalle camının kırıldığını ve içindekilerinin çalındığını görürsünüz.
Ama Hevler’de arabanızın camını açık bıraksanız bile eşyalarınızın çalınmadığına tanık olmanız mümkündür.
Kürdistan da çok ciddi şeyler oluyor.
Galiba “Kürtler devlet kuramazsözleri tarihin çöp sepetine atıldı bile.

erbil1_jpgHevler.

Hevler diğer bir adıyla Erbil kadim bir şehir. Yeryüzünün en eski kalelerinden (***) biri bu şehirde. Milattan çok önceleri inşa edilmiş bu kale, tarihin en eski tanığı olarak ihtişamlı bir edayla yapma bir yükseltinin üzerinde hala duruyor. Kalenin duvarları arasında kimseler yaşamıyor artık. Eski yapılar Birleşmiş Milletler tarafından korunmaya alınmış, onarım ve restorasyon bekliyor.

Hevler şehri kalenin dışına yayılmış, göz alabildiğine  büyümüş bir şehir. Bana anlatıldığı kadar, şehirin master planını Almanlar yapıyor. Çarşının yolları hayli geniş. Arabalar için üç gidiş üç geliş yolu vardır. Dikkatimi çeken şey, şehir içindeki  bazı asvalt yolların kenarında yaya geçidi ve bisiklet yolunun olmamasıydı. Gerçi  Hevler de çok az bisiklet gördüm.

Ama işin ilginç tarafı, şehir içinde yaya olarak dolaşanlar, bisikletlilerden daha azdır. Bu duruma bakıp arkadaşıma, bu şehirde yayalar olmadığı için mi yaya geçitleri yapılmamış, yoksa yaya geçitleri olmadığı için mi kimseler yaya dolaşamıyor diye sormuştum.

Hevler’in  yolları hakkında yazmışken biz ortadoğuluların bir türlü terk etmediğimiz bir özelliğinin buradada  tekrarlandığına tanık oldum. Avrupalılar bir yeri inşa ederlerken, önce, kanalizasyon, su, telefon, elektrik  işini hal ederler. Ondan sonra yolları yapar, çimleri ve ağaçları dikerler.

Biz önce yol yaparız, kenarlarına ağaç dikeriz, gerekli yerlere çim yerleştiririz. İşimiz bittikten bir müddet sonra, aklımıza gelir ki; kanalizasyon yapmamışız, hemen işe başlarız, yaptığımız yolu bozar, diktiğimiz ağaçları söker, yerleştirdiğimiz çimleri kaldırır, kanalizasyon proplemini hal edince, tekrar asfaltı döker yolu yaparız, bir müddet sonra aklımıza gelir ki; yüksek gerilim hatlarını yere gömmemişiz, yeniden yolu bozar bu kez kablo gömeriz.

Hevler de de böyle bir durum olmuş  ki;  şimdi yolları bozmuş, kanalizasyon borularını döşüyorlar. Yaya geçitleri, bisiklet ve sakat arabalarının geçiş yerleri olmadığı  için yapılan yolların birkaç kez daha bozulacağı kesin gibidir.

Yollar üzerindeki hummalı çalışmalara, yapılmış yollara ve köprülere bakıldığında, geleceğin modern şehrini hayal etmekte zorlanmazsınız. Yollar hakkındaki eksiklikleri izah ettikten sonra, şehrin Parkları hakkındaki mükemmeliyeti anlatmadan geçmek haksızlık olur. abSami Abdurrahman parkı gerçekten görülmeye değer bir yerdir. Çok geniş bir alan üzerine kurulmuş bu parkı gezdiğinizde huzura erersiniz. Havuzları, fıskiyeleri, yolları, ağaçları ışıklandırmasıyla inanılmaz güzellikte bir park ve büyümek için zamana ihtiyaç duyan, kulaklarınıza bir şeyler fısıldamak istercesine bakan cins cins ağaçlar..

Parlementonun karşısında kurulmuş parkı dolaşırken, ağaçların etrafındaki otları kazarak temizleyen yaşlı adam dikkatimi çekti. Yoldan ayrılarak yanına gittim, selam verdim, Kurmanci olarak hal hatır sordum. Yüzü gülüyordu. Sorduğum sorular, aldığım yanıtlar aşağıdaki bibidir.

Bahçıvan ile sohbet.

 Kaç yaşındasın amca?
Altmış
Hala çalışıyorsun demek ki?
Ne yapayım? Elhamdulillah kuvvetim yerinde.
Sadece bu parkta mı çalışırsın?
Hayır, Hevler’in bütün parklarında çalışırım.
Parklarda çalışan kaç kişi var?
Hepimiz ikibin kişiyiz.
Maşallah ikibin kişi!
Evet biz yaşlılara bu işi vermişler.
Parklarda çalışanların tümü yaşlı mı?
Hepimiz yaşlıyız.
Her gün mü çalışıyorsunuz?
Haftada beş gün, günde  birkaç saat çalışırız, ağaçlara bakar, otları temizler, yolları düzeltiriz.
Maaşınız ne kadar?
Maaş dedi, güldü. Azdır diye devam etti.
Ne kadar diye ısrar edince 200 dolar dedi.
Peki çocuklarınız var mı diye sorduğumda“evet en büyüğü bir dairede genel müdürdür”dedi.

Aynı parkta çalışan başka bir yaşlı adama sorduğum sorularımın yanıtlarını alınca, yaşlılar için bu işi icat eden kişinin zekâsına hayran kaldım. İçişleri bakanlığı binasına yakın bir parka konulmuş spor aletleri dikkatimi çekti. Bir spor merkezinde  bulunan araçların hemen tümü buraya konulmuş, isteyen çıkıp parasız olarak spor yapabiliyor. Sait hoca ile birlikte aletlerle spor yaparken bizi izleyen iki yaşlı dikkatimi çekti. Öğrendim ki onlarda bu aletlerin bakıcısıydı.

Hevler Kalesini geziyoruz.

Hevler kalesini de gezdik, milattan önceye ait daracık sokakları dolaşırken geçmiş kulaklarıma  bin bir öyküyü fısıldıyor,erbil_kalesi gözlerim on bin yıl önceyi görüyordu sanki. Kalenin ön tarafındaki kapıda oturarak kitap okuyan tarihçi ve coğrafyacı Mibarekê Ehmed Şerafeddîn’in kocaman beyaz heykeli bana çok şey anlatıyordu.

Ve ben Hevler kalesinden çıkarak eski çarşının canlılığına dalıyorum.
Kokulu zeytin yağından yapılmış sabun satanlar, incir, çekirdekli siyah üzüm, pestil, dut pekmezi pazarlayanlar. Rengarenk kumaşlar, çeşit çeşit külahlar, antik ve modern giysiler, para satanlar.
Çıkmak istemezsiniz bu çarşıdan, hele altın, bilezik gerdanlık, küpeleri vitrine asmış altıncılara baktığınızda ağzınız açık kalır. Bir kuyumcu dükkanının önünde durdum belimde silahım vardı. İçeri girdim. Selam verdim, silahımı dükkancıya gösterdim, dedim ki: “Şimdi silahımı çeksem, bu bir soygundur desem, ne yaparsın, ne gibi tedbirin var?”

Adam: “Hiçbir tedbirim yok, soygun yapsan kurtuluşun yoktur” dedi. “Yani basabileceğin bir düğmen, polisi çağıracağın bir zilin yok mu?” dediğimde, “hayır” cevabını verdi ve güldü. Kuyumcu dükkanını iyi “işler” deyip terk ettiğimde, bu çarşıda soygun ve hısızlığın hiç olmadığını öğrendim.

(***) Asurlular zamanından kalan Erbil (Arba- İlu) Kalesi, 1190’da Muzafferiddin Kökböri tarafından yenilenmiştir. 1731’de Nadir Şah’ın kuşatması sonunda tahrip olan kale, Osmanlı döneminde 1849 yılında tamir edilmiştir. Bugün sağlam durumdadır. Yukarı Erbil olarak bilinen kale ve kale içindeki mahalle, huni şeklinde yığma bir tepe üzerinde bulunmaktadır. 15 m. yüksekliğinde surlarla çevrili olan Erbil Kalesi, XIX. yy. da savunmadan çok yerleşme alanı olarak kullanılmıştır. Geniş duvarların üst kısımları geriye doğru daralan asma katlar şeklinde konak, ev, depo gibi yapılar şekline dönüştürülmüştür. Kalenin, bugün 3 kapısı mevcut olup, modern trafiğe elverişli hale getirilmiştir. Kale içindeki evler yüksek duvarlarla çevrili, dar sokaklarla geçilen birer küçük kale niteliği taşımaktadır. Yığma tepe altında, kubbeli dehlizler ve sarnıçlar mevcuttur. Bugün kalede hayat bütün canlılığıyla devam etmektedir.

azizKadınların adını arabalara vermişler.

