Salı, 23 Ekim 2018

Gayri resmi tarih gibi - Sayfa: 9

Makale İçeriği
Gayri resmi tarih gibi
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
Sayfa: 6
Sayfa: 7
Sayfa: 8
Sayfa: 9
Sayfa: 10
Tüm Sayfalar

 

Okulumuz Tatile giriyor

Artık Dersim' deki okulumuz yaz tatiline girecekti.

Her kes hazırlığını yapmaya başlamıştı.

Yaz boyunca yapmamız gerekenler üzerine tartışıyorduk.

Her kes gittiği yerde insanları ikna edecek,  bizim fikirleri savunan guruplar  yaratacaktı.

Valizlerimizi hazırladık

Biz Bingöl' lü arkadaşlar, şehir' e indik, burada bir otobüse bindik, "Kovancılar" olarak bilinen Elazığ Bingöl yol çatısınada indik.

Burada Ealazığ'dan Bingöl' e gidecek olan otobüsü bekledik.

Karnımız acıktığı için yol üzerindeki lokantada kuru fasulye yedik.

Az sonra otobüs gelince sevindik

Arkadaşım Vahdettin Çelik Öldü


Bingöl'e bağlı Yeniköy' e dönünce, beni derinden etkileyen bir olay olmuştu.

Çok sevdiğim arkadaşım Vahtettin Çelik, bir iş kazasında ölmüştü.

Bizim köyümüz Bingöl' ün 17 kilometre yakınında, Çılkani olarak bilinen geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştu.

Kurulmuştu diyorum, çünkü bu ova, 1968 yıllarına kadar boştu.

Bizim Murat vadisinde, Suveren istasyonunun karşısında, Genç ile Palu arasındaki köylerimizde toprak kayması olduğundan dolayı, üç köy için Çılkani ovasında yeni evler inşa edildi ve biz 1969 yılında yeni köye taşındık.

Yaklaşık olarak on kilmetre eninde beş kilometre boyundaki bu ova sussuzdu.Ve biz köyümüze yerleştiğimizde yalınızca içme suyu getirilmişti.Böylesine geniş bir ovanın o tarihlere kadar sussuz kalması aklın alacağı iş değildi, ama olmuştu işte.Bir gün bizim köy dahil, ovayı çevreleyen bütün  köylere bir haber ulaştı"Göynük suyu üzerine sulama barajı yapılacak ve Çılkani ovası sulancak"

Gerçekten bir müddet sonra barajın ihalesi Ankara' da yapıldı

Ve Özdemir Sutunç isimli bir muhendis barajın ihalesini aldı.

Bizim köy ile Solhan' a giden asfalt yolun yol çatısında barajı yapacak olan firmanın barakaları inşa edilmeye başlandı.

Haci çayır, Kadimadrag, Tarbasan, Dere nazik, Dik, Kurık, Çılkani, hatta İbreman ve Xeraba köyleri sevinmişti

Hem arazileri sulanacak, hemde barajın inşaatında iş bulup çalışacaklardı.

Nitekim iki veya üç ay sonra köylere arabalar gelmiş, çalışmak isteyen köylüleri  baraj gölünün yapılacağı yere taşımıştı.

Yüzlerce işçi sabah saat sekizde işbaşı yapıyor, akşamüzeri evlerine geri dönüyorlardı.

Çalıştıkları ağır işlerdi

Toprak kazıyor, beton yapıp döküyorlardı.

Hiç birisi sigortalı değildi, hiç birisinin iş güvencesi bulunmuyordu.

Vahtettin Çelik' in yaşamını yitirmesiyle her şeyi fark ettik!

Baraj gölü yapıldıktan sonra kanal boyunca bir araba yolu yapmak istiyorlar.

Yolun toprağı kazılıyor, toprağın bastırılması için keçi ayağı denilen ağır bir silindir traktörün arkasına bağlanıp çekiliyor.

Arkadaşım Vahdettin traktör ile silindir arasındaki bağlantının üzerinde ayakta duruyor.

Bir ara dengesini yitiriyor, tonlarca ağırlıktaki silindir üzeriden geçiyor.

Vücudu dümdüz olarak yere yapışıyor

İşte bu haberi duyunca sanki kalbimden vuruldum.

Daktilomun başına geçtim ve bildiriyi yazmaya başladım.

"En ağır işlerde çelışıyorsunuz, emeğinizin karşılığını alamıyorsunuz.

Hiç birinizin iş güvenliği yoktur.

Vahtetin Çelik örneğinde görüyorsunuz.

Aslan gibi gençti, henüz yeni evliydi, bir de oğlu vardı.

İş kazasında öldü, şantiye şefi tazminat olarak ailesine hiçbir ödeme yapmadı.

