Cuma, 27 Nisan 2018

Gayri resmi tarih gibi - Sayfa: 5

Makale İçeriği
Gayri resmi tarih gibi
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
Sayfa: 6
Sayfa: 7
Sayfa: 8
Sayfa: 9
Sayfa: 10
Tüm Sayfalar


 

Abdullah Ekincİ

apoekOnun Fotoğrafını aradım, buldum.
Adı Abdullah, Soyadı Ekinci' idi. Uzun, narin yapılı bir boyu vardı. Daima gözlük takardı. Yüzü okumuşlara özgü  bir aydınlıkla parlardı. Adana Ticari ilimler Akademisi mezunuydu. Bingöl' de maliyede memur olarak çalışırdı. Oda bizim Bingöl grubunun ilk elemanlarındandı.   Aslen yerlisiydi şehrin, dalyan boylu İbo ve iki kız kardeşi vardı. Evleri Resul Altınok' un "Beyaz Saray" ına yakındı.
Oda bizim gibi Şalvarcının parkanı mesken edinmişti.
Aslen yerlisiydi şehrin, dalyan boylu İbo ve iki kız kardeşi vardı. Evleri Resul Altınok' un "Beyaz Saray" ına yakındı.
Oda bizim gibi Şalvarcının parkanı mesken edinmişti.
Bingöl lisesindeki öğrencilerle kontağı sağlayınca
Komün evleri kurduk hemen!
Abdullah Ekinci bu konuda çok yetenekliydi
O yıllarda bizdeki ruh hali önemliydi.
Ülkemizi işgal altında kabul ediyorduk

Yani yabancı güçler şehrimize girmiş

Varımıza yoğumuza el koymuş

Okullarımızı, binalarımızı dükkânlarımızı

Var olan her şeyimizi gasp etmişlerdi. Biz işsizdik yoksul ve perişandık Oysa yabancı güçlerin el koyduğu her şey bizimdi. Böyle düşünüyorduk: Abdullah Ekinci öğrencilere aynen bunu anlatıyordu Ve ardından hedefi gösteriyordu: "Sizin olan her şeye el koyun!" Komün evlerinde okumak için kitaplarımız yoktu Çünkü onları satın alabilecek kadar paraya sahip değildik Bizim için  bu işin çözümü çok kolaydı  Başta  Halk kütüphanesi, ardından bütün kitapçılardaki kitaplar bizimdi.

Üzerimizdeki uzun parkelerimizle kütüphaneye girer

Raflarda göz gezdirirken, ellerimiz kitapları alır, belimize sokardı

Bir müddet sonra her komün evinde bir kütüphane ortaya çıkardı.

Yatak battaniye mi yoktu?

Onları bulmak daha kolaydı

Yatılı bölge okullarının döşek ile battaniyeleri, geceleri komün evlerine akardı.

Bildiriler yazmak için daktilolar, çoğaltmak için teksir makineleri mi lazım?

Devlet dairelerinden istihbarat toplanır, ardından eyleme geçilirdi.

Birkaç gün içinde soyulmadık daire kalmazdı.

Eşya bulmak bizim için zor bir olay değildi. Ama beslenme bir sorundu Abdullah Ekinci, Mehmet Karasungur, Resul Altınok, Dersimli Ali memurdu. Bunların maşaları bize yetmiyordu. Durumu iyi olan bazı arkadaşlarımız da vardı Ama bunların sayısı bir elin parmakları kadardı. Bazı anlarda cebimizde çay parası bile olmazdı Bir gün Abdullah ile  birlikte kahveye gittik ikimizin de cebinde para yoktu Garson geldi, başımıza dikildi "Evet abi ne içiyorsunuz?" dedi. Abdullah, "biraz önce diş çektirdim" cevabını verdi.

Ben de garsona şöyle bir baktım "ver bir sigara içeyim" dedim.

Garson sigarayı bana uzattı, birde üstelik yaktı ve masadan ayrıldı.

Aldığımız silahı deniyoruz

Abdullah Ekinci ile de bir hayli anılarım vardır:

Tanıdığım bir kaçakçı Tomson adı taşıyan bir silahının olduğunu söyledi

Bize ucuza satmak istiyordu.

Eski gazetelere sarılı halde bir çuval içinde parkta bize teslim etti.

Abdullah elinde ki çuvalla Rasul' un beyaz sarayına gittik.

Burada silahı inceledik, mermileri ve iki jarjörü vardı.

Biraz eskiydi, patlayıp patlamayacağından emin değildik

Karanlığının çökmesini bekledik.

Gece örtüsünü üzerimize atınca, silahla dışarı çıktık

Beyaz sarayın iki yüz metre  aşağısı bahçelikti.