Hevler’den sonra Akre’ye gitmeye karar verdik, daha doğrusu bir dostumuz bizi davet etti. Zaten geldikten hemen sonra bir arabamız  olmuştu geçici olarak, adıda“Monika”ydı. Zannedersem biraz iri yarı olduğu için bu ismi vermişlerdi. Hani şu Amerika başkanı Bill Clinton’un sevgilisi Monika Lewinski var ya! İsimin oradan geldiğini söylediler. Hatta  Binevş adında başka bir araba varmış .Binevş Kurd- Sat televizyonunun güzel spikeriymiş.“Merziye” isimli arabadan dolayı  ses sanatçısı Nasır Rezazi’nin rahatsızlığını Mam Celal’e bildirdiği, eşinin adının arabaya verilmesinin doğru olmadığını ona anlatınca; elinden bir şey gelmediğini söyleyen Mam Celal’in“Ne yapayım, benim adımı da çok ucuz bir telefon’a vermişler,” cevabını verdiği bile fıkra halinde anlatılmaktadır.  Hatta“Mam Celal”isimli telefonun çok kalın, “Kek Mesud”adı verilen telefonun ise,  küçük olduğu bile söylenmekteydi. Kamyon bıyıklı ses sanatçısı Aziz Veysi’nin bıyıklarına benzeyen arabaya  da“Aziz Veysi”adı verilmişti.
Onca arabaya kadın ismi veren erkekler mi bir arabaya  Aziz Veysi adı verdiler, yoksa kadınlar mı? Bu araştırma konusu bile olabilir.

 Xanzad.

 Neyse konumuz bu değildi, Akre’ ye gideceğiz, Monikamız ve şoförümüz hazır . Sait hoca ile biniyoruz ve yola çıkıyoruz. Hevler şehrini geçince, yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş gemiyi andıran bir yapı dikkatimi çekiyor. Nedir o diye soruyorum, Sait hoca Xanzad oteli diye cevap veriyor ve Xanzad’ın kendisini anlatmaya başlıyor.

Sait Hocanın anlatımına göre Xanzad, 1590 larda bölgede hüküm sürmüş bir Kürt prensesidir. Çok güzel bir kadınmış,  İran hududundan Suriye hududuna kadarki topraklar onun egemenliğindeydi. Hiç evlenmediği, kıyafet değiştirerek sık sık halkın arasına katılığı ve şikayetlerini öğrendiği söyleniyor. Hatta bir kezinde camiye gittiği, burada kalan bir imam iki öğrencisi ile sohbet ettiği, genç öğrencinin hayalinin, “bir kez olsun Xanzad Xan la yatsaydımda başımı kesseydi” olduğunu, bir müddet sonra Xanzad’ın bu öğrenci  ile yattığını, hatta bir çocuk sahibi bile olduğunu söylerler.

Xanzad Oteli dışında gittiğimiz yolun kıyısında bir de Xanzad kalesi vardı. Bu oteli ilerde size daha detaylı olarak anlatmak isterim, ama şimdi yolumuza devam, Akre’ ye gidiyoruz. Selahattin kentini geçiyoruz, Keleka Yasin ağa diye bir bölgeye geliyoruz, buradan Zap nehri akıyor, aslında Kürdistan’ın yeni başkenti bu nehirin iki yakasında inşaa edilmek istenmiş, sonradan vaz geçilmiş, ama ileride muhteşem bir şehirin bu nehirin iki yakasında kurulacağının emareleri şimdiden görülüyor.

Akrê.

Uzun bir yolu aştıktan sonra Akre’ye girdik ve pencereden bakarken göz yaşlarımı tutamadım. Çünkü coğrafyaya, evlerexanzad damlara baktığımda çocukluğumu hatırladım. Koptuğum topraklara dönmüştüm. Camın düğmesine bastım, dışarıdaki temiz havayı ciğerlerime çektim, elimle gözyaşlarımı sildim.
Bir müddet sonra KDP  bölge örgütünün kapısına vardık. Hamburg’da tanıştığım Abdul Xalık Babiri bizi karşıladı. Onun eşliğinde yönetim binasına girdik. Saddam döneminden kalma bu bina, şimdi KDP nin yönetim merkeziydi.

Buranın sorumlusu durumunda olan Babiri’ ye karşı herkes saygılıydı. Misafir odasına girince,  partinin yönetim kadrosunda görevli kişilerle tokalaştık.
Fazla lüks olmayan, ama tertemiz olan koltuklara oturduk. Babiri bizi arkadaşları ile tanıştırdıktan sonra, oturduğumuz salonun düzenlenmesini, koltuklarını, eşyalarını, incelemeye başladım.
Çünkü bunlar bana parti hakkında bir fikir verecekti. KDP nin bürosu daha sonradan göreceğim Komünist partinin ve YNK nin bürosundan çok farklıydı. Komünist partinin bürosu elli beş yıl önce doğup büyüdüğüm Tanzut köyünün misafir odasından daha geriydi. YNK nin bürosu ise köy kasaba karşımı bir görüntü sergiliyordu. KDP nin büroları ise farklıydı, belki de iktidar partisi olmaktan kaynaklanıyordu ama her şey inceden düşünülmüş, estetiğe ve dış görüntüye dikkat edilmişti.

Akşam yemeğini Abdul Xalık Babiri’nin kaldığı bekar evinde yedik. Belki 30 yıl sonra ilk olarak hormonsuz tavuk eti ve hormonsuz haşlama yedim, tadı bambaşkaydı. Dışarıda komando elbiseleri giymiş koruma peşmergelerin güvenliğinde içeride derin sohbetlere daldık. Babiri, Saddam Hüseyin’in Baas rejimine karşı verdiği mücadeleyi  ince ayrıntılarına kadar anlattı. Hayret içinde kaldım, karşımda bir kahraman vardı. Ve öylesine büyük operasyonların altına imza atmış ki, okuduğunuzda sizde hayret edersiniz

Yazılarıma ara vermemin nedeni, Güney Kürdistan’a tekrar gitmek zorunda kaldığımdandır.
Gittim, gezdim ve tekrar döndüm. İşim bitti ve artık size gördüklerimi, yaşadıklarımı, duyduklarımı ve algıladıklarımı anlatacağım.
Nerede kalmıştık?
Abdul Xalık Babiri, Sait Hoca ve beş korumamızla Akre’den ayrıldık.
İki arabayla gidiyoruz, derin bir vadiye girdik.

Vurulmuş Saddam tankları…tanko

Vadinin yamacında üç adet tank dikkatimi çekti.
Bunlar, vurulmuş Saddam tanklarıydı.
Arabalarımız durdu.
Aşağı inerek tankların yanına gittik, bir de fotoğraflar çektik.
1991 de Kürt peşmergeleri tarafından vurulmuştu bu tanklar.
Ve şimdi bir yolun kıyısında adeta sergilenmişlerdi.

Gelen geçen görsün, geçmişi unutmasın, hatırlasın diye orada duruyorlar.
Bana bu tankların vuruluş hikayesini değişik kişiler anlattılar.
Yazılı olarak bir yerden okuma imkanına sahip olamadığım için, gerçeğini tam olarak öğrenemedim.
Anlatılanların ne kadar doğru olduğunu da bilemiyorum.
Bir anlatıcı bana bu tankların, şu anda Güney Kürdistan bölge başkanı olan Mesut Barzani tarafından vurulduğunu söyledi.
Sorularım çoğalınca, onun komuta ettiği bir müfreze tarafından vuruldular biçiminde düzeltti.

Değişik anlatıcılar değişik biçimde izah ettiler.
Tarihe önem veren bir ulus olsaydık,
O tankların hangi tarihte, yani hangi gün, hangi saatte  ve kimler tarafından nasıl vurulduğunu, içinde kimlerin olduğunu, kaç askerin öldürüldüğünü, yazan bir açıklamayla teşhir ederdik.
Bizde bu bilinç henüz gelişmemiş, diye düşünerek arabama geri dönüyorum.

“Laleşé Nuraniye gidiyoruz.”

Buradan ayrılınca, Abdul Xalık: “Laleş’e bir uğrayalım” dedi.
Ezidi Kürtlerin tapınağı Laleş’ i ben de çok merak ediyordum.
Gidip görmek. benim için de önemliydi.
Araçlarımız hızla yol alıyordu, bir kasabanın yanından dolanınca, Laleş tapınağı göründü.
Bir müddet sonra araçlarımızdan indik.
Tapınağın bahçesindeki kocaman gövdeli dut ağaçları, dikkatimi çekti.
Yaşlarını kimselere sormadım, büyük bir ihtimalle tapınakla aynı yaştaydılar. Yapının giriş kapısına doğru ilerlerken, beyaz elbiseler giyinmiş, başına beyaz ve siyah bir sarık  bağlamış, ayağında ilginç çorapları, simsiyah sakalıyla “Babababa Çaviş” olarak adlandırılan kişi, bizi karşıladı. Anlaşılan bu ruhani, bizi gezdirecekti. Kürtçe olarak bize, “hoş geldiniz” dedi ve tapınağın kapısına doğru yürüdü. Biz de onu takip ettik.

Kapının sağ tarafındaki duvarda siyah bir yılan figürü vardı. Bunun anlamını“Baba çaviş”e sormadım ama, Zerdüşt inancında yılanın kutsal olduğunu biliyordum. Çünkü Zerdüşt, halkını terk edip 15 yıl bir mağarada kalıp çile çektiğinde, onunla birlikte bir kartal ve bir yılanın olduğu rivayet edilir. Kafam yılanla meşgulken,“Baba Çaviş”in tapınağın eşiğine basmadan, atlayarak içeri girdiğine takıldı gözüm. Hepimiz bu kurala uyduk, içerde A.Xalık’ ın“Baba Çaviş”e bir miktar para verdiğini gördüm. Unutmadan söyleyeyim, tapınağın içine ayakkabıyla giremezsiniz, biz de ayakkabılarımızı dışarıda çıkarmıştık.