Çünkü sigortasız olarak çalıştırılıyordu

Eğer silindirin altında, bir koyun kalmış olasaydı, işveren koyunun fiatı kadar parayı sahibine öderdi.

Düşünün ki sizin bir koyun kadar bile değeriniz yoktur bu iş yerinde!"

Bu cümlelerin içinde olduğu bildiriyi hazırlayıp Bingöl' de çoğaltınca, arkadaşım Nihat Özsoy ile birlikte iş yerine gittik, kanal boyunca çalışan bütün işçilere dağıttık. Okuma yazması olamayanlara da bizzat okuduk.

İşçileri sendika üyesi yapmaya çalışıyorum

Bir gün sonra Bingöl' e uğradık. Rehmetli Zeki Atsız o zaman orada sendika başkanıydı.

Onunla konuştuk, arkadaşımın ölüm durumunu anlattık.

Bütün işçilerin sendikalı olması için neler yapmamız gerektiği konusunda kendisine danıştık.

Bizi bilgilendirince köye döndük, işçileri ikna etmek için, ben ile Nihat şantiyeye gidip  çalışmak amacıyla adımızı yazdırdık.

"Bizde çalışmak istiyoruz" dedik.

İşe alınca, Ben, Nihat, Lütfü ve Ekrem, işçileri ikna etme propağandasına başladık.

Ekrem şantiye şefinin puantörüydü

Yani şirkete gelip çalışan kişilerin adlarını soyadlarını ve kaç saat çalıştıklarını yazıyordu.

Daima şantiye şefiyle birlikte dolaşıyor, onunla aynı odada yan yana konulmuş masalarda çalışıyordu.

Kısa bir zaman sonra şef,  bizim işçileri greve hazırladığımızı ve sendikalı yapmak istediğimizi anlıyor.

Baş ustası Selim' i yanına çağırıyor ve ona:  "Selim usta bu Selim Çürükkaya' nın adı yazılsın, maaşı verilsin, ama kendisi iş yerine gelmesin" diyor.

Selim usta  Şefine: "Şefim olur mu öyle şey, çalışmayana maaş verilir mi?" deyince;

Şef : "Selim usta bu iş yerinin sahibi benim ve senin hiçbir şeyden haberin yok. Nelerin olduğunu bilmiyorsun!" diyor, Selim ustayı susturuyor.

Bizim ile şef arasındaki kavga başlamıştı.

İşçileri ikna etmeye başladığımız sıralarda şef çavuş olarak bilinen kişilerin maaşlarını artırdı.

Ve bu çavuşlar, işçilere "sigortalı olamayın, olursanız şef sizi işten atar" dediler.

Bu propaganda işçileri teredüte düşürdü.

Ama üceretleri çok azdı, sigrtalı olmakta teredüt edince, onları greve gitme konusunda ikna etmeyi başardık.

Tek bir kaygıları vardı: başaka yerlerden yabancı işçi getirilseydi, ne yapacaktık?.

O konuda işçilere söz verdik, yabancı işçileri dövüp geri yollayacaktık.

Greve herkes tam olarak uydu

Üç gün hiç kimse iş yerine gitmedi.

İsteklerimiz dördüncü gün kabul edildi, kamyonlar köylerden şantiyeye işçi taşıdı.

Şef ile kavgamız devam ediyordu.

 

 

Komünist Hacı

Şantiye de çalışmalarımız  devam ediyordu.

Grev işinde başarılı olmamız, işçiler arasında itibarımızı artırmıştı.

Diyebilirimki köylülerin  sosyalizme ilgileri bile başlamıştı.

Şantiyede geçen ve bir arkadaşın bana anlattığı  olay, bizi  hem düşündürmüş, hem de güldürmüştü.

Arkadaşımın anlattığına göre, bizim köylü Hacı İbrahim usta, yanında çalışan birkaç işçiye,

"Sosyalizm demek işçilerin haklarını savunmak demektir" diye propağanda yapıyormuş,

Şantiye şefi Özdemir Sutunç üç adım ötede, arkası kendisine dönük Hacı İbrahim ustayı dinliyormuş.

Bir müddet sonrara şef yürüyerek hacı İbrahim ustanın yanına gelmiş: "Ne o hacı, sende mi komünist oldun?" demiş.

Şef' in suratına bakıp gülümseyen hacı İbrahim usta, "Şefim, eğer işçilerin hakkını savunmak komünistlikse, en büyük komünist benim" demiş. Bir hayli yaşlı olan şantiye Şefi Özdemir Sutunç, hacı İbrahim' in bu sözleri karşısında kendini tutamamış: " vay ben bu Yeniköyün a...... koyayım, hacıları bile komünist" deyip geçmiş..