Onların arasından yürüdük, bahçeler bitince

Akan Bingöl çayının sesi kulaklarımıza ulaştı

Abdullah mermiyi namluya sürdü, tetiğe bastı

Üç adet ard arda patladı

Bu kez ben Abdullah' ın elindeki silahı aldım

Otomatik e bağladım tetiğe bastım

Birden bire yakınımızda onlarca silah patladı Kurşunlar başımızın üzerinden "vızz" deyip geçiyordu Kendimizi yere attık, sürünerek geri bahçelere doğru kaçtık Silah sesleri giderek çoğaldı ortalık savaş alanına döndü Bir jarjörü olay yerinde bıraktığımızı anlayınca eğilerek  geri döndük Üzerimizden vızıldayıp giden kurşunların altında yere yatarak jarjörü aradık ve bulduk Koşa koşa beyaz saraya   ulaştık İçeri girdiğimizde hala silahlar patlıyordu Bingöl alayı baskına uğramış gibi kendini savunuyordu Silahı çatıya götürüp sakladık Yataklarımızı serip kitap okumaya başladık Bir müddet sonra Resul Altınok içeri girdi Çok telaşlıydı, bize baktı, "bir şey duymadınız mı?" dedi Biz ne oldu ki deyince; ordunun birbirine girdiğini Çok büyük silahlı çatışmaların başladığını söyledi Sabahleyin uyandığımızda dışarı çıktık Keşif yaptık, meğer biz Beritanlıların çadırlarının yakınında  silah patlatmışız Onlarda saldırıya uğradıklarını sanarak karşılık vermiş Beritanların çadırlarına fazla uzak olmayan Bingöl alayıda Silahlar korosuna katılmıştı.  Gurubumuz büyüyor

Grubumuzun en hoş adamlarından biri Kalkapazar' lı Hasan,diğeri Hoca idi. İkisi de Ankara' da okumuş, ilkokul müfettişi olmuşlardı.

Tabi Bingöl lisesinde arkadaşlarımız da vardı.

Keleşkof adını taktığımız Rıza Demirel,

Haydar Karasungur, Mehmet Ayık, Hüseyin Durmuş, Cevdet inak,  Adnan  Yüksel ve bu yazıda isimlerinin vermekte sakınca gördüğüm başka arkadaşlar.

Birde Bingöl'ün Genç kasabası vardı, orda oluşan ilk gruptan söz etmek istiyorum.

Buradaki arkadaşlarımızdan birinin adı Zeki Palabıyık' tı

zekiZeki Palabıyık

Esmer uzun boyluydu, gerçekten palabıyıkları vardı.

Öğretmen okulu mezunuydu ve ilkokulda öğretmenlik yapıyordu.

Kararlı cesur ve inançlıydı..

Onunla tartışmaya giren herkes, liderlik özelliklerinin olduğunu hemen fark ederdi.

Zaten bir konuşmaya başladı mı durmazdı

Karşıdaki kişiyi ikna etmeden bırakmazdı.

Zeki' nin samimi iki arkadaşı Hidayet Bozyiğit ve Selahattin Demir de Genç' liydi.

Üçü mahşerin üç atlısı gibiydi

Hep birlikte gezerlerdi.

Birde Gavur Ali vardı, uzun boylu iriyarı bir arkadaştı.

Oda üçlüye takılırdı.

Hüseyin Hocayı unutmamak lazım.

Yatılı okulda öğretmendi.

Zeki bana "yurtseverdir, ama gidip kendisiyle konuşmak lazım" dedi.

Bir gün okulda onu ziyaret ettik.

Odasında bizi saygıyla karşıladı.

Karşılıklı oturduk, havadan sudan konuştuk

Daha önce Zeki ile tartıştıklarını biliyordum.

Bu kez konuyu ben açtım

Ülkenin hali nasıl dedim

Anladı, sömürge olduğuna ben de ikna oldum cevabını alınca

Keşke sömürge olsaydı, daha kötü, yani sömürgenin aşağısında

Hindistan İngilzlerin sömürgesiydi, ama Hindistan' dı

Viyetnam Amerikalıların sömürgesiydi, ama İngilizce konuşmak zorunda değildi.

Bizde hem ülkenin adı yasak, hem halkın diliyle yazmak yasak dedim.

Hüseyin Hoca ile tartışmamız sürüyorken Zeki yanımızdan ayrıldı.

Meğer ki okulun diğer odalarına göz atmaya gitmiş.

Okulu soyacağız

Hocayı yalınız bırakıp okulu terk ettiğimizde

"Tamam fotokopi makinası ve daktilonun yerini tesbit ettim"  dedi.