Taş ve mermer bir zemin üzerinde yürüyorduk.
Sessizdik, gözlerimiz çevreye bakıyor, kulaklarımıza tarihten uğultular geliyordu sanki.
Geniş bir salondan ezidiliğin kurucusu“Şeyh Hadi”nin türbesinin bulunduğu odaya girdik.
Türbe renk renk kumaşlarla sarılmıştı.
Adet üzerine, üç kez türbenin etrafında dolandık.
Ve hacı olduk!

Türbenin arka tarafındaki bir odada çok sayıda kilden testiler vardı. Ve içleri zeytin yağıyla doluydu. Ezidi inancında ateş kutsaldı, özel günlerde bu yağlarla kandiller yakılırdı. Türbenin bulunduğu bölümün ön duvarında bir çıkıntı vardı, daha doğrusu bir kaya çıkıntısıydı.
İnanışa göre kim niyet tutar, renkli bir eşarpı, top haline getirip o çıkıntının üzerine atabilirse, dileği kabul olurdu.
Gelmişken bir deneyelim dedik, ama hiç birimiz eşarpı çıkıntının üzerine düşürtemedik.

“Baba Çaviş”e baktım 35 veya 40 yaşlarında mazlum bakışlı bir adamdı.
Hazırlanmışım, sorularımı soracağım. Hem öğrenmek hem de“Baba Çaviş” in bilgilerini ölçmek için.

Daha ilk sorumu sorar sormaz Sait Hoca beni dürtmeye başlıyor.
Fazla kurcalama, başımıza iş açarsın!” diyor.
Sait Hocanın bu tavrı ve lafları beni Bekaa vadisindeki ilk günlerime götürüyor.

Dinler miyim hocayı? Ard arda sorularımı soruyorum.
Laleş tapınağının ardındaki dağı işaret ediyorum,“Baba Çaviş”e soruyorum:
Bu dağın adı ne?
Baba Çaviş: “Araf” dedi.
Muhammedden önce mi  bu ad vardı, yoksa Muhammed’den sonra mı bu adı aldı diyorum.
“Önceden”diyor, “Baba Çaviş!”
Peki tapınaktaki bu suyun adı nedir diye soruyorum.
“Zemzem suyudur”diye cevap veriyor.
Bunun da ismi Muhammedden önce mi sonramı diyorum
Yine“Muhammed den önce”deyince
Vesikan var mı? dedim, güldü“Hayır”dedi.

Ayakkabılarımızı giydik.
Tapınağın misafir karşılama salonuna gittik.
Müslümanlığın merkezi Kâbe, görkemli bir yer haline getirilmiştir.
Hıristiyanlığın merkezi Sen Pietro meydanı ha keza çok gösterişli bir yerdir.
Ama Laleş tapınağı bakımsız, eski, görkemden uzak bir yapıdır.
İnşaa edildiği zamanda durmuş gibidir.
Belki de Ezidilik, gelişmeye reformlara katı bir biçimde kapalı olan bir din olduğu için yapının büyümesine ve görkemli olmasına da karşıdır.

Bana anlatıldığı kadarıyla son yıllara kadar Laleş’te tuvalet bile yokmuş.  Başbakan Neçirvan Barzani, Laleş’te tuvaletler yaptırmak istemiş, Ezidiler karşı çıkmış,“siz istemiyorsanız misafirler için gereklidir”deyip ikna edebilmişti. Misafir karşılama salonunda bize danışmanlık yapan kişi, aydın, yani okumuş bir Ezidi’ydi. Dinlerinin hem dışarıya hem de kendi içinde kapalı bir din olduğunu söyledi:lales

Bilirsiniz Ezidilik dışarıya yani başka dinlerden olanlara kız vermez, kız almaz. Başka bir dine mensup olanlar,Ezidi olamazlar. Ancak Ezidiler, Ezididir.
Birde Ezidiler kendi aralarında tabakalara ayrılırlar.”
Nasıl?
dedim,hiyarşiyi açıklamaya başladı:

“Bizim dinin en tepesinde Mir bulunur. Onun altında cıvata ruhani, Baba Şeyh, Peş imam,
Şeyhler kendi aralarında üç tabakaya ayrılırlar: Agani, Gatani, Vezirani.

Baba Çaviş tek kişidir. Rahiptir, evlenemez. kadın rahibeler vardır, onlar da evlenemezler.
Baba kawala, ona mezıne kawala deriz,
Feqir ve Müritler tabakası vardır.
Bütün bu tabakalar, birbirinden soyuttur. Birbirlerine kapalıdır.
Örneğin siz feqir tabakasından bir erkekseniz, mürit tabakasına mensup bir kızla asla evlenemezsiniz. Ancak ve ancak kendi tabakanıza mensup bir kızla evlenebilirsiniz.
Şeyxler kendi aralarında üç tabakaya ayrılır, bu tabakalar bile birbirleriyle evlenemez.”

Peki bir müridin kızı bir şeyhin oğluna aşık oldu, ne olur?
Aşık olamaz”diyor anlatıcı.
Yahu aşk bu din min tanımaz diyeceğim ama, siyah bir hırka giyinmiş yaşlı fenatik bir“feqir”in kuşkulu gözleri suratımda dolaşıyor.
Dinine inanmadığımı anlamış olacak ki;“peki sen neden Kürdün değilde, Arabın dinine inanıyorsun?”diye sordu.

Ona dinleri sadece öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum diye bildim.

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, yüz kilometre ötedeki bir din, diğerini red ediyor.
Kaynanam Dersim’de“Munzur baba” ve“Düzgün baba”üzerine yemin eder.
130 kilometre uzağında Bingöl’deki annem, ne“Düzgün baba”yı ne de “Munzur baba“yı tanır.
O da“Şeyx Ali Pali”üzerine and içerdi.
Annemden yedi yüz kilo metre uzaktaki Laleş, Şeyh Ali Pali’yi hiç takmaz .
Laleş’in 200 kilometre uzağındaki“Kerbela”Laleş’e yabancı.
Ve Kerbeladan 500 kilometre uzaktaki “Kâbe” Kerbela ile aynı düşünmez.
Ben “feqiri” inançlarıyla baş başa bırakıyorum.
Masum“Baba Çaviş”e eyvallah deyip ayrılıyoruz.
Ama baba Çaviş’in inançsız bakışlarını da unutamıyorum.

Avni ile..

Sorularıma verdiği kaçamak cevapları birkaç gün sonra Ali Avni’ye anlattığımda, melek tawuz gibi güldü, “sen bundanaliav önceki baba Çaviş’in öyküsünü bilir misin?” dedi. Hayır deyince, anlatmaya başladı:

“Bundan önceki baba Çaviş zamanında, Şeyxan Kasabasında, bir kız hamile kalmış, sıkıştırmışlar, kız itirafta bulunmuş, çocuğun babası“Baba Çaviş”tir demiş.

Büyük bir töhmet altında kalan“Baba Çaviş,”itiraz etmiş, “ben yapmadım iftiradır demiş,” ama kuşkulu gözlerden kurtulamamamış, dedikoduların önünü alamamış, neticede usturayı eline almış, “bakın ben erkeklik organımı kökünden keseceğim, ölürsem ben yapmışım, ölmedimse günahsızım ve Yezdan beni koruyacak,” demiş ve kökten kesmiş, kırmızı kil toprakla, kestiği yeri sıvamış ve ölümden kurtulmuş, bu olaydan sonra “Baba Çaviş” in itibarı topluluk içinde yükselmiş”

Sait Hoca’ nın yorumu.

 Bu öyküyü Sait hocaya anlattığımda ilginç bir yorum yaptı ve yorumu şöyleydi:
“Bana göre o kız başka bir tabakadan bir genci sevdi, dinin kurallarını çiğneyerek seviştiler, kız hamile kalınca, sevdiği gençle kafa kafaya verip düşündüler, kendi kellelerini kurtarmak için, korkunç planı kurdular ve kız suçu,“Baba Çaviş”in üzerine atarak, kendi ve sevdiği gencin kellesini kurtardı,“Baba Çaviş”in şeyini kestirdi.”

Ezidilik nasıl bir dindir?

Ezidi’lik, ister inanın ister inanmayın, bir dindir.
Yahudi dinine benzer tarafları vardır.
Kurucusu Hakkarili“Şeyx Hadi” dir. Şeyx Adi diyenler de vardır.
Bağdat ta Abdul Kadir Geylani ile birlikte medrese de okumuştur.
Daha sonra bu dini kurmuş ve bir bölüm Kürt ona inanmıştır.
Bu din özünü Zerdüşt dininden almakla birlikte İslam’ın, Hırıstiyanlığın ve Hint dininin etkilerini kabul etmiştir.
Örneğin şeyhlik kurumu, Araf, Zemzem gibi  kavramları islamdan alınmıştır. Ezidi’likteki tabakalar, Hint dinindeki kastlar gibidir.
Ezidiler de Hintliler gibi, eğer bu dünyada dinin emir ettiği kurallara tam olarak uymuşlarsa, bir daha dünyaya geldiklerinde bir üst tabakadan, dinin kurallarına riayet etmemişlerse,  bir alt tabakaya mensup olarak doğacaklarına inanırlar.
“Baba Çaviş”in ve rahibelerin evlenememesi, Hıristiyanlığın tesiridir.
Ve yahudiliğin etkisini de unutmamak lazımdır.

Duhok’ a doğru.