Varto' ya Gidiyorum

Arkadaşlarım şantiyede işçiler arasında çalışmalarına devam ederken, ben Bingöl' e gittim.

Mehmet Karasungur ve Resul Altınok' a Varto' ya kadar gitmek istediğimi söyledim.

Karasungur: "Tamam git, durumlara bir bak, bir daha birlikte gideriz" dedi.

Resul Altınok elini cebine attı, şu anda hatırlamadığım miktarda bana biraz para verdi.

Bingöl' den otobüs garacına vardım.

Muş' a gitmek için  bir bilet aldım.Hayatımda ilk olarak Muş ile Varto' ya gidiyordum.Muş' a kadar otobüs ile gidecek, orada garajda aktarma yapıp, başka bir araçla Varto' ya gidecektim.Üç arkadaşım vardı Varto' da: Nizamettin Taş, Haki ve Orhan.Onları bulacak ve onlarda kalacaktım.Bu günkü gibi o dönemde telefon ve internet yoktu ki geliyorum diye haberde bırakamazdım.Gidecek arayacak, soracak ve bulacaktım. Otobüse bindiğimde  saat henüz 11 olmamıştı.Bizim köye  sapan yolu geçince ormanlık bir alan başlamıştı.Solhan kasbasına ulaşınca, yaklaşık olarak yolu yarılamıştıkMuş' a öğleden sonra varmıştık.Otobüsten iner inmez yazıhaneden Varto' ya gidecek olan araçları sordum

Bana münübüsü gösterdiler.

Hemen bindim, en arka koltuklardan birine oturdum.

Şoför müşterileri tamamlayınca direksiyonun başına geçti.

Muavin de binip kapıyı kapatınca, hareket ettik.

Yol boyunca hiç kimseyle tek bir kelime konuşmadım

Pencerden  dışarıyı izliyor, yaylaları köprüleri, kırları seyrediyordum.

Şu anda hatırlayamayacağım bir yerde münübüsten indim.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, Varto  nahiyesi çağu barakalardan ibaret bir yerleşim yeriydi.

Çünkü  daha önce yani 7 Mart 1966 tarihinde 5.6 büyüklüğünde bir deprem olmuş 14 kişinin ölümü ve 75 kişinin de yaralanmasına yol açmıştı.

Aynı yıl ikincisi  ise, 19 Ağustos 1966  Varto depremi olarak adlandırılan,  Depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 6.9 olarak belirlenmişti. Felaketin boyutu 2.394 ölü ve 1.489 yaralıya ulaşmıştır. Felaket, Varto'daki tüm yapıları mahvetmiş olmalı ki depremden sonra kurulan yapılar, şehri bir barakalar kenti haline gitirmişti..

Arkadaşlarımı bulmakta hiç zorlanmadım

Münübüsten inip dolaşırken Töb-Der levhası gözüme çarptı.

Hemen oraya gittim.

Bir grup genç oturuyordu, selam verip oturdum.

Kendime bir oralet istedim, oturan gruptan biri nereli olduğumu sordu.

Bingöl' lü olduğumu ve arkadaşlarımı aradığımı söyledim

Bir saat geçmemişti ki; Haki isimli arkadaşım geldi.

Oturanlara "iyi akşamlar" deyip ayrıldık.

O geceyi Haki' nin evinde geçirdim

O' ndan  öğrenebilidiğim kadarıyla Varto bir solcu kentiydi

Hem Türk solu, hemde Kürt solundan gruplar vardı.

Bizim grubun görüşlerini savunan bazı arkadaşların da olduğunu, ama Varto'ya uzak köylerde kaldıklarını, hatta bunların üçünün öğretmen olduklarını, birisinin adının Mehmet Can Yüce, birinin Hüseyin, birin de Mihriban isimli bir bayan olduğunu söyledi.



Botan Nizamettin Taş

 

 Nizemettin Taş' ın köyü Varto' ya çok yakındı, ama onunla yarın görüşecektik.

Gece boyunca Hakki den Varto hakkında gerekli olan bütün bilgileri aldım.

Öğle saatlerinde Nizamettin Taş ile görüştük:

Bir kahvede oturup çay içtik.

Tartışma yerinin Töb- der olduğunu söylediler.

Kürt solundan Rizagari grubunun güçlü olduğunu da öğrenmiştim.

Töb - Der'  e gittikten bir müddet sonra, orada oturanlarla aramızda tartışmalar başladı.

Hatırlayabildiğim kadarıyla konu sömürge ülkelerde legal çalışmalar üzerineydi.

Biz o tarihlerde legal çalışmayı red ediyorduk.

Daha doğrusu illegal çalışmayı esas alıyorduk.