Bir gün sonra soygunu yapma planı yapmaya başladık.

İş hiç ihmale gelmezdi.

Bene Zeki Ve Gavur Ali bu işi yapacaktık.

Gece karanlığında okulun penceresinden girecek etksir makinası ve daktiloyu alacak

Murat nehrinin kıyısına gedecek

Nehirden karşı tarafa geçecek

Sırtımızdaki makinalarla beş kilo metre gidince bizim köye varacaktık

tekZaten en önemli özelliğimiz,  söyeldiklerimizi yapmaktı.

Gecenin karanlığında pencereyi iterek içeri girdik

Makinaları sırtladık, hesepta olmayan hesap makinasın da aldık.Bir müddet sonra nehrin kıysına vardıkHava sıcaktı, gök yüzünde sayısız yıldız vardıTaksir makinası hayli ağırdı.Belden aşağı soyunduk, suyun geçit verdiği bir yerden geçtik.Karşı tarafta giyinince yola koyulduk:  Ağır olan makinayı sırayla sırtlıyoruz ve yürüyoruz,Nehiri geçerken hayli oyalanmış, şafak sökmedenBizi örten karanlık perdesi kalkmadan bizim eve ulaşmamız gerekirdi.Bir kilometrelik tepeyi çıkınca dümdüz Yeniköy ovasına çıktıkŞafak sökmeye başladığında, Zeki nin yüzüne baktım simsiyahGavur Ali nin suratına baktım tam bir arapOturdum gülmeye başladım.Zeki makinayı yere bıraktı, midesini tuttu gülmeye başladı.

Gavur Ali de  kahkaha attı.

Meğer benim yüzümde kapkaraymış

Teksir makinasındaki mürekep akmış, ellerimize her tarafımıza bulaşmış

Bizde terimizi silerken yüzümüzde beyaz yer kalmamış

Biraz daha yürüdük, köye ulaşmaya üç yüz metre kadar kalmış

Ama ortalık tam olarak aydınlanmıştı.

Bu halimizle sırtımızdaki makinalarla köye gidemeyiz.

Kısa bir tartışmadan sonra makinaları taşlık bir yerde sakladık

Evimiz köyün alt tarafındaydı, hızlı adımlarla kimselere görünmeden yürüdük

Tam bahçeye girdik, babam kapıdan çıktı, elinde ibrik, abdest almaya gidiyordu.

Kapkara suratlarımıza baktı:

Başını iki yana salladı

Zan edersem bir şeyler anlamadı

Hiçbir kelime konuşmadan yanından geçtik, çıktığı kapıdan içeri girdik

Benim odam ayrıydı, giriş salonunun karşısındaydı, oraya gittik.

Aynaya baktık ki vay başımıza gelenler, sessiz güldük!

Babam abdest alıp kendi odasına girince, yüzümüzü yıkadık ve uyuduk.

Diğer gece karanlığı basınca makinaları aldık amcamın samanlığında sakladık

uygun bir zamanda Bingöl' e aktaracaktık.

(Not: Resim Zeki Palabıyık )


Sömürgeler sorununu araştırıyoruz

Bingöl' deki grubumuz, henüz kendi başına bağımsızdı.

Resul Altınok hem büyüğümüz hem de grubun doğal lideriydi.

Bu tarihlerde tartıştığımız veya araştırdığımız konuların başında "sömürgeler sorunu" vardı.

Eskiden Portekiz' in sömürgesi durumunda olan Gine Bissau ile ilgili bir kitap bulmuştuk

Onu okuyorduk ve ülkemize benzer yanları üzerine duruyorduk.

Vietnam, Amerika' nın egemenliğinden daha yeni  kurtulmuştu.

Mücadele sırasında izlenen taktikleri hızla öğreniyorduk.

General Giap' ın askeri dehasına hayran oluyordukBaşka ülkelerin deney ve tecrübelerini öğrendikçe, kendi gerçeğimize dönüyorduk.  Ülkemiz nasıl bir sömürgeydi?Yarı sömürgemiydi, klasik sömürgemiydi, yoksa bazılarının deyimiyle yeni sömürgemiydi?Türkiye soluna mensup bütün gruplar, Kuzey Kürdistan'ı Türkiye ile birlikte tahlil ederdi.

Onlara göre Türkiye' nin statüsü ne idiyse, K. Kurdistan' ın' da öyle idi.

Yani onlar göre Türkiye yarı sömürge ise K. Kurdistan' da yarı sömürge,

Türkiye yeni sömürge ise K.Kurdistan' da yeni sömürge idi.

Zaten Türkiye solu bu aşamada henüz K. Kurdistan' a Doğu ve güneydoğu ana dolu diyordu.