Geçiyoruz ve Duhok’ a doğru ilerliyoruz.
Yollar düzgün, işin ilginç tarafı Belçika gibi asvalt yolun iki tarafında lambalar var
Ve lambalar güneş enerjisiyle çalışıyor
Yani gündüz enerji depoluyorlar, gece otobanı aydınlatıyorlar.
Duhok a güneş batmadan vardık.
Bir vadinin içinde uzayıp gitmiş şehir
İlk olarak görüyordum burayı..
.
2Portakal koparıyor elim!

Ve arabayla direkt A.Xalık Babiri’nin evinin kapsına kadar gittik.
Kocaman bir bahçesi vardı evin
Ve portakal ağaçları çarptı gözüme
Bahçeye girince portakal ağaçlarına doğru yürüdük
Eli altı yaşıma girmiştim, elimle ağaçtan portakal koparamamıştım
Bilirsiniz bizim Bingöl soğuk, portakal ağacı yetişmez
Hapishanede portakal ağacı olmaz
Ve işin ilginç tarafı, dünyanın pek çok ülkesini gezmeme rağmen, portakalı dalında görmemişim.
İşte burada, yani Duhok’ ta kendi ülkemde, ilk olarak portakalı dalından koparacaktım.
Gittim, elimi uzattım ve portakalı dalından kopardım.

Kimdir A Xalık?

A. Xalık Babiri, soy ismini Babiri köyüden almış.
Evinde kaldığım ilk gece, yaşadıklarını bana anlatmaya başlayınca, yaşamının bir roman olabileceği sonucuna hemen vardım. Büyük oğlu stajyer avukat, babasının anlattıklarını dikkatle dinliyordu.

A.Xalık Diyarbakır’a göçmüş.

A.Xalık 1988 Göçünün öyküsünü anlatınca, odaya bir hüzün havası çöktü. Saddam Hüseyin
Halepçe şehri üzerine hardal gazı yağdırınca, ölenler ölmüş, halk kitleleri okyanus dalgaları gibi Türkiye sınırlarına doğru sürüklenmişlerdi:
A Xalık ve ailesi yani  hamile eşi ve şimdi avukat olan oğlu da bu dalgalarca sürüklenmiş, kendini Diyarbakır toplama kampında bulmuştu.

Çok acı çekmiş, çaresizlikten gözlerine uyku girmemiş. Türk MİT i onları Diyarbakır toplama kampında zehirlemeye kalkmış.
Ölümü kıl payı atlatınca, bir müddet sonra peşmerge komutanı olduğu anlaşılmak üzereymiş, Hanımı Xaney’ i , birde oğlunu yanına almış,  kamptan firar etmiş.
Üzerinde mülteci kimliği var, onunla kaçmış.
Yönünü İran’ a çevirmiş.
Ya allah deyip bir otubüse binmiş ..
Şansı yaver gitmiş, Van’ a sorunsuz ulaşmış, buradan bir minibüsle İran hududuna kadar gitmiş.

Bir gece yarısı, hududu, hamile eşi ve oğluyla geçebilmiş.
Sınırın o tarafına bir kürt köyüne ulaşmış, tanıdığı bir eve girer girmez İran askerleri operasyon başlatmış.
Köylü onu yer altına indirmiş.
Köyün altında acayip sığınaklar varmış, orada birkaç saat beklemiş
Birkaç gün sonra kendi partisinin elemanlarıyla ilişki kurunca, köyden alınmış.

Baas askeri güçlerini vurmuş.

A: Xalık ın yaşamı kaçmak ve göçmekle ibaret değil tabi..
O Baas askeri güçlerine karşı girişilen büyük operasyonları da yöneten biri.
Hele biri varki, detaylıca anlattığında, kendimi savaş alanında hissetmeye başladım.

Peşmerge arkadaşlarıyla birlikte, bir gecenin karanlığında, Saddam ın bir ordu merkezini basıyorlar.
Baskından önce günlerce veya gecelerce keşif yapıyorlar..
Baskın bir roketatarın Patlamasıyla başlıyor
Yedi karakol, bir karargah bir saat içinde düşüyor
1200 asker ve subay esir alınıyor
Bir tepe kalıyor, oradaki yüzbaşı ve askerler teslim olmuyor.
Peşmergeler  teslim alınan Generalin eline telsiz veriyor
Yüzbaşının teslim olması için çağrı yap diyorlar
General çağrı yapıyor, ama yüzbaşı Generalin teslim olduğunu anlıyor ve emrine uymuyor.

Düşünebiliyor musunuz? 1200 asker in teslim alındığı bir eylemdir söz konusu olan ve biz bunu hiç işitmemişiz.
Bu ya  güneyli güçlerin propaganda konusunda ne kadar zayıf olduklarını gösteriyor
Yada biz kuzeyli  siyasi kürtlerin sağırlığını kanıtlıyor.
Başka bir ülkede gerilla güçleri bir devletin 1200 askerini esir alsa, bütün dünya duyar.
Biz burnumuzun dibinde olan nice olayları ya duymadık, yada çarpık duyduk!

Botan (Nizamettin taş) ın telsizini dinlemiş

PKK ile girdiği bir çatışmada yaşanan bir olayı anlattığında hepimiz gülmüştük.
Bir çatışmada KDP peşmergelerini ben yönetiyordum, PKK gerillalarını Botan yönetiyordu.
Her ikimizin telsizi vardı ve birbirimizi  dinleyebiliyorduk.

Bir ara Botan mevzilenmiş, bize kurşun sıkan gerillalarına telsiz aracılığıyla şöyle dedi:
‘Arkadaşlar biraz daha dayanın, öğle saatleri yaklaşıyor, bu KDP peşmergeleri pirinç gördüler mi dayanmaz kaçarlar’ dedi ve bende güldüm.”
A. Xalık ı dinleyince ona bir öneride bulundum.
Benim biraz yazma yeteneğim var.
Seni ve Botan’ ı bir araya getirmek istiyorum
İkiniz in de yaşamı çok ilginç

Botan benim öğretmen okulu arkadaşım, sizde dostumsunuz.
Her biriniz yaşamınızın en önemli on noktasını bana anlatın
Ve ben dinleyip yazacağım, umarımki çok çarpıcı bir eser ortaya çıkar.
A. Xalık kabul etti, ileriki günlerde aynı öneriyi Botan’ a yaptım o da öneriye “evet” dedi.
Bu kitap yazılmayı bekliyor.
Gecenin  geç saatlerinde uyuyoruz, yarın küçüklük arkadaşımı göreceğim..

Kuş bakışı Duhok.

Sabah kahvaltısından sonra  şehrin arkasındaki tepeye çıktık.duhok
Önümüzdeki vadide uzanmış kocaman şehir, arkamızda başka bir vadi var:
O daha geniş kocaman bir düzlük ve düzlüğün bitiminde baraj gölünün suyu görünüyor.
Bu gölün kıyısında evler kurulmuş, apartmanlar inşaa edilmiş.
İleride orası da bir şehir olabilir dediğimde, A Xalık  üzerinde bulunduğumuz dağın altında bir tünelin yapılacağını ve  Duhok vadisiyle bu göl kıyısının birbirine bağlanacağını, hatta bizim üzerinde olduğumuz dağın bile parsellendiğini ve buralarda muhteşem yapıların inşaa edileceğini söyledi.

Duhok Üniversitesi.

Akşamüzeri Duhok üniversitesine gideceğimizi, orada üst katta bir yerlere oturup yemek yiyeceğimizi söyediler bana.
Duhok’ ta görmem gereken iki arkadaşım vardı.
Biri küçüklük, biride hapis arkadaşımdı.
İkisini de oraya davet ettim.

Çocukluk arkadaşımı görüyorum.

Küçüklük arkadaşımı en son 1978 lerde görmüştüm.
Neredeyse  28 Yıldan beri görüşememiştik. Diğeriyle, en son1991 yılında  görüşmüştük.
Küçüklük akadaşımla karşılaştığımda, tanıyamadım.
Yani sokakta karşılaşsaydık, imkansız, tanımazdım.
Ama onunla sarılıp öpüştüğümüzde; geçmişte yaşadığımız saf, temiz, yapmacıksız, çocukluk günlerim gözlerimin önünden geçti.
Bir dağ köyünde büyümüştük. Murat nehrinin vadisinde, haritaların göstermediği köyümüz, bahçelerin arasında taş duvarlar, toprak damlardan inşa edilmişti.
Ceviz ağaçlarımız vardı, kocaman ve cömert.
Erik kaysı, nar,  ayva, armut ağaçlarımız vardı onlarca, birde dut ağaçları…
Küçük bahçelerimiz olurdu, hıyar, domates, kara Patlıcan, soğan, sarımsak ekerdik..
Birde kuzularımız vardı bizim…Daha çok keçi beslerdik..
Keçi oğlakları inanılmaz derecede güzeldir.
Bilhasa gözleri güzeldir oğlakların, bazılarının kulaklarında kahve rengi çizgiler vardır.
Bazılarının gözlerinin etrafında aynı çizgiler bulunur. Biz böylesi güzel oğlaklara zazaca  “guezel” deriz.

Arkadaşımı görünce neleri hatırlamadım ki!
Köyümüzdeki tek beton yapılı çeşmeyi, selvi ağaçlarını, bexçe Arif’ i, golé Morıni, gole Xırtıkun’ u, Kubık’ ın karpuzlarını, çocukluk oyunlarımızı, dizlerimizi yakan ısırgan otunun acısını…
Ve Murat nehrinin berrak sularında attığımız kulaçları, bir de arkadaşımın güzel sesiyle söylediği türküleri…

dehokDuhok üniversitesi yüksekçe bir tepenin üzerinde inşaa edilmişti.
Ordan şehirin ışıklarını seyrettiğinizde bir başka güzel görünür şehir.
Kapıdan içeri girdiğimde gözlerime inanmadım.