Diğer Kürt gruplarına göre zaten tuhaf bir gruptuk.

O dönemin ölçülerine göre solcu bir grup olabilmek için

Her şeyden önce, bir dergiye veya yayın organına sahip olmak gerekiyordu.

Birde grubun taraftarlarının gidip oturabilecekeri derneklerin olması lazımdı.

Grubun yazılı görüşleride şart olarak aranıyordu:

Bizde bunların hiç biri yoktu!

Varto daki dernekte benimle tartışma yapan grubun sözcüsü gibi davranan kişi

Henüz tartışmanın başında, beni suçlamaya başladı ve şöyle konuştu:

"Senin burada ne işin var? Sen yabancısın, Bingöl'lüsün, buralarda ne ararsın?Siz zaten ajan bir grupsunuz, derginiz yok, derneğiniz yok, her biriniz ayrı yerlerde ayrı şeyler konuşursunuz, bu gün söyler yarın inkâr edersiniz" dediYanımdaki arkadaşlarım bana bu kişinin adının Selim Fırat  ve Rızgarici olduğunu fısıldadılar.Adam hızını alamayarak habire konuşuyorduHerkesin duyabileceği şekilde adımı ve soyadımıda telefüz ediyordu.Baktım ki böyle tartışma olmazSelim Fırat' ı sakin olmaya devet ettim.Sustuktan bir müddet sonra adamı dışarıya çağırdım.Bir ara sağına soluna baktı, ayağa kalktıDışarı çıkınca tenha bir yerde, taşlık bir alanda karşılklı oturduk.Kendisine dedim ki, "Bak Selim, tartışman ve mantığın  devrimcilere yakışacak türden değildir. Sen örgütün ne olduğunu daha kavramamışsın.Zan ediyorsun ki, üç beş kişi bir araya gelip  Ankara' da bir dergi çıkardı,Kürdistan' ın kasabalarında ve şehirlerinde bazı dernekler açtı, birde birkaç sayfadan ibaret bir proğram yazdı, bunlarla örgüt olunuyor.... Yanılıyorsun, Kürdistan da bunlarla  örgüt olunmaz

 Kürt halkı dergi ve dernek aracılığıyla da örgütlenmez" dedim.

Aramızdaki tartışma uzun sürdü, geç saatlerde ayrıldık

O geceyi Nizamettin Taş' ın evinde geçirecektim.

Köye girdiğimizde Nizamettin bana, Cibranli Halit beyin (*) de eskiden bu köyde oturduğunu söyledi.

Cibranlı Halit bey:(*) Miralay Cibranlı Halit Bey (Kürtçe: Xalit Begê Cibirî veya Xalîd Beg Cîbran; 1882 Varto (Gimgim), Muş - ö. 14 Nisan 1925 Bitlis), Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti ordusunun askeri, Kürt Azadî cemiyetinin başkanıdır. 1882 yılında Muş'un Varto (Gumgum) ilçesinde doğdu. Babası Cibran aşireti'nin reisi Mahmut Bey'di. İstanbul'da bulunan Aşiret Mektebi'ni bitirdi. Daha sonra Yıldız'daki Harbiye Mektebi'nden mezun olan tek Kürt asıllı öğrenci oldu. Yüzbaşı rütbesiyle ve yaver unvanıyla Osmanlı Ordusu'na katıldı.

I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Filistin'deki görevini bırakıp Varto'ya döndü. Cibran aşireti mensuplarından oluşan üç hafif süvari alayından (Hamidiye Alayları) birinin başına geçti ve Rus ordusuna karşı savaştı. Bu savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı miralaylık rütbesine terfi edildi. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'in yanında yer aldı ve İstanbul Hükümeti'yle müttefiklere tavır aldı. Fakat, Koçgiri İsyanı'ndan sonra yavaş yavaş Kemalistlere karşı tavır almaya başladı.

Şeyh Said'in kayınbıraderi olan Cıbranlı Halit Bey, Azadî cemiyetinin kurulmasının ardından isyancı girişimlerini yoğunlaştırdı. 20 Aralık 1924'te Erzurum'da tutuklandı ve Süvari Tümen Komutan Vekili Albay Ferit Bey başkanlığında kurulan Bitlis Harp Divanı'nda yargılandı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince verilen karar sonucu 14 Nisan 1925 saat 5.30'da Bitlis'te Yusuf Ziya Bey, Yusuf Ziya'nın kardeşi Teğmen Ali Rıza Bey, Yusuf Ziya'nın damadı Faik Bey ile Molla Abdurrahman ile birlikte kurşuna dizildi.  Ailesi 'Sever' soyadını aldı.



Son Güncelleme (Perşembe, 16 Ağustos 2018 21:44)