Yani ülkemizi Türkiye' nin bir parçası olarak değerlendiriyordu.

Bundan dolayı Kürdistan' a özgü bir tahlilleri yoktu.

Yine solun büyük bir bölümü, sömürgeleri deniz aşırı ülkeler olarak algılıyordu.

Yani onlara göre Türkiye ile Kürdistan arasında deniz olmadığından

Kürdistan sömürge olmuyordu.

Birde onların mantığına göre sadece emperyalist ülkelerin sömürgeleri vardı.

Türkiye' nin kendisi emperyalistlerin yarı sömürgesiydi

Yarı sömürgenin sömürgesi olmuyordu.

Türkiye soluna mensup örgütlerin kadrolarının çoğu, Kürt kökenliydi.

Bunlar "Ülkemiz" derken Türkiye' yi, yani Edirne' den Ardahan' a kadar ki yeri anlardı.

Tabi onlar için proleteryanın birliği önemliydi.

Rusya'da, Çinde Arnavutluk' ta proleterya sınıf örgütlenmesi yapmış emperyalizmi yenmişti

Bizlerde aynen öyle yapmalıymışız.

Bizler Türkiye solunun bu tezlerinin hiç birisine katılmıyorduk.

Bütün bu tezleri, ülkemizin varlığını inkâr eden Kemalist tezler olarak yargılıyorduk.

Bize göre, Kürtlerin bir ülkesi vardı.

Adı Kürdistan' dı.

Bu halk milattan önceden beri bu topraklar üzerinde yaşardı.

Önce Kasr î şirin antlaşmasıyla ikiye; Lozan antlaşmasıyla bu ülke dörde parçalandı.

Şu anda bu parçalardan biri Türkiye' nin, diğerleri İran, Irak, Suriye' nin egemenliğindedir.

Bu egemenliğin biçimi nedir sorusuna cevap arıyorduk

Bu biçimi bulmadan önce "Kürtlerin bir ülkeleri vardır" tespiti çok önemliydi.

Bu gerçekten hareket edildiğinde, Kürdistan' ın bir parçası egemenlik altında olduğu ülkenin değil, kendi bütününün bir parçasıdır.

Daha açık olarak ifade edersem, Kuzey Kürdistan Türkiye' nin değil Kürdistan' ın bir parçasıdır.

Türkiye solu, o andaki hukuki ve resmi statüyü meşru görüyordu ve hareket noktası buydu.

Oysa tarihi gerçekler hiçte böyle değildi.

Sadece tarihi de değil, kültürel, dil, ekonomik  gerçeklerde onları yalanlardı.

Bizim Türkiye soluna karşı tezlerimiz şöyle şekilleniyordu.

Madem biz Kürtlerin de bir ülkesi vardır, bu ülkeyi tahlil etmemiz gerekiyordu.

Türkiye solunun Türkiye için hazırladığı reçeteler bize uymuyordu.

Çünkü bizim hastalıklarımız farklılık arz ediyordu.

Onlara göre Türki'ye kalp hastasıysa, K. Kurdistan da kalp hastasıydı

Ve bundan hareketle dünyanın her tarafında kalp hastalığı ilaçları aynı oluyordu.

Biz yıllarca hastalığımızın başka olduğunu anlatamadık.

Kabul etmiyorlardı, çünkü ülke olarak varlığımızı tanımıyorlardı.

Tanısalardı, zaten proplem kalmazdı.

Yeryüzünde bir ülke olarak varsan, kadınlar ve erkeklerden oluşursun.

Zenginlerin ve yoksulların vardır.

Ülkenin toprakları üzerinde bir veya birkaç dil konuşulur

Ülkenin bir ekonomik gelişmişlik düzeyi vardır

Ülke halkı ya kendi kendisini yönetiyor

Ya da yabancı güçler tarafından yönetiliyor.

Eğer ülke yabancı güçler tarafından yönetiliyorsa, o ülke sömürgedir.

Kendi ülkemizdeki duruma bakıyorduk, halkımızı Türk devleti yönetiyordu.

Kürt adına her şey yasaklanmıştı.

Ve Kürt olarak bir Kürt, hiçbir şey olamazdı.

Yani bir Kürt, Kürt kimliği ile Türk devletinin resmi bir kurumunda hademe bile olamazdı.

Öğretmen olamazdı, memur olmazdı, subay olamazdı, olamazdı da olamazdı!

Ama kimliğini, tarihini, ülkesini inkâr eden ve kendini Türk olarak gören Kürt/ Türk başbakan bile olabilirdi.



Son Güncelleme (Perşembe, 29 Aralık 2011 21:49)