Döşemesi beyaz mermerden, kocaman bir salon.
Son derece modern koltuklar ve masalar vardı bu giriş salonunda.
Köşelere büyük vazolar konulmuş, ilk bakışta buranın usta dekorcuların maharetli ellerinden geçtiğini hemen anlarsınız.
Bu salondan ikinci kata çıkıyoruz.
Bizim için özel  olarak bir oda hazırlanmıştı, bu odanın tabanı  mermerdendi, bitişiğinde bir mutfak vardı, onun yanında tuvalet bölümü vardı. Buranın hem tabanı hemde bütün duvarları mermer ve fayanstan ibaretti. İnanınız olsun dört yıldızlı bir otelin tuvaletleri kadar temiz ve gösterişliydi.
Elektronik el kurutma aletleri ve manyetik olarak su akıtan musluklar vardı.

Cezaevi arkadaşımın dağ hikayesinin ayrıntılarını öğrendim.
Yer yer hayret kaldım.
Bazen göz yaşlarımı tutamadım.
Bazende çaresizlikten terlendim.
Sohbetimiz, arkadaşların çektiği halaylar ve eşliğinde söylenen türkülerce kesildi.

Buraya davetli olanlar A. Xalık Babiri’nin yakın arkadaşları, Duhok kentindeki KDP yöneticileriydi.
Binbir anı anlatıldı, binbir olay canlandı gözlerimizin önünde..
Ben tekrar geçmişe, gençlik günlerime gitmek istiyordum.
Bunu için çocukluk arkadaşımdan türkü söylemesini istedim.
İkimizinde hafızasında derin bir iz bırakan, yaşadığımız ve yalınızca ikimizin bildiği romantik olayları yeniden yaşamamızı sağlayacağına inandığım , bir Elazığ türküsünü istedim ondan.
Bu türkünün adı,“iki keklik seke seke bizim evi yol eyledi”idi.
Ama arkadaşım hiç türkçe bilmeyen bu kadar kişinin bulunduğu bir toplulukta bu türküyü söylemeyi gerekli bulmadı, beni o günlere götüren o güzel sesiyle kürtçe bir ağıt yaktı.
Gecenin geç saatlerinde buradan ayrıldık, kendi ülkemin üniversitesini ilk olarak görüyordum.
Keşke gündüz gelebilseydim, bazı sınıflara girebilseydim, dersleri dinleyip eğitimin kalitesini görseydim ve hatta öğrencilerle tartışıp sorunlarını öğrenebilseydim.
Bakalım ilerki günlerde onuda yapacağım!.

Kalacağım eve gitmek için arabaya bindiğimde, yarın Duhok Hapishanesine gitmeyi düşünüyordum.  Çünkü bu şehire gelmeden önce bana, Duhok’ta büyük bir cezaevinin bulunduğunu söylemişlerdi. Ben hücreleri bol olan, demir kafesli Diyarbakır zindanına benzeyen hapishaneler arıyordum. Herkes değişik amaçlarla Kürdistan a gitmiştir; kimi maden aramaya, kimi bina kurmaya, kimi ticaret yapmaya, kimi birilerine kazık atmaya, kimi caka satmaya, kimi ekmek parası bulmaya, kimi propaganda yapmaya, ben ise hücreleri olan bir cezaevi bulmaya gitmişim.
Çünkü ben idiallerimin peşindeydim.

Cezaevine gidebilir miyiz?

 Akşam üzeriydi arabayla şehir turu yaparken söyledim A.Xalık Babiri’ ye, cezaevine gidebilir miyiz diye!
O uzun bir süre peşmerge komutanlığı yaptığı için kararlarını aniden verir:
“Tamam” dedi ve direksiyonu cezaevine giden yola doğru çevirdi.
Araba da ben, Sait Hoca , çocukluk arkadaşım ve Behçet  var, korumalarımızın bulunduğu araç bizi arkadan izliyordu.

Yarım saat sonra, cezaevi bahçesine ulaşıyoruz. Kapıda askerler var, komando giysili bir  peşmerge, arabamıza yaklaşıyor, A. Xalık’ ı tanıyınca selama duruyor. Müdürün biraz önce ayrıldığını söylüyor. A Xalık “geri çağırma imkanımız var mı?” deyince, asker “bir dakika” deyip, Cezaevi bahçe kapısından içeri giriyor, iki veya üç dakika sonra  bizi içeri alıyorlar. Sivil giysili iri yarı bir yetkili: “Buyrun gidelim müdür döndü, geliyor” açıklaması yapınca, beton zeminli kocaman bir alanda yürümeye başladık.

Merdivenleri tırmanarak cezaevi binasına girdik, bir kat yukarı çıktık, bir salonu geçtik, açılan kapıdan içeri girince burası cezaevi müdürünün makam odası olduğunu hemen anladım.
Çünkü son derece iyi döşenmişti. Yerde halılar seriliydi, büyük bir masa, döner bir koltuk, duvarların iki yanında kitaplıklar konulmuştu. 1_www_antoloji_com_1102130_852
Oturmamız için yeterince koltuklar vardı.
Görevliler bize kahve ikram etmek istediler , kahvelerimizi beklerken A. Xalık bu cezaevi binasının yeni yapıldığını, Saddam Hüseyin döneminde yapılan ve kullanılan cezaevlerinin çok kötü olduğunu, bu yüzden o cezaevlerinin çoğunun yıkıldığını anlatıyordu ki, kapı açıldı, uzun boylu sarışın 37 veya 38 yaşlarında, yakışıklı biri içeri girdi, üzerinde kareli takım bir elbise ve mavi gömlek vardı. Cezaevi müdürlerine benzemeyecek kadar kibardı. Sırayla el sıkıştık, bize kürtçe olarak:“hoş geldiniz”dedi. Biz oturduktan sonra kendiside oturdu, kahvelerimizi yudumlarken; A.Xalık bizi tanıştırdı meramımızı da anlatınca,”hay hay gezdireyim sizi”dedi.

Hukuk fakültesi mezunu bu genç müdür, önümüzde yürüyerek genişçe bir salona geçince, kapısı salona açılan ilk odayı bize göstererek:”Burası görevlilerin toplantı salonu”dedi. Büyükçe bir masa etrafında yirmiye yakın sandalye vardı.

Burayı geçince başka bir odaya girdik, duvarlarda ona yakın ince ekran asılıydı ve buradan cezaevinin bütün koridorları kameralarla izleniyordu. Görevlilerin üzerinde cezaevine özgü giysiler vardı, işlerini ciddiyetle yapıyorlardı.
Buradan çıkıp uzunca bir koridora girince, benimle aynı hizada yürüyen müdüre: Tutuklular haftada kaç gün aileleriyle görüşebiliyorlar?” dedim.  Diğer arkadaşlarımızında duyabileceği bir ses tonuyla konuşan müdür:”Her hafta bir kez tutukluları aileleri ile görüştürüyoruz. Pazartesi günü erkekler, Perşembe günü kadınlar görüşebiliyorlar.” dedi, bizi geniş bir salona götürdü, “Görüşmeleri burada yaptırıyoruz. Yakınları gelen herkes, bu salona alınır ve gün boyu  burada ailesi ile görüşür.”dedi.

Buradan bir koridora geçtik ve tutukluların bulunduğu bölüme ulaştık. Koridorlar, demir parmaklıklar görüldü, tutuklular koridorlarda volta atıyorlardı, Tam yanlarından geçerken yüzlerine, hal ve hareketlerine bakmayı ihmal etmedim.

Uzun yıllar cezaevi deneyimi olan biri olarak, tutuklu psikolojisini iyi bilirim, baskının, zulümün olduğu cezaevlerinde müdür tutukluya yanaştı mı, o an tutuklunun yüz hatları size vaziyeti anlatmaya yeterlidir.
Doğrusunu söylersem tutukluların yüzünde olumsuzluğu anlatacak bir ifade okuyamadım,  biz geçerken hiç istiflerini bozmadan volata atmaya devam ettiler, bazıları meraklı gözlerle bizi izliyorlardı.
Bu ara  müdüre”bir koğuşa girebilir miyim”dedim,”tabi”dedi, koğuşun kapsı hemen açıldı, içeri girdim, küçük bir antreden geçtim, açılan kapı beni kahvehane gibi bir odaya götürdü. Duvarda bir televizyon vardı, bir çay ocağı ve yeterince sandalye, tutuklulardan, bu bölümün Tv izleme, çay içme ve sohbet etme amacıyla kullanıldığını öğrendim. Bu odadan bir kapı dışa açılıyordu, görevli kapıyı açtı, havalandırmaya çıktım. Diyarbakır cezaevi havalandırmasına benziyordu. Gri duvarlar, tutsak gök yüzü, beton zemin….
İçeri girince yukarı kata beton merdivenlerle çıkıyorum, yatma yeri olarak kullanılan koğuşta dokuz ranza sayıyorum ve elbise dolapları…
Demekki her koğuşta dokuz kişi kalıyor, diye düşünüyorum..
Çıkınca müdüre”bütün koğuşlar aynı plana göre mi yapılmış” diye soruyorum,“evet”cevabını alıyorum.

İstediğim bir cezaevi değildir!

Anlaşılan bu cezaevi benim işime yaramayacak, hücreleri yok, koğuşları küçük, yer döşemesi beton değil.
Müdür bize yeni bir oda gösteriyor, burası da merkezi yayın odası, onun bitişiğinde cezaevi savcısının odası var, karşılama salonu, avukatlarla görüşme odası, cezaevi personeli için spor salonu ve spor aletleri, Tutuklular için çeşitli kurslar vermek amacıyla düzenlenmiş  salon ve odalar,  çamaşırhaneden geçerek mutfağa gittik.
Kocaman kazanlar, satırlar, bıçaklar dikkatimi çekti. Mutfakta asılı  yemek listesine baktım, arapça harflerle yazılı olduğu için okuyamadım.

Buradan ayrılınca cezaevindeki markete uğradık, burada tutuklulara lazım olabilecek hemen hemen her şey satılıyordu.
Müdüre”Peki hiç parası olmayan ve görüşmecisi gelmeyen tutuklular, ihtiyaçlarını nasıl karşılarlar?”diye sorduğumda, “Bu durumda olan tutuklulara bir fondan ayda 25 dolar yardım yapılır” cevabını verdi müdür.”Ayrıca cezası kesinleşen bütün hükümlüler üç ayda bir, on günlüğüne gidip ailelerini ziyaret ederek evde kalabilirler. Bu konuya bakan bizim cezaevinin bir komitesi var, o komite bir yılda hükümlülerin ne kadar zaman kendi ailelerinin yanında kalmaları gerektiğine dair kararlar verir ve uygular.”diyerek devam ettirdi konuşmasını.

Baskın gibi ziyaret!

Bizim Duhok cezaevine yaptığımız bu ziyaret, tam olarak bir baskın gibiydi, önceden hiçbir yetkilinin haberi yoktu ve hiçbir hazırlık yapılmadan içeri girdik ve on dakika sonra cezaevini dolaşmaya başladık. Cezaevlerini hiç sevmeyen, oraların kötülüğü hakkında romanlar yazan ben, bu cezaevini beğendim, hatta biz koridorda yürürken çocukluk arkadaşım gülerek şu cümleyi sarf etti: “Müdür beye söyleyelim, burada bana da bir oda versin!”
Cezaevinin çıkış salonuna geldiğimizde,  müdür bize bir plaket gösterdi: “Bölgenin en iyi cezaevi olduğumuz için bu plaket Amerikalı yetkililer tarafından bize verildi.”

Kürdistan da da teröristler insan sayılmıyor!

Cezaevi personeliyle vedalaşıp ayrılınca, arabaya binmeden önce, adli suçlular için inşaa edilen bu cezaevinde kimseye baskı, işkence ve zulüm yapılmadığına inandım. Acaba siyasi tutukluların kaldığı cezaevleri var mıydı, var idiyse onlar neredeydi, oralarda durum veya vaziyet neydi? Gerçi o tarafları iyi ilen biri ile yaptığım tartışmada “Kürdistanda siyasi hiç bir tutuklu yoktur” demesi dikkatimi çekti.

Olmaz olur mu? Kocaman bir ülkede mutlaka siyasi tutuklularda vardır, sözüme karşı,“Hayır, Kürdistandaki legal partilerin üyesi olup, fikirlerinden dolayı tutuklu olan tek kişi yoktur dedi kesin olarak.“Ya illegal partilerin üyeleri?” dediğimde, tek kelime ile “onlar terörist.” dedi.
Adamın uslubundan anladım ki; teröriste her şey yapılabilir, işkence, baskı zulüm, akla gelebilecek ne varsa,“teröriste zulüm yapılıyor”demek bile insanı terörist olarak damgalayabilir.

Aslında  bir yönetimin veya devletin “demokratlığı” ve “zalimliği”  tamda bu noktada belli olur. Devletin“karekteri,” kendisini yıkmaya çalışan kişiyi canlı olarak yakaladıktan sonra ona yapacağı “muamele” ile ortaya çıkar!

Söylentiler çok, kanıt yok!

Kürdistanda kulağıma bu konuda  çok kötü söylentiler ulaştı, evlerinden alınıp götürülenlerin bir daha gelmediği, çok gizli soruşturma yerlerinin olduğu, buralarda korkunç işkencelerin yapıldığı, fısıltıyla söyleniyordu.
Hatta bir akşamüstü Otelin lobisinde oturup sohbet ediyorduk, tanıştığımız orta yaşlı bir adam, gazeteci olduğumuzu öğrenince, bir şirkette çalışan kardeşinin üç aydan beri kayıp olduğunu,“islamcıdır”gerekçesiyle gözaltına alındığını duyduğunu, ama akibetini hala öğrenemediğini söyledi. Adamın anlatış tarzından, çaresizliğiden, anladım ki; terörist olarak yakalananların akibetini sormak bile tehlikelidir. Bu düşüncelerle Duhok cezaevinden ayrıldık, yarın dağlara çıkacağız. Evet Kürdistan dağlarına…

Zaxo.

İki araçla gidiyoruz, bir araçta Ben, A. Xalık, Sait hoca, Behçet ve  çocukluk arkadaşım var.
Diğer araçta ise, beş koruma, biz önden gideceğiz, korumalar bizi izleyecekler.
Dağ yolundan gidiyoruz, ilk olarak gördüğüm bir coğrafyadır burası.
Ne kadar yol katettik bilemiyorum, vardığımız ilk şehir Zaxo oldu.
Tipik ortadoğu kentlerini andırıyordu.
Yeni dikilmiş apartmanlar, eskimiş, yıkılmak üzere olan derme çatma evler…
İyi bir görüntü sağlamayan elektrik kabloları, tamirhaneler ve boş alanlarda oynayan üst başları çamurlu çocuklar.


800px-Dalal_BridgeDelal Köprüsü.
Arabamız bir rampayı tırmanıyor ve bir tepede iniyoruz, buradan Zaxo’ nun her tarafı görünüyor.
Arabadan sağ tarafa gidince, Habur nehri görünüyor, şehirin tam ortasından sessiz sedasız  geçiyor.
Üzerindeki tarihi köprüyü görünce, çok eskiden okuduğum İvo Andriç’ in “Drina köprüsü”adlı kitabını hatırlıyorum.

Nobel edebiyat ödülü almış o kitap, Dırina’nın üzerindeki köprüyü ve köprünün çevresinde yaşanmış hikaye ve efsaneleri, tadına doyulmaz bir akıcılıkla anlatır.
Bu köprüyü görünce o köprüyü hatırladım.
Görünüşü çok eski, kim bilir bu köprü hangi trajedilere tanıklık yapmıştır!
Köprüyle ilgili hangi masallar, hangi hikayeler, hangi destanlar vardır?.
Bunları merak ederken, A.Xalık korumalara”Arabaları karşı tarafa götürün, biz buradan inip köprüyü yaya geçeceğiz”diyordu.

Yokuş aşağı iniyoruz, ilginç olan köprünün resimlerini çekiyorum, henüz köprü hakkında hiç bir şey bilmiyorum….
Ve yürüyorum köprünün üzerinden, her şeyden habersiz, efsanelere ve yaşanmışlıklara yabancı!.
Çok sonraları öğreniyorum, üzerinden geçtiğim köprünün adının “Delal” olduğunu
Delal” benim ülkemde, kadın adıydı.
Peki  bu köprüye kadın adını neden verdiler ki?
“Delal” kafamı kurcalıyor ve hemen Google amcaya soruyorum.
Delal köprüsü”diye yazıyorum, hiç düşünmeden, köprünün adının neden “Delal” olduğunu gözlerimin önüne seriyor.
Diyorki Google amca: „ Efsaneye göre; ustanın biri, çay üzerine bir köprü inşaa etmeye başlamış..
Fakat köprünün tamamlanmasına kısa süre kala, sel suyu köprüyü alıp götürüyor, yıkıyormuş.
Tekrar başlıyorlarmış inşaaya, hep aynı şey….
Bu 5 kez böyle kısır bir döngüyle devam etmiş.
Büyüklere sormuşlar “nedir olanlar, bu köprü nasıl biter” diye, bir bilen çıkmamış.
Bir gece köprü, ustanın rüyasına girmiş.
Usta, rüyasında suya inen bir kuzunun suyu tuttuğunu, böylelikle köprünün bittiğini görmüş.
Rüya düşünülmüş, tartışılmış ve yorulmuş; sabah suya ilk kim inerse o kurban edilecek denmiş.
Ustanın sevdiği ama sevdiğini hiç söylemediği bir güzel kız varmış, kimseler bilmezmiş.
O sabah ustanın sevdiği bu kız gelmiş suyun başına, cahilin biri kızı görür görmez bir taş alıp fırlatmış başına. Yarayı alan kız suya düşmüş.
Her şey öyle hızlı olmuş ki; usta hemen ardından atlamış suya, ikisi birlikte akıntıya kapılmış ve ölmüşler.
Aşık ustanın ve sevdiği kızın ölümünün ardından köprü tamamlanmış ve köprüye kızın ismi verilmiş.”Delal”

Eğer ben bu öyküyü bilseydim, köprünün ta orta yerinde durur, Delal ve aşkı için ölümü göze alan usta hakkında belki de  bir şiir yazardım
Yazamadım şiirimi….
Ve terk ettim onları..

Saddam’ ın katlettiği Sanatçıların heykelleri

Yani köprüyü, yani Delal’ı yani ustayı, yani daha öğrenemediğim öyküleri…
Bir tepeyi tırmanıp yukarı çıkınca, küçük bir parka vardık.
Parkın batı ve doğu cephesinde bembeyaz iki erkek heykeli dikiliydi.
Yakından baktığımda, ikisi de genç ve yakışıklı insanlardı.
Bembeyaz melekler gibi sessizce bakıyorlardı bize!
Duruşları onurluydu.
Sessizlikleriyle bizlere bir şeyler anlatıyorlardı.
Öykülerini A. Xalık’a sordum.
Bunlar Zaxo’lu iki ses sanatçısı, ikisini de Saddam Hüseyin öldürtmüş.”dedi tek cümleyle.
Heykellerin üzerine konulduğu kaidelerde kayıtlı olan isimleri okuyorum.

Birincisinin adı: Ardıwan Zakhoy, doğum tarihi  01. 07.1957. Ölüm tarihi 29.01. 1986.adrivan
Demek ki Ardıwan henüz yirmidokuz yaşındayken öldürülmüş.
Almanya’da yaşayan, Ardıwan’ı tanıyan, Güneyli aydın bir Kürde telefon açtım.
Bana Ardıwan’ın hikayesini şöyle özetledi:
“Ardıwan eskiden peşmergeydi, dağa çıkan hiristiyan bir kıza aşık olmuştu, evlendiler.
Daha sonra peşmergeliği bıraktı, şehire indi.
Sesi çok güzeldi, şarkıları halkın dilindeydi.
Baas partisi onu askere aldı, gidiş o gidiş, kayboldu Ardıwan!
Annesi onu her yerde aradı, Saddam Hüseyin’in yanına bile çıktı, bir daha bulunamadı.
Eşi ve kızı  İsveç’te yaşıyorlar, duyduğum kadarıyla kızının da babası gibi yanık bir sesi varmış.
Şu anda Kürdistan’a gitmiş, orada şarkılarını CD ye okuyormuş
Ardıvanı dinlemek isterseniz bu linkleri tıklayın:

http://www.youtube.com/watch?v=nArGryVxBJ4 http://www.nme.com/awards/video/id/GGa7OcbB4t0/search/erdewan..

İkinci sanatçının heykelinin oturtulduğu kaidenin üstünde isim ve soy isim olarak Ayaz Yosıf yazıyordu.
Doğum tarihi 20.02.1960, Ölüm tarihi 20.01.1986.
O da 26 yaşındayken, Ardıwan gibi, aynı yıl öldürülmüş.
Ayaz daha meşhurmuş, bir zamanlar Zaxo denilince, akla gelen ilk kişi Ayaz Yosıf’mış.
Bana onun öyküsünü de şöyle anlattılar.
“Siyasi birisi değildi, peşmerge olarak dağlara çıkmamıştı.
Baas onu da askere almıştı, hatta Baas ordusunda subaydı, iki yıldızı vardı.
Musul askeri hastahanesinde öldüğü söyleniyor.
Halk arasında kendisine zehir verilerek öldürüldüğü düşüncesi yaygın.
Cesedi ailesine verilmedi, yani öldüğü söylendi ama cesedi yok, mezarıda!”
Ayaz Yosıf’ı dinlemek isterseniz bu linki tıklayın.
Delal köprüsünü ekranınıza getirin, köprünün ustası ve Delal’ın öyküsünü dinleyerek köprüyü izlemeyi unutmayın:

http://www.filestube.com/9b5caa2705cb7b8503e9,g/AYAZ-YOSIF.html

Ayaz Yosıf bestelediği şarkılar.
Baweri
Bes Xu Giranke
Bisket Te
Cane
Chi Tevne
Ere Ere Zeriye
Govende
Tuy ptine
Welate Min
Zaxo Shirin
İki kahraman Kürt sanatçısının heykellerinden uzaklaşıyoruz…
Hüzünlü yüz ifadelerimizle arabalarımıza doğru yürüyoruz.
Habur Sınır kapısına doğru gideceğiz.

****

genHabur Sınır kapısı.

Kapının karşı tarafında Türkiye, bu tarafında Kürdistan var.
Aslında karşı tarafı da Kürdistan bu tarafıda Kürdistan.
Ama şimdilik resmi olarak karşı tarafa Türkiye, bu tarafına Kürdistan deniliyor.
Bunun böyle olduğunu, bayraklar gösteriyor.
Karşı tarafta Türkiye, bu tarafta Kürdistan bayrağı dalgalanıyor.
Direklerde dalgalanan Kürdistan bayraklarına bakıyorum, karşı taraftaki Türkiye bayraklarından daha küçük.
Neden büyük bayrak asmamışlar diye düşünüyorum
Belki de Türk yetkilileri kızdırmamak için gösterişi ön plana çıkarmak istememişlerdir..

Çünkü Türk yetkililer, Kürdistan’ın büyük bayraklarını gördüler mi, kırmızı görmüş boğaya dönerler.
Tam gümrük kapısına yakın bir yere vardığımız da direksiyonun başındaki A. Xalık Babiri gülümseyerek:
Kek Selim, Türkiye’ye gönüllü mü teslim olacaksın, biz mi seni teslim edelim?”dedi.
Araçtaki arkadaşlar hep birlikte kahkahayla güldüler.

Gümrük kapısının her iki tarafında kuyruk vardı, yüzlerce araç geçişi bekliyordu.
Biz burada fazla beklemeden, önümüzü Kürdistan’ın özgür dağlarına çevirdik, dönen teker hızıyla, yol almaya başladık.
Batufa kasabasının beş kilometre yakınında,Sirgut köyünün bitişiğinde, taş yapılı bir duvarın önünde durdu arabamız.

Zembilfroş’un Öyküsü.


Daha arabadan inmeden A. Xalık:”Burası Zembilfroş’ un kabristanıdır,” dedi
Zembilfroş sözü beni Diyarbakır cezaevinin hücrelerine kadar götürdü.

Zannedersem 1983 yılıydı, ölüm orucu eyleminden sonra,
askeri hastahanede kalan arkadaşım M.Can Yüce, aynı koğuşta yatan hasta bir tutukludan Zembilfroş şarkısını öğrenmiş,
firdevsi_01çok hoşuna gitmiş olacaktı ki; hücresine dönünce, hep onu söylerdi.
Bir kaç dakikada bir, bakardınız ki Can Yüce:

Xatûnê ez tobedarım,
Delalê ez tobedarım,
Zarok birçîne li malın
Ji rebbé jorî nikarim”
demeye başlardı.

Yirmi yedi yıl önce, M. Can Yüce’nin söylediği şarkıyla işittiğim, Zembilfroş’ un şu anda mezarı ile karşı karşıyaydım.
Ne zaman doğduğunu ne zaman öldüğünü bilmiyorum henüz Zembilfruş’un.
Zembil,” sepet demekti.
„Froş“ise satmak anlamını taşıyordu.
Bu iki kelime Kürtçede yan yana geldiğinde,”Sepet satıcısı” anlamı ortaya çıkıyordu.

Peki basit bir sepet satıcısı ne yapmıştı da, onun adına şarkılar bestelenmiş,
bu şarkılar yüz yıllardır dilden dile dolaşmış, arbane çalan dengbejlerin o ulvi sesleriyle sokakların duvarlarından yankılanarak gönülleri titretmişti?
Bu coğrafyanın tarihi ki, Timur Lenk’leri, Cengiz Han’ları, İskender’i Zulkarneyn’i, nice saltanat sahibi beyleri, mal mülk sahibi mirleri bile unutmuştu.
O ise tarihin hafızasını geçerek, Diyarbakır cezaevinde M.Can Yücen’in sesiyle kulaklarıma ulaşmış, şimdide kabristanıyla gözlerimin önünde durmuştu!
Mezarının duvarı hayli uzundu. Mezarlıkta bazı ağaçlar vardı, ağaçların dallarına bezler bağlanmıştı
Sanki o taşlar, ağaçlar ve bezler bana:
Ey yolcu, dur, bu kabristanda yatan kişinin geçmişini öğren ve anlat, bundan sonraki nesiller de onu unutmasın”diyorlardı.

Biliyordum ki Zembilfroş bir aşk kurbanıydı.
Ama bildiğimiz aşkların değil.
Bu coğrafyada Mem ü Zin, Kerem u Aslı, Xec u Siyabend, Leyla u Mecnun aşkları yaşandı.
Ve herkes bilir bu aşk öykülerini.
Kızlarla erkekler birbirlerini sevdiler ama birbirlerine kavuşamadan  yanıp gittiler. Arkalarında ne kül ne de duman bırakarak!
Zembilfroş’un öyküsü bunlardan hiç birininkine benzemiyor.

Derler ki o çok zengin bir Mirin oğluymuş.
Babasının geniş toprakları varmış, toprakların üzerinde çalışan marabaları.
Zevk u sefa içinde büyümüş, hiç bir derdi yokmuş, dünya bile umurunda değilmiş.
Kafası sakin, gövdesi bir ot gibi yaşıyormuş.

Taki bir gece mezarlıktan geçerken, bir kuru kafa görene dek..
Kuru kafayı babasının yardımcısına göstermiş, “bu nedir?”demiş.
Kahyanın cevabı, onu ölüm ile yaşam arasındaki çelişkinin uçurumuna yuvarlamış!

Günlerce düşünmüş.
Marabaların yaşamına bakmış. Çektikleri zahmetleri ruhunda duymuş.

Bir de adaletsizliğe açılmış gözleri
Karısına sırrını açmış bir gece:
Ben buradan gideceğim, terkederim bu dünyayı..
Amaçsız ne yaparım ki ben?
Yemek, içmek, yatmak, eğlenmek, yaşamı bunlarla geçirmek ne züldür!
Hiç bir arkadaşı yoktur gönlümün. Mir oğlu olduğumdan çevremde dolanırlar.
Ve ben kendimi hiç bir şeye yaramaz olarak görürüm.

Çünkü bir şey üretmiyorum.
Başka bir dünyaya çekileceğim, acılarımı çekeceğim.
Öğreneceğim bilmediklerimi

İdiallerimin peşine gideceğim.
Gerçeği görebilmem için, uçurumun en dibine düşeceğim,yada en tepesine çıkarım uçurumun.gul
Sen kararını ver, benimle birlikte karın soğuğunda, güneşin sıcağında mı yanmak istersin,
yoksa burada bir bitki gibi mi tüketirsin ömrünü?
Ruhunu açlık, sabırla, kahırla mı terbiye etmek istersin, yoksa burada vahşi hayvanlara özgü bir ruhla mı yaşarsın?”

Eşi,“kocam nereye giderse, bende orada olurum” deyince, hiç vakit geçirmeden saltanatı, malı- mülkü terk ederek kayıplara karıştılar.
Kimselerin bilmediği bir yerde barınmak amacıyla bir kulübe yaptılar kendi elleriyle.
Taş taş üzerine koydular, taş aralarına çamur sürdüler.
Damını da topraktan yaptılar.
Bir geçim kaynağı yaratmalıydı kendisine.

Selvi ağaçlarının yanına gitti..
Onlarla konuştu, dallarını eğdiler selviler:
Al bizden al abildikerini ‚zembil’ yap“dediler.
O Selvi dallarından Zembil yaptı, koluna taktı ev ev dolaşarak satmaya başladı.
Satmak, bir bahaneydi onun için.

Her türden insanla görüşüyor, dertleşiyor, yeni bilgiler  öğreniyordu.
Yakışıklı bir adamdı.
Üzerinde beyaz bir mintan ve don vardı.
Bir gün Ferqin, yani Silvan’a gitmişti, sokakta dolanıp„zembil“satıyordu.
Silvan beyinin hanımı,“Gul Xatun”onu görmüştü
Bir bakışta boyuna, endamına, güzel huyuna ve sesine vurulmuştu.
Sadece kendi kulaklarının duyabileceği bir ses duydu, şöyle diyordu:

„Gece gül bahçesinde ararken seni
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi (***)

Xatun Sepet almak bahanesiyle onu köşküne davet etti.
Titrek yüreği ile yürüyorken, Zembilfroş’ un önünden, sokaklar, onların ayak seslerinin şarkısını söylüyordu.
Aşık bir bey karısı ile, bu dünyayı boş vermiş bir Sepet satıcısı yürüyordu.
Xatun’un bildiklerini henüz Sepet satıcısı bilmiyordu.
Sarayın kapısına vardıklarında, Sepet satıcısı durdu.
Xatun onu içeri buyurdu.
Elleri titrer olmuş, yüreğinden yanaklarına damla damla yaş akıyordu.
“Girmem” dedi sepet satıcısı.
Saraylar benim yerim değildir, ben sepetimi satar ve gideceğim yere giderim.
Dil döker xatun, yüreğinden akan şu sözlerle:

“Were ser doşeka mîr e (**)
Li te he lal, herama mîr e
Bidime te zulfî harîr e
Çavê min ê xezalan e
Sîngamin wek zozana ne
Bejna min wek rihane
Çiqa bêjî hêjan e „

(**)(Gel Beyin döşeğinin üstüne,
Beyin haremi sana helaldir,
Güzel zülüflerimden sunayım sana,
Gözlerim ceylanların gözüdür,
Bağrım yaylalar gibidir,
Endamım reyhan gibidir,
Dilediğin gibi güzel ve uygundur)

Bu sözler karşısında Zembilfroş’un cevabı:

„Xatûnê ez tobedarım
Delalê ez tobedarım
Zarok birçîne li malın
Ji rebbe jorî nıkarım „

(Hatun ben tövbekar biriyim
Güzel ben tövbekar biriyim
çocuklarım evde ve açtır
Yukarıdaki tanrının hatırına, yapamam)

Xatunun aşkı Zembilfroşu tutsak yapar.
Elleri ayakları zincirle bağlanıp zindana kapatılır.
Kim bilir ona ne iftiralar atılır?
Gul Xatun zindanda onu tutsaklıkla teslim almaya çalışır.
Dil döker, dünya malıyla gözlerini kamaştırır.

Ama Zembilfroş kendi nakaratını mırıldanmaya devam eder.
Fırsatını bulunca, koparıverir zincirlerini.
Tutamaz onu Silvan kalesinin zebanileri.
O asla saraya değişmez kulübesini.

Ve kapısının önünde sabırla örer sepetlerini.
Bir gün başka bir kasabada satarken Zembillerini,
Gul Xatun araştırmış, bulmuştur kulübesini.
Altın gümüş karşılığında, kadırmış, başka bir köye göndermiştir eşini.
Ve o gece paylaşmak istemiştir, Zembilfroş’un döşeğini.

Zembilfroş gece yarısı evine dönmüş, eşiyle yatmak istemiştir.
Fakat bir ayağın bileğindeki halhala değince eli, firar etmiştir.

Durum karşısında kahrolan Gul Xatun sinirlenmiştir.
Ve tekrar Zembilfroş’u esir etmiştir.

Artık O, Silvan kalesinde bir aşk tutsağıdır.
Mısır’daki Yusuf gibi.
Bu yer yüzünde yaşanmış aşk hikayelerinden sadece Yusuf’un ki kendi hikayesine benziyordu.
Kardeşleri Yusuf’u kıskandıkları için kuyuya atmışlardı.
Bezirganlar kuyudan su çekerken, Yusuf bakraçla yukarı çıkmıştı.
Bezirgan Yusuf’u Mısır’daki köle pazarında satmıştı.yusuf
Satın alan Mısır’ın maliye bakanıydı.
Bakanın eşinin adı Züleyha idi..

Yusuf yakışıklı melek gibi bir gençti.

Züleyha’nın yüzü ay gibiydi.
Yusuf’ u rüyasında çok önceleri görmüştü.
Gönlü ona düşmüştü.
Bir gün Yusuf’u yatağına çağırdı.
Gitmedi kaçtı Yusuf.
Kovaladı Züleyha Yusuf’ u, arkadan gömleğini çekti ve yırttı.

Bu manzarayı Züleyha’nın kocası ve Mısır’ın bazı ileri gelenleri gördü.
Yusuf suçsuz sayıldı, ama zindana atıldı.

Aradan yıllar geçti, Züleyha’nın kocası öldü
Onun güzelliği uçtu gitti.
Hastalıklar bütün bedenini bir ahtapot gibi sardı.
O güzel yüzü çatlamış çöle döndü, beli büküldü.
Varını yoğunu yitirdi.
Elindeki bastonuyla ev ev gezip dilendi.

Bu aralar Yusuf, Firavun’ un emriyle zindandan çıkmış, Mısır’a maliye veziri olmuştu.
Bir gün sokakta yürürken dilenci bir kadınla karşılaştı.
Kadın, başını utançtan yere eğmiş, elini uzatmış, diliyle “Allah için bir sadaka”demişti.
Yusuf kadını sesinden tanınıştı: “seni kim böyle dilenci yaptı ?” demişti.
„Yusuf”demişti kadın.
Kadına, “Başını kaldır, bir bak yüzüme” demişti. Züleyha bakmıştı.
Göz göze gelmişlerdi.
Yusuf: “Sen efendiyken ben köleydim, şimdi ben Mısır’ın veziriyim sen dilencisin” (****) dedi.

Böyle düşündü Zembilfroş ve sabretti yusuf gibi:
Bir gün Gul Xatun onu ziyarete geldi.
Zembilfroş „razı oldum” gibi sözler etti.
Yalnız abdest almam gerekir”dedi.
Gul Xatun ayağına uzun bir zincir bağladı.
Eline bir su ibriği verdi, kalenin içine yolladı.

Zembilfroş kalenin en yüksek burcuna tırmandı.
Orada zinciri ayağının bileğinden çıkardı.
Ve kendini burçtan aşağı attı.

Bundan sonra söylenenler değişiktir.
Kimi söylentiye göre Zembilfroş burada ölmüş.
Haberi duyan Gul Xatun da kendini öldürmüştür.

Kimi efsanelere göre Zembilfroş ölmemiş.
Kaçıp kimselerin uluşamayacağı dağlara sığınmış.
Doğayla, insanlarla, vicdanıyla, eşiyle barışık yaşamış.
Ve bize anlamlı bir felsefe bırakarak ölümsüzleşmiştir.

Bazı söylentilere göre de Zembilfroş Silvan kalesinden değil,
bu günkü Güney Kürdistan’da bulunan Qela Şabanî (Şabanın Kalesi’) nden kendini atmış,
ölünce getirilip bu günkü mezarına gömülmüştür..

Gerçeği tam olarak bilemeyiz
Ama gözlerimle gördüğüm bir mezar var, üzerinde Zembilfroş Kabristanı yazılı.
Kulaklarımda Zembilfroş ile Gul Xatun’un karşılıksız aşkını anlatan bir şarkı.
Ve Silvan Kalesindeki en büyük burcun, Zembilfroş’tur hala adı.
Bir mezar bir burç ve bir şarkı.
Veya Gul Xatun’un karşılıksız aşkı.

Onu Mervanilerden bu güne taşıdı.

1 2Sonraki sayfa
Etiketler

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı