Cuma, 17 Ağustos 2018

Gayri resmi tarih gibi

Makale İçeriği
Gayri resmi tarih gibi
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
Sayfa: 6
Sayfa: 7
Sayfa: 8
Sayfa: 9
Sayfa: 10
Tüm Sayfalar

gayritaSelim Çürükkaya / Kurdistan Aktuel sayfalarında dizi bir yazı yazdım.
Buraya aktardım, yazdıklarım, bundan sonra yazacaklarım, yaşadıklarımdır. Umarım ki ilginç anılar veya gayri resmi tarih gibi okunabilir


Sarı Baran arkadaşım PKK nin gayri resmi
tarihini yazmak adlı bir makale yazdı.
Bu makaleyi önemsedim.
Bu konu üzerinde çokça düşündüm .
Hatta bazı deneme yazıları yazdım.
Kürdistan Aktüel‘ in yarattığı olanaklardan
yararlanarak kendi cephemde yaşananları
Yazmaya karar verdim.

 

 

 

 

 İlk kontak Dursun Ali Küçük

 



dursun_ali_kucuk1974 yılının yazıydı.
Bingöl  Töb- Der de,  sonradan özgürlük yolu
grubu adını alan  bir örgütün taraftarlarıyla
Kürt sorununu tartışıyordum.
Sorun Kürdistanda milli burjuvazi varmı, yok mu idi.
Tartıştığım grupla pek çok konuda anlaşamıyordum.
Tartışmada  sıkıştığım bir anda
Kosa boylu, zayıf bir genç  imdadıma yetişti.
Düşüncelerime yakın görüşler ileri sürdü
Karşıdaki grupla bir hayli tartıştık

Ben ile yanımdaki genç, ayrı örgütlenme
ve silahlı mücadeleyi savunuyorduk
Diğer grup ise; muğlak şeyler savunuyor,  
demokrasiden, işçi sınıfı ve demokratik
mücadeleden dem vuruyordu.
Gence adını sordum
Ali" dedi.
Nerelisiniz soruma ise;
Dersimliyim" diye cevap verdi.
Bu cevap beni çok sevindirdi.

Çünkü birkaç gün önce Baytar Nuri‘ nin
Dersim tarihi adlı kitabının teksirini okumuştum.
Bundan dolayı Dersime gitmek istiyordum
Tunceli öğretmen okulunun yatılı bölümünü de kazanmıştım.
Ali ile tanışınca kendimi Dersim' e daha yakın hissetmiştim.
Bu dernekte Ali‘ den iki şey öğrendim
Bir : "Biz Ankara‘ da küçük bir grubuz"
İki : "Kürdistan sömürgedir, bağımsız bir devlet kurmak istiyoruz."

Ali'den ayrılmadan önce
Yakında Dersim‘ e geleceğimi, orada kendisini
mutlaka göreceğimi söyledim.
Onunla tanışmadan önce sömürge
ülkelerle ilgili çokça kitap okumuş,
Sömürgeciliğe karşı bağımsızlık
mücadeleleri verildiğini öğrenmiştim.
Ve bağımsızlık mücadelelerinde silaha
baş vurma kaçınılmaz olmuştu.
Çocukluğum ve gençliğimi yaşadığım bölgede,  elli yıl önce vukuu
bulmuş Şeyh Said önderlikli hareket, anında yaşananlar,
Baytar Nuri‘ den öğrendiğim Dersim
başkaldırısı, bana bir şeyler anlatıyordu
Kutu Deresini merak etmeye başlamıştım
Kan akan Munzur nehrini
AliserZarife4Dersim direnişinin kahramanları Ali  Şêr ile Zarife Hanımı
Ali Şêr' in dörtlüğünü:
"Aslanlar yurdudur tilkiler girmez/
Gerçekler sırrıdır akıllar eremez/
Evliya gülüdür zalimler deremez/
Ona bağlıdır yolu Dersim'in"

Ve  „Dersime sefer olur ama zafer olmaz"
sözünü  hiç unutamadım

Dersim'e gideceğim.

Sabahın erken saatlerinde uyandım
Kahvaltımı yaptım, akşamdan  hazırladığım
çantamı aldım, evden çıktım.
Köyümüzün münübüsü ile Bingöl‘ e gittim.
Otobüs garacında ortaokuldan  bir
grupla arkadaşımla karşılaştım.

Arkadaşım Ekrem

Birisinin adı Ekrem Yıldırım‘ dı, ince uzunboylu zayıf bir gençti.
Kardeşim kadar bana yakındı, ortaokulu bizim köyde okumuştu.
Kendisi  köyümüze yaklaşık olarak dört kilometre
uzaklıktaki Hacı çayır köyündendi.
Kışın soğuk ve kar yağdığından Ekrem yaya olarak
köyüne gidemez, bizim evde kalırdı.

İkimizin bir odası ve çalışma masası vardı.
Cebir ve matemetik sorularını birlikte çözerdik
Dünya klasiklerini birlekte okur, ansiklopediler
üzerinde birlikte araştırmalar yapardık.
Ekrem aşırı dindar bir gençti, su içerken bardağa
cinler girmesin diye elini başının üzerine koyardı.
Beş vakit namazını kılardı
Ben ise bütün dinleri aşan düşünceler edinmiştim
Buna rağmen çok iyi anlaşıyorduk
Durmadan, yorulmadan medenice tartışıyorduk.
Arkadaşım Ekrem'in de Dersim‘e gelmesi
elbette benim için sevindiriciydi.


Ekrem‘ in yanında Mustafa Karakaya duruyordu
O da bizim köydeki  ortaokul mezunuydu
Zeki bir çocuktu, boyu Ekrem‘ e göre çok kısaydı.
Kirpi dikeni gibi saçları vardı
Vahtettin Kıtay da onun gibi kısa boyluydu
Matemetikte daima "on" alan Selahattin de oradaydı.

Ve bu üçü, yani Mustafa, Vahtettin ve Selahattin
bize yakın bir köyde otururlardı.
Benim her üçüyle aram iyiydi.

İlk okuldan sonra okumaya ara verdiğimden
yaşça hepsinden büyüktüm
Ben  orta okuldaki gençliğin lideriydim
Sol fikirleri ve Kürt sorunu ile ilgili düşünceleri 
ben onlara benimsetmiştim.
İşte bu grubumla birlikte sonbahar aylarında,
Bingöl garacından Dersim‘ e doğru yola çıktık.
Hiçbirimiz daha önce Dersim‘ i görmemişti.
Yalınız Kovancılarda aktarma yapıp oradan
can_dersim_tuncelililer_otobusDersim' e giden Otobüse bineceğimizi biliyorduk.
Arkadaşlarımda heyecanlıydı
Yolculuk  esnasında  şimdi hatırlayamadığım
konuları konuşmuştuk.
Kovancıların biraz ötesinde düzlüğün bittiğini,
Başları gökyüzüne değen dağların başladığını,
Vahşi vadilerin bir bir görünüp kaybolduğunu,
otobüsümüzün zikzaklı bir yoldan gittiğini hatırlıyorum.

Kaç köprünün üzerinden geçtik, hatırlayamıyorum. 
Ama karşılaştığım ilk nehirin Munzur olduğunu
Arkadaşlarıma söylemiştim.
Öyküsünü anlatmıştım Munzur'un..
Arkadaşlarım pür dikkat dinlemişti.
Bu öyküyü burada size de anlatmak isterim:

 

 



Munzur' un Öyküsü


ovacik20gozeler2040puRivayet ederler, derlerki;
Çok eski bir zamanda genç bir çoban varmış
Adı Munzur‘ muş
Kışın kar yağdığında, üzerine yağmur düşüp kuruduğunda
Munzur keçilerini alıp meşeliğe gidermiş
Yapraksız meşe dalına, elini attığında, dal yemyeşil kesilirmiş,
Keçiler Munzur'un eğdiği dalın yapraklarını yer doyarlarmış..
Oğlunun davranışlarından, keçilerin beslenmesinden kuşkulanan baba,
Munzur' u takip etemeye karar vermiş.
Kupkuru dalın yeşerdiğini görünce: „Allahım" diye bağırmış
Munzur babasının kendisini anladığını anlayınca, kayıplara karışmış.
Aradan günler geçmiş
Kimse Munzur‘ un yerini öğrenememiş.
Kılık değiştiren Munzur, bir müddet sonra Ovacıkta görünmüş.
Haydar ağa isminde birisinin evine gitmiş.
Kimsesiz bir çoban olduğunu anlatmış
Haydar ağa onu çoban olarak yanına almış
Kısa zaman içinde  Haydar ağa ile çobanı arasında
inanılmaz bir güven bağı gelişmiş
Haydar ağa Munzur‘u olmayan oğlu gibi bağrına basmış
Karlar kalkınca, vadiler yem yeşil kesilince, havalar ısınınca
Binmiş atına Haydar ağa, Kerbela' ya haca gitmiş
Evini  malını mülkünü Munzur‘ a teslim etmiş

Derlerki günler sonra bir gece, Munzur
uykusundan aniden uyanmış
Ağanın hanımının yanına koşmuş:
"Çabuk helva pişir ağa helva istiyor, götüreceğim" demiş
Ağanın hanımı gülmüş:
Ağa Kerbela'da, onu bahane etme,
sen istiyorsan yapayım"
demiş
Ve hemen yatağından kalkarak helva yapmış
Bir tabağa doldurarak Munzur‘ a uzatmış

Tabağı kapan Munzur dışarı fırlamış
Bir müddet sonra içeri girmiş
Ağanın hanımı tabağı istemiş
Munzur : „Ağa dönünce birlikte getirir" demiş
Hayrete kapılıp başını iki yana sallayan kadın bir şey dememiş.
Zaman su gibi akıp gitmiş...
Haydar ağa atının sırtında köyüne geri dönmüş
Onu gören köylüler atına doğru koşmuş
Ellerini öpmek isteyince, itiraz etmiş
Köyün dışındaki bir taşlıkta Munzur koyun sağıyormuş

Haydar ağa parmağıyla onu işaret ederek:
"Benim ellerimi değil, gidin onun ellerini öpün,
ermiş odur"
demiş.
Köylüler Munzur‘ a,  doğru koşunca,
o da taşlık alandan yukarı koşmuş
Elindeki süt kovası çalkalanınca sütler dökülmüş
Ve sütün döküldüğü her noktadan bembeyaz su fışkırmış
Bu beyaz sudan bir ırmak oluşmuş
Ve köylüler orada kaybolan Munzur‘ un adını bu nehire vermiş....
Munzur nehri!
Bu öyküyü otobüsteki arkadaşlarıma anlattıktan
bir müddet sonra Munzur nehri üzerindeki son
köprüden geçerek şehre girmek üzereydik.
Erzincan‘ a doğru kıvrılıp giden yoldan döndük.
Küçük bir vadiye girdik, buradan çıkınca  bir çarşıya ulaştık..

 

Tunceli' deyiz

tunO günkü adıyla Tunceli çarşısına varmıştık.
Otobüs durunca, aşağı indik
Bağacdaki çantalarımızı aldık
Grup halinde ilerledik, önümüze çıkan
ilk kişiye, öğretmen okulunun nerede olduğunu sorduk.
Kocaman ağaçların dalları arasından görünen
uzaktaki binaları parmağıyla işaret ederek „aha orasıdır" dedi.

Gösterilen yere doğru ilerlerken otobüsten inen başka bir grup dikkatimizi çekti.
Bizimle aynı istikamete doğru yürüyorlardı
Hal ve davranışlarından onlarında öğrenci
olduklarını anlamakta gecikmedik.

Yeni bir grupla tanışıyoruz

Çarşıdan Munzur vadisine inmeden onlarla selamlaştık.
Bize Bingöl‘lü olduklarını, okula gitmek istediklerini söyediler.
Birisinin adı Ferhan Güllü'ydü, gözlüklü olanın adı Müzafer'di.
Uzunboylu ve yakışıklı olanın adı Bilent‘ ti
Diğerlerinin adlarını şu ada hatırlayamıyorum.
Tanıştıktan sonra yokuş aşağı inmeye başladık
Bize katılan grup şehirli, biz ise köylüydük
Onların sağcı mı solcu mu olduklarını merak ediyorduk
Büyük bir ihtimalle onlarda bizi çözmeye çalışıyorlardı.
Ben hemen bir zarf attım
"Bu okul kominstlerin elinde, bakalım  bir, neyapcağız?" dedim.
Gözlüklü olanı hemen yanıt verdi:
Merak etme, bizde köprüden geçene kadar ayıya dayı deriz" dedi.


Herkes sus pus kesildi.
Yürüyerek Munzur nehrinin kıyısına kadar indik
Suyun üzerinde tahtadan bir köprü vardı
Nehrin iki kıyısına betondan sutunlar dikmişler
Bu beton sutunların üzerine çelikten halatlar,
onların üzerine tahtalar koymuşlardı.
Biz karşıya geçerken köprü sallanıyor, haşin akan
Munzur, beyaz köpükleriyle akıp gidiyordu
Müzaffer‘ in kullandığı cümleden dolayı şehirli grupla
aramızda buzlar oluşmasına rağmen birlikte rampaya
tırmanmış, dört yıl boyunca yüreyeceğimiz yolu katetmeye başladık

 

Burası Tunceli Öğretmen okulu

0008-tunceliYokuşu çıkınca bir ucu öğretmen okuluna kadar giden araba yoluna çıktık.
Oradan biraz daha yürüyünce, locmanlar göründü.
Sonradan öğreniyoruzki  dört katlı olarak inşa edilen
bu binaların biri yatakhane, onun az aşağısında tamda  Munzur nehrinin kıyısındaki  uçurumun üzerinde  kurulan bina ise ise dershane olarak kullanılıyordu.  Bu iki yapının  sağındaki iki lojmandan birinde öğretmenler, diğerinde ise okulun memurları ve hademeleri kalıyordu.

Dört adet dört katlı binanın inşa
edildiği alanın orta yerinde bir tepe vardı.
Tepenin orta yerinde betondan bir havuz yapılmış
kenarına banklar konulmuştu. Ayrıca bu tepe, 
belli aralıklarla sıra halinde fidanlar dikilmiş bir
bahçe haline getirilmişti.

 

 

 Yatakhanenin kapısına  vardığımızda bir  grup öğrenci bizi  karşıladı. 
Onların rehberliğinde üçüncü kata çıktık, uzunca bir koridoru geçtik.
Boş bir koğuşa götürdüler bizi, koğuşta iki katlı demirden ranzalar  vardı.
Birde iki kapılı demirden elbise dolapları.
Herbirimiz kendimiz için  yer beğendik.
Çarçaflar temiz, yataklar yumuşaktı.
Valizlerimizi boşaltarak elbiselerimizi dolaplara yerleştirdik.
Kafile halinde keşife çıktık.
Yatakhane olarak inşa edilen binanın
alt katı yemekhane olarak kullanılıyordu.
Bodrum katı depoydu.
Diğer katları yatakhanelerdi.
Orta bölümde bir koridor vardı
Koridorun her iki tarafında koğuş kapıları bulunurdu.
Kapıların renkleri,  ranzalar ile elbise dolaplarının renkleri gibi griydi.
Her katın bir tuvalet bölümü vardı
Beyaz mermer döşeli bu bölümde onlarca tuvalet ve lavabo mevcuttu.

 

Yatakhane bölümünü gezdikten sonra dershane binasına gittik.
İkisi arasındaki mesafe ancak üçyüz adım kadar vardı.
Dersahanenin  ön tarafında bir düzlük bulunuyordu.
Burası betonlanmış, valeybol sahası haline getirilmişti.
Binanın ön tarafı camlıydı.
Alt katı idare bölümü olarak kullanılıyordu.
Üst üç kat  dershaneydi.
Koridorları pırıl pırıl,  dershaneleri genişti
Ders sınıflarını inceledikten sonra yatakhanenin önüne kadar geldik.

Oradan yatakhanenin arkasındaki kahveye doğru yürüdük.
Öğrenciler buraya „Durso‘ nun kahvesi" derlerdi.
Dursun amca "duman" bir adamdı
Gelişimize çok sevindi, kimimize çay, kimimize kahve ikram etti.
Akşamüzeri kahveden ayrılarak  yatakhaney doğru gittik
Alt katta hayli kalabalık vardı
Baktık ki öğrencilerin ellerinde servis
tabakları, tek sıraya girmiş yemek alıyorlardı.
Yemekhane kapısından mutfak bölümüne geçtik,
herbirimiz elimize bir servis tabağı kaşık ve
çatal alarak geri döndük, koridordaki sıraya girdik.
Elimdeki tabak kromdandı.
İçinde dört adet çukur vardı. Biri yemek biri plav,
biri datlı, uzun olanı  ise çatal ve kaşık içindi.
Yemekten hemen sonraydı bahçeye çıkıp dolaşıorduk.
Bizden bir sınıf önde olan bazı öğrencilerle tanıştık.
Kimi Siverek, kimi Diyarbakılıydı.
Nerden geldiğimizi, okulu nasıl bulduğumuzu sordular.
Bu gençlerin çoğunun ileride Kürt kamuoyunda tanınan
kişiler olacağını o gün hiç birimiz bilemiyorduk.
Bize karşı yaklaşımları hayli olumluydu.
Yani bizdendiler ve sıcaktılar.

Fırtanalaşan ilk arkadaşlarım

İçlerinden en zayıf olanının adı Cuma Taktı,
saçları hayli dökülmüş, açık bir alını vardı.
Mütevazi ama kararlı bir genç olduğu herhalinden belliydi.
Kıpkızıl yanaklarıyla  ortaboylu tıknaz olanının adı ise Seyfettin Zoğurlu idi.
1Palabıyıklı kartal burunlu alaycı gencin adı Mehemt Sevgat’tı.
Süleyman Günyeli'nin kırmızı bir ceketi vardı, her zaman emre amadeydi.
Uzun boylusu  Ahmet  Toptal, çakır gözlü utangaç  bakışlısı  Veysi Badem idi.
Nizamettin Taş’ı  Orhan Aydın‘ ı, Halit Yıldırım‘ ı  sonra tanıyacaktım.
Okula gittiğim ilk günlerde bu arkadaşlarla
tanıştım, onlarla Kürdistan sorununu tartıştım.
Beni dinleyen Seyfettin Zoğurlu bir uyarıda bulundu.
"Bu görüşlerini her yerde ulu orta söyleme,
geçen yıl bende okula ilk başladığımda,
Kürdistan kelimesini kulandığım,
Kürtlerin kurtuluşundan söz ettiğim için,
Dev_gençten bir öğretmen beni bodrum katına indirdi ve orada  bana tokat attı,"
dedi.
Seyfettin’ in bu sözleri karşısında hayrete kapıldım.
Tunceli öğretmen okulunun devrimcilerin elinde olduğunu biliyordum,
ama devrimcilerin yanında Kürdistan sorununun tartışılamayacağını bilmiyordum.
Bu duruma kesin olarak itiraz ettim.
Hayır Kürdistan sorunu büyük bir sorundur,
bu sorunun kendi ülkemizde tartışılmasını kimseler  yasaklayamaz, dediğimi hatırlıyorum:
Ve o andan itibaren önüme gelen herkes ile bu sorunu tartışmaya başladığımı biliyorum.
 

"Barzanici gelmiş!"

Birkaç gün sonra diğer sol gruplar Kürtçü hatta Barzanici bir milliyetçinin okula geldiğini duymuşlardı.
Beni bulmada pek zorlanmdılar,
akşam üstüydü, yemekhaneden çıkmıştık,
bir grup bizimle gezmek isteğini illetti, kabul ettik,
birlikte yürüyorduk, uzun boylu olanı bize propağanda yapar bir tarzda;
önce işçi sınıfı tanımını yaptı, Proloterya diyordu işçi sınıfına, proloterta sömürülüyor, o herşeyin yaratıcısıdır diyordu.

Bunu kavramak için emeği bilmek gerekiyor,
onuda bilmek için artıdeğerin ne olduğunu kavramamız lazım.
Bütün bunları kavrarsak burjuvazinin nasıl tarih sahnesine çıktığını,
emek ile sermaye çelişkisinin nasıl doğduğu gerçeğini görür ve böylece saflarımızı belli ederiz dedi.
Adamın sözünü kestim.
"Tamam kardeşim işçi sınıfı sömürülüyor, onu biliyoruz,
bu konuda sizin dersinize ihtiyacımız yoktur.
Siz Kürdistan sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz?"
Diye sordum.
Grubun şefi konumundaki  olan genç, bizimle dalga geçercesine gülümsedi.
Ve şöyle konuştu:
„Lenin yoldaş proloterya enternasyonalizmi adlı eserinde,
her türlü burjuva milliyetçiliği anlayışlarını mahküm eder.
Biz Marksistler ve Leninistler için proloteryanın birliği esastır.
Ama ulusal sorunu çözmekte Proleterya iktidarının bir sorunudur.
Zaten sosyalizm inşşa edlince o sorunda çözülür,
bakın Yogaslavya' da Semiç yoldaş, Sovyetlerde Stalin yoldaş nasıl ulusal sorunu çözdüyse,
sizin bahsettiğiniz sorun da öyle çözülür“

Adam kitaplardan okuduklarını anlatmaya çalışıyordu, müsaade etsem saatlerce anlatacaktı.
Dedimki, "Bana masal anlatma, biz Kürdistan toprakları üzerinde yaşıyoruz.
Türk devleti bu topraklar üzerinde işgalci ve siz bu işgali görmüyorsunuz.
Dilini yasaklamış bu devlet, senin bundan haberin bile yoktur.
Tarihini inkar etmiş, Sovyetleri Çin’ i biliyorsun,
kendi ülkenin tarihi hakkında bildiğin tek kelime dahi yok...."




Örgütlü Çalışmaya geçiyoruz

Bu tartışmadan sonra ki çalışmamız örgütlüdür artık.
Yaptığımız ilk iş, bir eğitim çalışması grubu oluşturmaktı.

Kimler mi vardı?
Kimler yoktu ki?

1. Seyfettin Zoğurlu
orhan_400_2482. Orhan Aydın
3. Cuma Tak
4. Süleyman Günyeli
5. Mehmet Sevgat
6. Zeki Yılmaz
7. Ahmet Toptal
8. Deza Aziz
9. Nizamettin Taş
10. Mustafa Karakaya
11. Vahtettin Kıtay
12   Halit Yıldırım
13. Yılmaz Dağlum
14 Nesim ve şu anda işleri güçlerinde oldukları için adlarını yazmadığım bazı arkadaşlar. (resim deki Orhan aydın)

 



İlk Eğitim Çalışması 

Hafızam beni yanıltmıyorsa, ilk eğitim çalışması grubumuz 21 kişiden oluşuyordu.
Peki nasıl yapıyorduk bu eğitim çalışmasını?
Gecenin belli bir saatinde bir yatakhaneyi bunun için ayırdık.
Ve o satte hepimiz orda toplanıyorduk.
Oturabileceğimiz ranzalar vardı.
Herkes yerine oturunca „felsefenin temel ilkeleri“ adlı kitabın
„Ulusal sorun ve sömürgeler sorunu“ başlığı altındaki bölümü bir arkadaş okuyor, hepimiz dinliyorduk.
Okuma faslı bitince, söz hakkı alanlar önce sömürgeler ve sömürgecilik ile ilgili görüşlerini dile getiriyorlardı.
Hemen ardından kitapta Sömürgecilik ile ilgili ileri sürülen tezler, Kürdistan’ ın somut koşullarına indirgeniyordu.
Bize göre Kürdistan sömürgeydi:
Birincisi fiili olarak işgal edilmişti, Türk ordusu işgalci bir güçtü, çoğumuzun doğduğu
yerlerde ve hepimizin okuduğu mıntıkada katliamlar gerçekleştirerek bu işgal,  yapılmıştı.

İkincisi, kürdistanın yeraltı yerüstü kaynakları talan ediliyordu.
Örneğin Şırnak kömürleri yeraltından çıkarlıyor, Türkiye metrıpollerine taşınıyordu,
Keban barajından elde edilen nerjiyle Elazığdaki ampüller değil, İstanbul’ daki ampüller yanıyordu.

 

Üçüncüsü, Kürtler ulus olarak asimilasyona tabi tutulmuştu,
çok az sömürgede görülebilen türden varlıkları inkar edilmişti.
Dördüncüsü, dilleri, tarihleri, gelenek ve görenekleri inkar ediliyordu.
Beşincisi, Türk ordusu halka müthiş bir korku salmıştı
Altıncısı, tarih boyunca pek çok kürt ayaklanması olmuştu
Bütün bunlar ile ilgili analizler yapılıyordu
Ve eğitim çalışması dağıldıktan sonra, konuyla ilgili yeni kitaplar bulunup okunuyordu.
Bu çalışmalarda vardığımız sonuçları, okulda okuyan diğer öğrencilere aktarma kararına vardık
Okulda sekizyüzden fazla örenci vardı.
Bunların çoğu yatılı olarak kalıyordu ve yine büyük bir çoğunluğu Kürdistanlıydı
Türk devleti sıkı bir disiplin altında buralarda bizi asimile ediyordu.
Öğretmen olarak bizi yetiştirince bizim aracılığımızla küçün Kürt çocuklarını türkleştircekti.
Biz artık bunun bilincine varmıştık
Bunun için  Sömürgecilik üzerine tartışma başlattık
Türk solunun yabancı olduğu bir konuydu.
Onlar hep sömürgeleri  "Afrika" da "uzakdoğu"da biliyorlardı.
Biz onlara tam ayaklarının bastığı yerin sömürge olduğunu söylemeye başladık
Kafaları almıyor, şoke oluyorlardı!
Aramızda kıran kırana tartışmalar başladı.
Gurubumuz sağlamdı ve teorik olarak hızla kendini geliştiriyordu
Türk solu kadar teorik olark güçlü değildik
Ama haklıydık

Geçmiş, gelecek, tarih, katliamlar, yapılmış işgaller ve yazılmış bütün kitaplar bize yanaydı!
Bu yüzden olacak ki; kendimize müthiş güveniyorduk.
Tartışmalarla birlikte sayımız artmaya başladı.

Örgütümüzün ilk çekirdeği

Bu durumu idare edebilmek için ilk siyasi yapıyı kendi aramızda oluşturduk
Bu ilk grupta yer alanlar:
1. Cuma Tak
2. Mehemet Sevgat
seyfettin3. Seyfettin Zoğurlu (resimdeki)
4. Selim Çürükkaya
5. Deza Aziz
6 Ahmet Toptal

Biz bu altı kişi bir yatakhaneye yerleştik.
Ve ilk olarak burada kendi aramızda komün kurduk.
Ardından diğer arkadaşlarımızı buna dahil ettik.
Hemen hemen hepimiz yoksul aile çocuklarıydık,
ama yürüttüğümüz tartışmalarda, aramızda müthiş bir güven bağı gelişti.
Kardeşten öte birbirimizi seviyorduk.
Okulda Atatürkçülük hakim ideolojiydi,
Türk solundan bazı kişilerin yakasında hala Atatürk rozetleri vardı.



Esir olduğumuzu fark ettik

 

esirVe biz kendimizi burada esirler gibi görüyorduk
Sanki köleci  Romanın bir eğitim
merkezinde toplanmış Gladyatörler gibiydik.

Niye Gladyatörler gibiydik?
Kendi ülkemizin toprakları üzerinde yaşıyorduk
Ama kendi ülkemizin, kendi ülkemiz olduğunu bilmiyorduk!

Ve yeni anlamıştık bir ülkemizin olduğunu
Ama elimizden alındığını, adının inkâr edildiğini

Dilimizin yasaklandığını, başka bir dilin zorla bize kabul ettirildiğini
Köylerimizin ismilerinin aslında başka, nehirlerimizin
dağlarımızın ovalarımızın başka isimlerinin olduğunu öğreniyoruz.
Ve bizden gizlenen tarihimizi keşfediyoruz.
Bu bizi müthiş derecede etkiliyor

 

Bir çocuğu düşünün, küçük yaşlarda anne ve basından koparılıyor
Başka bir yere götürülüyor
Orada çocuğa yalan söyleniyor
Yabancı bir kadın ve erkek ona anne ve baba olarak kabul ettiriliyor.
Başka bir dil ve kültür ona empoze ediliyor

Üvey anne ve baba yaşamı boyunca çocuğa kötü davranıyor
Ve çocuk büyüyünce, asıl annesi ve babası hakkında bilgi sahibi oluyor!
İşte biz Tunceli Öğretmen Okulunda okuyanların ruh hali,
tam olarak bu çocuğun ruh hali gibiydi.

Gerçek anne ve babalarımızın olduğunu öğrenmiştik

Artık gözlerimize uyku girmiyordu
Köklerimizi armaya başlamıştık



medlerNereden Gelmiştik?

 

Ta Gutiler’ e, Kasitler’e, Huriler’e kadar inmiştik .Medler’ i, Kardukları, Herodot ve Kesenfon fısıldamıştı kulaklarımıza
Zerduşt’ un kutsal ateşi üzerine hala ninelerimiz yemin içiyordu
Ve okudukça karanlık yarılıyor, her şeyi açık ve net olarak görmeye başlıyoruz

Bu ruh haliyle okula geliyoruz, dersleri dinliyoruz
Derste anlatılanların hepsi yalandı
Tarih yalan, Coğrafya yalan, edebiyat yalandı
Söz gelimi coğrafya öğretmenimiz Murtaza Doğu ve Güneydoğu deyince
Hemen itiraz ederdik
Doğu ve Güneydoğu deme, Kürdistan de!” diye uyarırdık
Tarih öğretmeni zaten bizimle tartışamazdı.
Kısa zaman içinde bütün sınıflarda ve bütün derslerde tartışmalar yarattık.

Türk solu mensupları ve öğretmenler bizim için karanlığı ve inkârı temsil ediyordu.
Bilinçlenmemizin önünde engeldiler
Geçmişimizi inkâr ediyorlardı

Onlar için bizim düşündüklerimizin hiçbir anlamı yoktu.
Ülkemize Doğu ve Güney Doğu diyorlardı
Geleneklerimizi göreneklerimiz horluyorlardı
Tarihimizi ya bilmiyor ya da kabul etmiyorlardı.

Ve yalanlarını yüzümüze karşı söyleyince müthiş öfkeleniyorduk
İşçi sınıfı diyorlardı
Sosyalizmden dem vuruyorlardı
Milliyetçi diye bizi küçümsüyorlardı
Tartışmalarımız yayıldıkça, sayımız öfkemiz gibi kabarıyordu

Ama Kürt olup bunun farkında olamayan öğrenciler,
köle bir anne ile babadan doğmuş, henüz köle olduğunun farkına varamamış gibiydiler.

Biz köle olduğumuzun bilincine varmıştık
Ve Köle olduğunu fark eden kölelerin tutsaklığı zordu..

 

*********


Köleliği fark eden köle

Köle olduğunun bilincine varan kölenin gözüne uyku girmez.
Özgürlükle aralarında çizilen sınırdadır gözleri

 Derinlerden kulaklarına sesler gelir.
Ayakları onları oradan oraya götürür
Dudakları özgürlük kelimesi mırıldar
Dersim' deki öğretmen okulunda böyleydi halimiz


Gine' de isyana duran Amilcar Cabral, Viyetnam' daki  Ho Schi Min,
Kübada ki Fidel Kastro, Mekkeden Medineye göç etme hazırlığındaki
Hz. Muhammed, İsyana hazırlanan
Şeyh  Said,  darağacına giden Seyit Rıza' daydı aklımız.

 

İlk eylem



Okuyup öğretmen olma amacımız yok olmuştu artık.
Öğretmenlerin eğemenliğinden kurtulmak için "etüd"
olarak adlandırılan denetim makanizmasını red ettik.
Akşam saat  19 dan 22 ye kadar her öğrenci
sınıfına gidip ders çalışmak zorundaydı.
İlk muhalefetimiz bunaydı.
Kararı grup olarak aldık.
Ve hiç birimiz etüde gitmedik..
Kararlı olduğumuzu fark eden öğretmenler, hiçbir işlem yapamadılar.
Ve birkaç gün sonra, bütün gruplar bize uydu
Etüd kalktı.
Yatakhaneleri siyasi eğitim alanları haline getirdik.

Okulda MHP li sağcı gruplar vardı
Türkiye solundan bütün franksiyonlar  mevcuttu
Biz Türkiye soluyla tartışıyorduk
MHP lilerle konuşmuyorduk.

 

Okulda okuyup yatılı olmayan öğrencilerde vardı
Bunların çoğu Dersim' liydi:
Büyük çoğunluğu da bayandı.
Ama Dersim' li öğrencilerle hemen hemen ilişkimiz yoktu.
Türk soluna ilgi duyuyorlardı
Erternasyonalist olduklarını söylüyorlardı
Amerika ve Rusya ile uğraşıyorlardı.
Çok azı bizimle ilgileniyordu
Bunlardan birisi "Hüseyin Güngöze," bayanlardan "Cemile Merkit'" ti.
Ankara'da bizim gibi düşünen bir grubun olduğu söyleniyordu
Hatta bu grubun bazı üyeleri Dersim'e gelip gidiyordu.
Diğer Kürt gruplardan okulda az kişi bulunuyordu.

 

İlk kavga


Sol gruplarla aramızdaki tartışmalar gün geçtikçe kızışıyordu
Bir tatil günüydü;
Öğleden sonra yatakhaneden ayrılarak Durso'nun kahvesine gittim.
Kapıdan içeri girer girmez, "Nesim" isimli
Malazgirt' li arkadaşımız, beni görünce ayağa kalktı, bana doğru geldi.
gzGözünün altı morarmış, morali hayli bozuk, suratında bir kızgınlık ifadesi vardı.
Kurmanci diliyle
"Beni neden dövdürdün, insana böyle kahpelik yapılır mı?" Dedi.

Anlamamazlıktan geldim.
"Kurmanci bilmiyorum kardeşim, ne söylüyorsan türkçe söyle"dedim.
Nesim türkçe konuşmaya başlayınca cesareti kırıldı
"Neden beni dövdürdün?" diyebildi.
"Ben ve seni dövdürmek!" dedim.
Nesim'i kahvenin bir köşesine çektim.
"Sen bizim eğitim gurubumuzdasın, seni nasıl dövdürürüm?
veya nasıl böyle düşünebiliyorsun?
Anlat ne oldu, her şeyi söyle
" dedim.
Nesim, biraz rahatladı, başından geçenleri tane tane anlatmaya başladı.
Çarşıya gittiğini, biraz dolaştığını, öğle saatlerine yakın geri dönmek istediğini,
Tahta köprüden geçtikten sonra bir grup tarafından izlendiğini,
öğretmen lojmanlarının alt tarafındaki taşlık alana geldiğinde
grubun kendisine kavuştuğunu ve toplu halde
kendisini dövdüklerini, döverken de
"Sen MHP lisin" dediklerini buna karşılık  
"Hayır ben bir Kürdüm MHP' li olamam"
diye kendisini savunduğunu ama saldırganların 
"seninde Kürtlerinde anasını.."
diye küfür ederek dövmeye devem ettiklerini söyledi.


Burada sözlerini keserek: "tip tariflerini yap,
ne renkten elbise giymişlerdi"
diye sordum.

Tip tariflerini yapınca hemen çıkardım.
Nesim ' i dövenler "THKO" olarak adlandırılan bir gruba mensup serseri bir çeteydi.
Nesim' e:  "Geçmiş olsun, tamam kalk" dedim.
Birlikte yürüyerek, kaldığımız yatakhaneye gittik.

Seyfettin Zoğurlu, Mehmet Sevgat,
Cuma Tak, Deza Aziz ve Ahmet toptal'ı çağırdım.
Yatakhanemizin kapısını kapattık.
Nesim başından geçenleri anlatmaya başladı
Bir noktaya geldi; "Ben Kürdüm faşist olamam " dedim.
"Dinlemediler, bütün Kürtlere küfür ettiler
Ve yüzüme gözüme yumruklar attılar"
dedi.
Cuma Tak' ın gözlerinden yanaklarına iki damla yaş aktı.
Malazgirt' li Nesim' in konuşması bitti.
Onu yatakhanemizden dışarı aldık,
ağzımızı bıçak açmıyordu.
Her birimiz yerimize oturduk
Başımız önümüzde düşünüyoruz.
Birazdan hayatımızı tamamen
değiştirecek bir karar vereceğiz
Ama hiç birimiz bunun bilincinde değiliz.


Seyfettin Zoğurlu başını kaldırıp bize bakınca,
hepimizin bakışları ona çevrildi.
Simsiyah gözleri vardı, yanakları kırmızıydı
Orta  boyu, geniş omuzlarıyla bir pehlivanı andırıyordu.
Tek başına beş kişiyi devirebilen bir yaradılıştaydı.
"Benim önerim" dedi. Biraz durdu.
"Aynı yerde aynı şekilde dövülmelidirler"

 Görüşlerine olduğu gibi katıldık
Aramızda görev bölümü yaptık.
Cuma Tak ile Deza Aziz çarşıya gidecek,
Nesim' i dövenleri bulacak, bir nevi
onları kandırarak okula getirecek
Biz de gidip Nesim'in dövüldüğü taşların
arsında  saklanacağız.
Planı olduğu gibi uyguladık
Öğretmen lojmanlarının alt tarafında,
taşların arasında bir saat kadar bekledik
Önde Cuma Tak, Ortada Nesim' i
döven öğrenci, onun arkasında Deza Aziz geldiler.
Ayağa kalktık, döveceğimiz adamı çembere aldık.
İlk yumruğu Seyfettin suratının ortasına vurdu.
Türk filmlerindeki gibi, kimden
yumruk yiyince diğerine gidiyor
Ve ondan da yumruk darbesi alıyordu.


Bir ara "Durun anlatayım" dedi.
Durmadık, "Siz onun anlatmasına
neden müsaade etmediniz?"
dedik.
Hem biz dövmekten yorulduk, hem de o kötü oldu
Bize "Faşistti, onun için dövdük" deyince, önümüze kattık.
"O zaman yürü, faşist olduğunu
ispatlamazsan daha yiyeceksin
" deyip yürüttük.
Öğretmen okulunun yatak hanesinin
önüne geldiğimizde bizden dayak yiyen öğrenci:
"Müsaade edin, Dershane binasına
gideyim, orda yüzümü yıkayıp geleyim"
dedi.


Seyfettin Zoğurlu koluna girdi:
"Gel birlikte gidelim" deyip gittiler.
Bizde grup olarak yukarı çıktık, girdiğimiz
kalabalık koğuşta daha oturmamıştık ki;
dışarıdan bazı sesler geldi, pencereden
baktık, dershanenin önünde on beş yirmi
kişilik bir grup Seyfettin Zoğurlu'yu
çembere almış, dövmeye çalışıyordu.
kavgaElimize ne geçtiyse kapıp dışarı fırladık.
Olay yerine ulaştığımızda Seyfettin hala
ayakta ve vurduğunu deviriyordu.
Bu ara korkunç bir duruma tanık oldum.
Arkama baktım, yüzlerce Kürt öğrenci,
ellerinde uzun sopalar, bize doğru koşuyorlardı.
Birkaç dakika içinde Seyfettin' e saldıran
adamlar yere serildi.
Her kes kızgındı, kimseyi durduramıyorduk,
kavgacıyken aracı olduk.
Bir grup Dev - Genç' li aracı olmak için olay
yerine gelirken, bizimkiler
"hurra" bunlara karşı da saldırıya geçti.
Durduramadık, kızgın kalabalık ne laftan
anlıyor, nede öfke geme geliyordu.
Evet orada anladım ki bu bir isyandı!
Dersim katliamından beri yapılan zulüm,
aşağılanma, yüreklere ekilen korku, inkâr,
insanları insan yerine koymama..
Kürt kimliğini inkâr, Kürt gençliğinde müthiş
bir öfke birikimine neden olmuştu.
Ve bu birikim o gün orada patlamıştı.

 


Hiçbir güç artık durduramazdı.
Uzun süre uğraştık, öğrencilerin
ellerindeki sopaları zorbela topladık,
Yaralıları revire taşıdık.
Ortalık savaş alanına dönmüştü.
Kavganın daha büyümemesi için
toplantı yapmaya karar verdik.
Ama öylesine kalabalık olmuştuk ki
Hiçbir koğuş bizi içine alamazdı
Çok sayıda yatakhanede birden toplantılar
düzenleyerek öğrencileri sükünete
ve ortak hareket etmeye davet ettik
Yirmi kişilik bir grupken sayımız,
tam olarak dört yüz kişiye yükselmişti.


************************************

 

alvGüya Suni Alevi kavgası yapmışız

Bir gün sonra duyduk ki yaralı sayısı 18 dir:
Tunceli halkı olayı öğrenmişti.
Hatta o günkü gazeteler bile haberi yazmıştı.
Haberlere gör sol gruplar kendi aralarında çatışmıştı
Ama Türk solu bu kavgayı sunni alevi çatışması olarak yansıtmıştı
Onlara göre biz sunniydik, onlar ise alevi
Kavganın gerçek nedeni ise; bu idi!

 

Bizim grubu oluşturanların büyük çoğunluğu sunniydi
Ama kavgamızın Alevilik ile bir ilişkisi yok idi.
Türk solu da kavganın nedeninin bu olmadığını biliyor idi.
O günkü koşullarda bizi halktan soyutlamanın bir taktiği olarak düşünmüşlerdi.
Böyle propaganda yapıyorlardı
Ama hangi gruba mensup olduğumuzu da araştırıyorlardı.
Gerçi o zaman bizde hangi gruba mensup olduğumuzu bilmiyorduk
Çünkü grubumuzun bir adı henüz yoktu
Kavganın üzerinden zannedersem dört gün geçmişti.

 

Barış Önerisi geldi


Dersten dışarı çıkmış, bahçede dolaşıyordum
Birisi bana yanaştı, konuşmak istediğini söyledi
"Buyurun konuşabilirsin" dedim.
Adam okulda çıkan kavga üzerine konuşmak istediklerini
Ve bizi öğleden sonra  Töb- Der derneğine davet etti.
Ayrıca kavgaya karşı olduklarını, devrimciler arasında
böylesi olayların zararlı olduğunu vurguladı.
Bende kendisine kavgaya karşı olduğumuz,
ülkemizin kurtuluşunu savunduğumuz için saldırıya uğradığımızı belittim.

Konuşmanın taraftarı olduğumuzu arkadaşlarıma ileteceğimi söyledim.
Öğle paydosunda yemekhaneye gittik.
Mehmet Sevgat ile aynı masada yemeğe oturduk.
Konuyu kendisine açtım, güldü.
Yemekten sonra diğer arkadaşlara haber verdik
Yatakhanemize çekildik.
Ben, Mehmet Sevgat, Cuma Tak, Seyfettin Zoğurlu,
Ahmet Toptal, Deza Aziz idik.
Konuyu kısaca izah ettim, karar aldık:

Çağrılan yere gidecektik. Ama hepimiz toplu halde;
Yani dört yüz kişi ile gidecektik!
Arkadaşlara haber saldık, küçük gruplar halinde çarşıya çıktık
Orada birleşip Töb-Der binasına girdik
Bina küçüktü, hepimizi içeri almıyordu
Veya biz çok kalabalıktık, yarımız dışarıda kaldı
Merdivenleri doldurmuş kapıya yığılmıştık.

veccicekBizi davet edenlerde şaşkındı
İlk olarak böyle bir durum ile karşılaşıyorlardı.
İnkâr etmemek lazım ki; bizlere karşı çok nazik davranıyorlardı.
Şu anda yüz hatlarını hatırlayamadığım
Ama kırmızı pala bıyıklarını asla unutamayacağım
İri kıyım bir adam ayağa kalktı, hepimize hoş geldiniz dedi.

Sözü dört gün önce çıkan kavgaya getirdi.
Devrimciler arasında böylesi kavgaları tasvip etmediklerini vurguladı.
Bu yüzden bizleri buraya davet ettiklerini söyledi.
Bu sözlerinin ardından Türkiye tahlilleri yapmaya başladı.
Burjuvaziyi, emperyalizmi lanetledi
Çelişkileri sıraladı, devrimcilerin birliğine vurgu yaptı.
Adam konuşmasını bitirince, orta boylu, dolgun,
saçları önden biraz dökülmüş bir genç, söz hakkı almak için elini kaldırdı.

 

 

Şahin Dönmez Bizi Savunuyor

 

Yanımda duruyordu, adama baktım tanımadım.
Bizim okuldan değildi, neyse karşı gruptan biri sandım.
Adam konuşmaya başlayınca bizleri savundu
Türkçesi çok düzgündü.
İkide bir proloterya enternasyonalizmi kelimesi kullanıyordu.
Kürdistan' ın işgal altında olduğunu vurguluyordu.
Türkiye solunun bu gerçeği görmek istemediğini söylüyordu.
Bizi destekleyen adamın konuşmasına aniden itirazlar geldi.
Kırmızı bıyıklı adam:

"Biz öğrenci arkadaşlarla tartışıyoruz, sen kim oluyorsun?" diye bağrınca,
Biz: hep bir ağızdan: "durun arkadaş konuşsun" dedik.
Karşı taraf itiraz edince, derneği terk ettik.
Okula doğru giderken yolda adamla tanıştık.
Adı Şahin, Soyadı Dönmez' di.
Ankara Hacetepe Üniversitesi öğrencisiydi
Dersim' liydi. Kavgamızı gazetelerden okumuş,
Ankara' dan kalkıp gelmişti.
Mensup olduğu grup'ta Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu,
bağımsız bir devlet kurma haklarını savunduğunu  söylüyordu.

Şahin Dönmez ile birlikte Tunceli öğretmen okulundaki yatakhanemize gitmiştik.
Şu anda tam olarak hatırlamıyorum, otuz kişilik bir grup yatakhanede toplanmıştık.
Şahin burada bize sömürgecilik üzerine uzun bir konuşma yapmıştı.
Bize göre daha bilinçliydi, o dönemim modası olan sosyalist literatürü bolca kullanıyor, büyük bir ihtimalle bizi etkilemeye çalışıyordu.

 

Toplantı bitince, arkadaşların çoğu dağıldı, küçük bir grup kaldı.
Okulda çıkan kavganın nedenleri üzerinde tartışmaların olduğunu hatırlıyorum.
Olay, gazetelere sol grupların kendi arasındaki çatışma,
Dersim halkına ise sözlü olarak alevi sunni çatışması olarak yansıtılmıştı.
Şahin kendisinin de Dersim' li olduğunu, Ankara'da okuduğunu Orada
üniversitede bir grup arkadaşla birlikte hareket ettiğini, grubun Kürt sorunu
konusunda araştırmalar ve tartışmalar yaptığını, bundan sonra sık sık buraya
gelmek ve bizlerle tartışmak istediğini söyledi, çayını içtikten sonra ayrılıp gitti.

Ben olayları objektif olarak aktarmaya çalışıyorum.
Bu yazımın amacı kesinlikle başka grupları haksız, mensup olduğum grubu haklı çıkarmak değildir.
Veya bu yazının amacı, başkalarını yargılamak, kendimi savumak ise hiç değildir.
Elimden geldiği kadarıyla olayları kendi baktığım pencereden net olarak anlatmak, kimlerin haklı kimlerin haksız olduğunu okuyucuya bırakmaktır.
Tunceli öğretmen okulundaki ilk kavgadan sonra gözlemlediğim
değişikliklerden biri, ulusal sorun konusunda bir tartışmanın başlamış olmasıydı.
Bu tartışma önce öğretmen okulunda, ardından Tunceli lisesinde,
ardından sanat okulunda giderek bütün sol gruplar arasında  hararetle sürdü.
 

milliKavgadan sonra "Milli Mesele" Kitabı çok satıyor

Hatta çok iyi hatırlıyorum ki; Tunceli  çarşısının girişinde bir kitapçı vardı.
Jozef Stalin' in Milli mesele adlı kitabını kavga öncesi ısmarlamıştık.
Bir hafta sonra üç tane gelmiş, ikisini biz satın almıştık.
Bir tanesi orada kalmış, kimse satın almıyordu.
Bizim kavgadan sonra Stalin' in milli Mesele adlı kitabı "yok " satmaya başladı.
Bir ara kitapçı bana bir hafta içinde elli adet sattığını söylemişti.
Arkadaşım Mehmet Sevgat çok hoş şakacı bir gençti.
Ona kitapçının bir haftada Tunceli' de elli adet Milli Mesele
adlı kitabı satmış dediğimde, muzipçe gülerek:

"Gördün mü dayak yedikten sonra kafaları çalıştı, okuduktan sonra gelip bizim gruba katılacaklar," dedi.


Tunceli de kaldığım dört yılda olan biten her şeyi tarih sırasına göre
anlatmam zor olduğundan hafızamda iz bırakan olayları ayrıntılarına
kadar anlatmanın daha doğru olacağına inanıyorum.

 


MHP lileri dövüp kovuyoruz

 

Tunceli öğretmen okulunda Türkiye soluna mensup gruplardan başka
MHP militanları ve sempatizanları da vardı.
Biz bunları, okuldan kovma kararını kendi aramızda aldık.
Bizim Yılmaz Dağlum vardı.
Ona Toçki derdik.
Troçki bu görevi üzerine aldı.

Hemen kendisine bağlı bir grup organize etmişti.
Gece elektrik şalterini indiriyor, yatakhaneler karanlık olunca, grubuyla Faşistlerin kaldığı
Koğuşu basıyor, sopalarla dövdürüyor.
Bir müddet sonra grubu ortalıktan kaybolunca Troçki ışıkları yakıyor
Faşistlerin kaldığı koğuşa gidiyor
Nelerin olduğunu soruyor:
Yaralıları hemen revire kaldırıyordu!

Dayak yiyen faşistler bir gün sonra  valizlerini hazırlayıp idareye iniyor
Nakil işlemlerini yapıp okuldan ayrılmak istiyorlardı.
Bizim Troçki valizleriyle okulu terk eden faşistlere yanaşıp:
"Ben de sizinle geleyim ki şehre kadar size karışan olmasın" diyor, onlarla gidiyordu.
Munzur vadisine indiklerinde Troçki' nin grubu yolu kesiyor,
Önce Troçki' yi, ardında faşistleri dövüp öyle yolluyordu.
Zannedersem bir veya iki ay içinde MHP militanları okuldan ayrılıp gitti
Bizim grubun sayısı çoğalmıştı.



Mücadeleyi yayıyoruz

 

43660Dersim' li Ali Haydar Kaytan, D. Ali Küçük Ankara ‘dan geldiklerinde
mutlaka bizim okula uğruyor, hata yatakhanede bize misafir oluyorlardı.
Yatılı olmayan Dersim' li arkadaşlarımız bile olmuştu.
Cemile Merkit, Ayten Yıldırım, Türkân, Hüseyin Güngöz'e bunlardan bir kaçıydı.
Biz mücadeleyi şehirdeki diğer okullara yaymaya karar verdik.

Tunceli öğretmen okulunda  propaganda grupları oluşturup
Tunceli lisesine ve sanat okuluna gidiyor
Sınıflarda Kürt sorununu tartışmaya açıyorduk.
Tabi bu tavırlarımızdan dolayı Türkiye solu rahatsız oluyor

Aramızda hararetli tartışmalar başlıyor.
Bazen bu tartışmalar kavgayla sonuçlanıyordu.
Neticede bütün okullarda bizim grup taraftar bulmaya başladı.
Evet biz haklıydık, ülkemiz işgal altındaydı, biz bu işgale karşı
bir örgüt kurulmalı ve mücadele etmelidir diyorduk

Türkiye solunun kullandığı argümanların inandırıcı bir tarafı yoktu.
Tezlerinin tümü soyuttu:
Sosyalizm, emperyalizm işçi sınıfı deyip duruyorlardı.
Desimde bu üçü de yoktu.
Bizim tezlerimiz sağlamdı, ama buna rağmen saldırgandık!
Bize göre  sol gruplar Kürdistan' ın varlığını inkâr ediyorlardı.
Veya Kürdistan' ı Türkiye' nin bir parçası olarak görüyorlardı.

Hatta çoğu grup Kürdistan kelimesi yerine Doğu ve güneydoğu ana dolu kelimesini kullanıyorlardı.
Bu bizim zorumuza giderdi.
Böyle düşünen kişilerin kendileri de Kürt' tü. Üstelik çoğu Dersim'liydi.
Çin'i Maçini bilirlerdi.
Brejnev'in evinde kaç adet kravat var, sayıp dururlardı.
Mao Zedung' un uzun yürüyüşünü, Ho Chi Minh'in yer altı mağaralarını uzun uzun anlatırlardı.
Ama General Abdullah Alpdoğan (1) ve Kutu Deresi (2) hakkında tek kelime sarf etmezlerdi.
Bunların durumunu tahlil etmeyi geciktirmedik. İlerde tahlilleri yazacağım. Ama burada şunu söylemeliyim ki Ankara grubu henüz bizi yönlendirmiyor. Daha doğrusu oluşmuş resmi grup henüz yoktur. Sadece Kürt sorunu ve ulusal kurtuluş mücadelesi konusunda anlaşıyoruz.

(1) General Abdullah Alpdoğan 1937 Yılında Özel vali olarak  Elazığ ve Dersim bölgesine gönderildi. Özel olarak Dersim kanunları çıkarıldı ve bu Genaral 70 bin Dersim' liyi katl etti.

(2)Kutu deresi 1938 katliamında Dersim' lilerin büyük bir bölümünün katledildiği derenin adı.



**********************************************


Geri evlerimize dönüyoruz

 

Yaz tatili olacaktı. Evlerimize geri dönecektik.
Toplantılar yaptık, gittiğimiz yerlerde tatili değerlendirelim dedik.
Komün evleri kuracaktık.
Her yerde eğitim çalışmaları yapacaktık.
Biriktirdiğimiz kitapları bölgelere göre paylaştık
Valizlerimizi hazırladık, arkadaşlarımızla vedalaşarak çarşıya gittik
Tunceli çarşısında otobüse bindik
Kovancılarda indik.

 

Resul Altınok' u tanıdım

Oradan başka bir otobüsle Bingöl'e geldik.
Bingöl' de Kürdistan devrimcisi olarak  tanıdığım ilk kişi, Resul Altınok' tu.
Bayındırlıkta memurdu Resul.
Ankara' dan gelmişti, Bingöl' de bir evi vardı.
Yalınız başına yaşardı, dört dörtlük bir komünistti.
Bununla anlatmak istediğim evini arkadaşlarına açar,
Parasını arkadaşlarıyla birlikte harcardı.
Orta boylu, biraz şişmandı, saçları seyrek, dudakları dolgundu.
Çok ama çok kitap okurdu.

Resul mü beni buldu, ben mi onu buldum, tam olarak hatırlamıyorum!
Ama kısa zaman içinde onun evine yerleştiğimi hatırlıyorum.
Ankara'daki grupla ilişkisi vardı.
Bunu kendisi bana anlatmıştı.




Zeki Yıldız 'ı gördüm

zekiyildizpalazeki8
Birkaç gün sonra Zeki Yıldız ile tanıştım
Sesiz, ağırbaşlı, yakışıklı bir gençti.
Saçları kumraldı, sağ gözünün akı üzerinde küçük kahverengi bir leke vardı.
Ankara Yüksek öğretmen okulunda öğrenciydi.
Evine misafir olarak gitmiştim
Bir apartmanda oturuyorlardı.
Babası ölmüştü, üvey bir annesi, beş altı kardeşi vardı.
Hiçbir gelirleri yoktu, aileden kimse çalışmıyordu.
Zeki hem okuyor, hem de aileye bakıyordu.
Evlerinde kocaman bir radyo vardı
İkindi vakti Erivan radyosunu açtı "Salıho lo" yu dinleyince ağladım.
Çünkü bu Kürt destanı beni çocukluğuma götürmüştü.

1965 lerde Murat vadisinde Suveren istasyonunun karşısında
Kuş uçar ama kervan geçmez bir köyde yaşardım.
Köyümüzün tek bir  radyosu vardı
İkindi zamanında Haci Keki ceviz ağacından radyoyu pencereye koyar

Radyonun sesini yükseltir, bütün köylüler toprak damlı evlerin üzerinde çömelir
"Kağus ağıyı" dinlerdi.
Çok sonraları, büyüyünce öğrendim ki; Haci Keki (Keko Tunç) nin annesi ve babası
Şeyh Said başkaldırısından sonra, biz Zazaların "bini xet" dediğimiz  demir yolunun alttarafı, Suriye'ye gitmiş;
Af yasasından yararlanarak geri döndüklerinde, bu kocaman radyoyu birlikte getirmişlerdi.
Zeki Yıldız'ın evinde dinlediğim radyo beni bu anılarıma götürmüştü.
Ona da anlattım.

Zeki Bingöl ile Karakoçan arasında bir dağ köyündendi.
"Kumik"' ti köyünün adı.
Mehmet Hayri Durmuş, kardeşleri Hüseyin ve Yıldız da bu köydendi.
Ve ben Zeki aracılığıyla Hayri' nin ailesiyle de tanışacaktım.
Bingöl' deki ilk  grubumuz böylece oluşuyordu.
Resul Altınok' un iş arkadaşı vardı
O dönemdeki ismiyle "Tunceli'li Ali" ydi.
Oda Bingöl'de Afetlerde bir apartmanda otururdu.
Eşi öğretmendi, zan edersem bir kızları vardı.

 

Başka arkadaşlar

Birde Kısmet ağabeyimiz vardı, en yaşlımızdı
Oda bir aralar Ankara' da kalmıştı, elektrik mühendisiydi.
Orta boylu zayıf, karınca incitmez, efendi bir ağabeyimizdi.
Şalvar' ı unutmak haksızlıktır.
"Hoca" derdik kendisine, zayıf uzun boylu, dosdoğru bir adamdı.

Birde Hoca' nın Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünden Kalka Pazarlı "Heso"! vardı.
İlk başta bu kadardık.
Tunceli öğretmen okulunda okuyan arkadaşlarımı da bunlara katarsak sayımız belli olurdu.
Filozofumuz ve önderimiz Resul Altınok'tu.
Biz ona çoktan "Ho Shi Min" adını takmıştık.
Gerçekten bir eğitmen gibiydi.
Gittiğimiz evlerde kadınları mutfağa sokmaz, kendisi yemek pişirirdi.
Kitap okumayan arkadaşları eleştirir, geceleri bize seminer verirdi.

Grubuz arasında bir hiyerarşi yoktu
Ama birbirimize karşı son derce saygılıydık.
Gündüzleri genellikle şalvarın parkında oturur, bitmez tükenmez tartışmalara dalardık.
Sayımız gün geçtikçe artardı.
Başta pek dikkat çekmezdik, çünkü yeni bir gruptuk!
Ayakkabı fırçası kadar kalın bıyıklı olan solcu ağabeylerimiz, bizi pek ciddiye almazlardı.
Ama biz bize güvenirdik.

 

bingolBingöl neresi?

Bingöl' ü biraz anlatmam lazım.
Orayı tanımanız gerekiyor.
Ben yeterince tanıyor muyum?
Hayır.
Uzak bir kent, gizemli, içine kapalı !
Karlı dağları var.
Bingöl dağ ı olarak bilinen bölgede pek çok su kaynağı bulunmaktadır.
Murat, Karasu, Aras ve Harçik nehirleri buradan çıkan suyla beslenir.
Derler ki; bu dağda bin göl , bin su kaynağı vardır

Hatta Bingöl adının buradan geldiğini söylerler.
Bu dağ ve oradaki göllerle ilgili ilginç bir efsane de vardır, onu anlatmadan geçemeyeceğim.
Yine derler ki;
İskender Zülkarneyn, Bingöl dağında ölümsüzlük suyunun olduğunu duymuş.
Ab -î  hayat derlermiş bu suya!
Askerleriyle yola düşmüş büyük İskender
Günlerce sonra Bingöl dağlarına ulaşmış
Dağ gür ormanlarla kaplıymış, yüzlerce göl varmış
Ama hangi gölde ölümsüzlük suyunun olduğunu bulamamış

Günlerce haftalarca bulduğu her gölden su içmiş
Ama ölümsüzlük suyuna bir türlü rastlayamamış
Rivayet ederler  ki askerleri  arasında biri varmış, adı da İlyas mış
Bu İlyas askerlerden ayrı düşmüş

Dolana dolana karnı acıkmış
İki keklik vurmuş, tüylerini yolmuş
Bulduğu bir gölde yıkayıp temizlemek istemiş
Keklikleri göle batırınca canlanıp "pırr" diye uçmuş.
Bu suyun ab- î hayat suyu olduğunu hemen anlamış
Avuçlarıyla kana kana içmiş, yüzünü vücudunu yıkamış

Görünmez olmuş!
Yani o andan sonra kimse onu gözle görememiş ama O, herkesi ve her şeyi görüyormuş.
İnsanlar ona Xızır İlyas adını takmışlar
Dara düşenler ondan yardım istemişler
Ve inanışa göre O,  Xızır çevikliği ile darda kalanların yardımına koşuyormuş

Söylentiye göre  Bingöl yüresinin adı "Cebel cur" den gelirmiş!
Cebel ‘in Arapçada dağ anlamına geldiği bilinirmiş 
"cur" akan su anlamındaymış, biz zazalar da "çır" çeşmedir.
"Cebel" ile "cur" dan "Çabakçur" un türediği söylense de doğru değildir.

Çünkü "Cabakçur" ismi Araplar buraya gelmeden önce vardır.
Ve büyük bir ihtimalle hem "çur" hem "cabak" kelimesi Ermenicedir.
Ermeniceyi bilmem ama  "Cabakçur akan soğuk su" anlamındadır.
Evliya çelebi büyük İskender ‘den beri bu bölge  "Cabakçur" olarak bilinir dermiş.
Hangi halkların bu topraklar üzerinde yaşadığını sorarsanız diğeceğim ki;
Medler, Gutiler Huriler, Hititler, Urartular Kürtler zazalar..
Hangi işgalci güçler geçti  bu topraklar üzerinde diye sorarsanız  saymakta zorlanırım.
Tarihi aydınlık değil, Cabakçur' un!
Her şey bizden gizlenmiştir.
Birileri bu topraklar üzerinde yaşayanların geçmişini yok saydığı için

Geriye doğru dönüp baktığımızda her şey karanlıktır.
Bu karanlığı iyi anlatabilmek için size bir anımı anlatmak zorunda kalacağım.
Bundan yedi yıl önce Kuzey Almanya'nın Lübeck kentinde yaşıyordum.
Bu küçük kentin, oturduğum evimin yakınında bir kütüphanesi vardı
Dört katlıydı ve her katı en az 300 veya dört yüz metrekare büyüklüğündeydi.
Kütüphanenin ikinci katındaki bütün raflar sadece Lübeck ile ilgili yazılmış eserlerle doluydu
Binlerce kitap, harita ansiklopedi, araştırma, arkeoloji edebi eser vardı bu kent ile ilgili.

Kent kurulduğundan bu güne kadar ne olmuşsa, neler yaşanmışsa kayıt altına alınmıştır.
Kütüphanenin bu katına her gittiğimde Bingöl şehri aklıma gelir ve derdim ki;
Acaba bizim Bingöl hakkında yazılmış toplam kitap sayısı kaç tanedir?

Ve Bingöl tarihi hakkında bizim bildiklerimiz neler dir?
Resmi tarih kitapları hangi imparatorlukların orayı ele geçirdiğini anlatır sadece.
Ve biz tarih hakkıda:
Kral kızı kalesi; Genç ilçesinin merkezine yakın bir tepenin üzerinde 
Pers kralı Dara tarafından kendi kızı için yapılmıştır olarak biliriz.
Ve oraya gidip baktığımızda kalıntılarını görürz yalınız!
Birde Sebeterias kalesi vardır, onuda çoğumuz bilmeyiz.
Bu kalenin de Urartu kralı tarafında yapıldığı yazılmaktadır
Bizansların yaptığı  Kığı kalesinin yapıları hala bize bir şeyler anlatır

Hepsi bu kadar! Başka Cabakçur' un unutlmaz neleri var bilimem ki!
Yüzen adası mesala, bir doğa harikası.
Hazarşa köyü yakınında bir göl var, 3000 metre kare büyüklüğünde  50 metre derinlikteki bu gölün üzerinde
İki adet ada bulunur ve bu adalar yere bağlı değil

bingol_resim_1Adaların üzerinde bitkiler ve ağaçlar yeşermiş
Ve dolanıp dururlar gölün üzerinde.
Ha, güneşin doğuşunu unutacaktım neredeyse
Derlerki dünyanın sadece iki noktasında böyle güneşin doğuş izlenebilirmiş.
Biri İsviçre' nin Alp dağlarında, ikincisi
Bingöl dağlarının Kala tepesinden seyredilir.
Güneş doğarken ilk etapta hafif bir kızartıyla belirir.

Kızartı etrafta çok renkli güzellikler ve dekorlar yaratır.
Daha sonra İnsana korku veren bir karartı şeklini alır. 
Kızarıklıklar kor parçası haline gelir.
Kor parçası içinde insan yüzünü andıran 3 büyük siyah leke belirir. 
Güneş karartı halinde yavaş yavaş açılmaya başlar.
Ufukta görülerek oluşumunu tamamlamak üzere iken altın bir küre gibi görünmeye başlar.

Döndükçe etrafa binlerce ışık saçar.
İnsanoğlunun daha önce görmediği renkleri o anda görmek mümkündür"
Cabakcur' un kaplıcalarını, içme sularını, yüz metre yükseklikteki çır şelalesini unutmamak lazım.
Birde bahçeleri güzeldir Bingöl' ün
Beklide Çevlig adını buradan almıştır!
Bahçelik!

Öğrendim, ermenicede "Cabak" buz, "Çur" akan sudur.
Yani buz gibi akan su anlamına gelen
Cabakçur mıntıkasının bir şehridir Bingöl.
Ben hatırlıyorum, şehir eskiden Bingöl çayının kıyısındaydı
Küçük bir yerdi, büyük bir köy gibiydi.

1965 ler den sonra büyüdü ve asıl şehir aşağı çarşı olarak kaldı. Bingöl depreminden sonra şehir büyümeye başladı Modern binalar, apartmanlar dükkanlar inşaa edildi. Bingöl' ün yerli aileleri çok azdır, çoğu çevre köylerden gelmişti.
Suniler, Aleviler, Zazalar, Kurmanclar vardı.


Bir tek ermeni vardI

1970 lerden sonra Ermeni olarak sadece "Kurt Ali" yi bilirim.
Oda aşırı bir müslümandı.
Bir dükkanı vardı, orada dini yayınları satardı.
Arkadaşım Resul Altınok, Kurt Al' in  Ermeni kökenli olduğunu bana söyledi.

Şu anektodu da anlattı.
"Ben lisede öğrenciyken Kurt Ali' inin oğluyla arkadaştım.
Onu ikna edip komünist yapmak istiyordum.
Okulda anlattıklarım yetmiyordu
Fırsat buldukça, kurt Ali olmadığı zaman
Dükkana gider, orada oğluna propaganda yapardım
Bir gün yine oğluna ajite çekiyordum
Kurt Ali içeri girdi, şişko vücuduma, dolgun suratıma baktı.
Çok kızgın olduğu her halinden belliydi
Bana kızgın bir ses tonuyla 'Adın ne?' diye sordu.
'Resul' deyince,  'ismin güzel, lakin cismin bozuk' der demez dışarı kaçtım."

Tam olarak hatırlamıyorum şehrin girişinde nüfus 16 Bin yazılıydı.
Bingöl'ün bol miktarda kahveleri vardı, tek bir fabrikası yoktu.
Şehrin girişinde  ordu konumlanmıştı.
Orta yerinde kocaman bir hapishane inşa edilmişti.
Asker garnizonu, polis ve jandarma karakolları
Adliye hasta hane, posta hane, maliye Lise, öğretmen okulu
Ve cümle resmi kurumlar vardı.

Bingölde siyasi gurup ve kişiler


1974 ler den sonra Bingöl'de siyasi franksiyonlar belirginleşmeye başladı.
Veya ben bu tarihlerde fark ettim.
En kalabalık grup, sonradan "Özgürlük yolu" dergisi etrafında isim yapanlardı.
Çoğu öğretmen ve memurdu. Hepsiyle ilişkilerim iyiydi.
KDP' ye ilgi duyanlarda vardı. Sonra dan Rizgari çevresinden bazı gençler, DDKD,
Birde Aydınlıkçılar, yani Doğu Perinçek grubundan olanlarda mevcuttu.

MHP, hani şu faşist partinin adamları da vardı.
Özgürlük yolu grubuna mensup olanlar Töb- Der de otururlardı.
O tarihlerde Rahmetli Zeki Atsız sendika başkanıydı.
Uzunca bir boyu vardı, çok yakışıklı bir adamdı.
Konuşmaları, hal ve hareketleriyle insanın üzerinde hemen etki yaratırdı.
Ramazan Adıgüzel her daim Töb- Der de hazır ve nazırdı.

Ya Dursun Belge, Saim Balüken, Birde Sarı Cemal'i unutmak mümkün mü!
KDP' den İdris Ekinci, Cihat Elçi, Hilmi, birde Bizim Kenan Fanidoğan'ı hiç unutmam.
Acayip konuşurdu Kenan, otomatiğe bağlanmış bir keleşkof gibiydi.
Kafaya taktığı, kişiyi ağzından çıkan otomatik kelimelerle vurur, tarumar ederdi.
Kenan ile Ramazan Adıgüzel' in tartışmalarına bayılırdım.
Bizler, yani Kürdistan devrimcileri belediye parkında otururduk.
Çünkü parkın sahibi bizim arkadaşlarımızın babasıydı.
Herkesin tanıdığı ismiyle şalvardı. Bu adamı ilerde anlatırım
Çünkü çok ilginç bir adamdı.

Bizimle özgürlük yolu çevresi arasında bir tartışma vardı.
Biz silahlı mücadeleyi savunuyorduk, illegal örgütlenme esastır diyorduk.
Legal kurumlarda çalışmayı red ediyorduk.
Onlar ise bize goşist diyorlardı.
Sovyetler konusunda da onlardan farklı düşünüyorduk.
Biz revizyonist, onlar ise sosyalist diyorlardı.


 

 

deliDeli Yeho

Bu sosyalistlik ile revizyonistlik üzerinde çok ilginç bir anım var
Onu anlatmak istiyorum:
O tarihlerde Yehya isminde bir deli vardı.
Bingöl' de herkes ona "Deli Yeho" derdi.
Deliydi ama solcuydu, daima gelir bizim yanımızda otururdu
Bir gün parkta oturuyordum; baktım Yeho gülerek bana doğru geliyor.
Yanıma çağırdım, geldi oturdu.
Bir çay ısmarladım, içti.
Yeho sen sarı Cemal' i tanıyor musun? Dedim.
"Evet" diye cevap verdi.
Ha, şimdi derneğe gideceksin, sarı Cemal' in yanında oturacaksın.
Diyeceksin ki; Cemal abi, sana bir soru soracağım, sor deyince;
Revizyonizm nedir diyeceksin!
O hangi tarifi yaparsa yapsın, sen kabul etmeyeceksin.
Neticede sana, Yeho ben bilmiyorum, sen tarifini yap bakayım diyecek.
Sende diyeceksin ki; revizyonizm traktör markasıdır,
Şoförü Brejnev, muavini ise Burkay' dır.
Birkaç kez Yeho'ya  bunu tekrarlattım ve  sarı  Cemal' e gönderdim.

Aradan yarım saat geçmemişti, geri dönen Yeho ağlıyordu.
Yanımda başka arkadaşlarda oturuyordu
Masamıza doğru geldi, sandalyeyi çekip oturdu.
Seni dövdüler mi diye sordum, göz yaşlarını sildi:
Başından geçenleri anlatmaya başladı, arkadaşlarda pür dikkat dinliyorlardı.
"Gittim sarı Cemal dernekte oturuyor.
Beni görüce güldü Yeho gel buraya dedi. Ben de yanında oturdum.
Bana çay ısmarladı, Cemal ağabey, bir sorum var dedim.
Gülümsedi, sor bakayım Yeho dedi.
Bende güldüm 'Hi hi hi' ve revizyonizm nedir ağabey, dedim.
Önce ne yapacaksın, çayını iç dedi, ben diretince birçok tarif yaptı.
Ben hiç birisini beğenmedim, sonun da:
'Yeho, haydi sen de bakim, revizyonizm nedir?' diye sordu
Senin dediğin cevabı verince, yanağıma bir tokat atıp, beni dışarı attı."

Biz kahkahayla gülerken Yeho' da neden güldüğümüzü anlamadan kahkaha atmaya başladı.
Bingöl' deki Kürdistan devrimcileri grubunun yapısını iyi anlatabilmek için;
Bu gurubun içinde başından beri yer alan arkadaşların portrelerini iyi çizmem lazım.
Mücadelede hayatını yitirmiş arkadaşların isimlerini açık olarak yazacağım.
Fakat hala hayatta olan, işlerinde güçlerinde olan arkadaşları başka isimler altında anacağım.
Buradaki amacım, arkadaşların başlarının belaya girmemesidir.
Bu açıklamadan sonra en yaşlımızdan başlayayım.

 

Kısmet Abi:

Bizim en yaşlımızdı.
Okumuş bilgili, sağduyulu biriydi.
Tam hatırlamıyorum kırk yaşlarında vardı.
Boş zamanlarını bizimle geçirir, belediye parkındaki tartışmalarımıza katılırdı.
İyi bir mesleği vardı, evli ve çok çocuk sahibiydi.
Bingöl' ün köklü ailelerindendi.
Güçlü bir ulusal bilince sahipti.
Uzuna yakın, ipince bir boyu vardı.
Otururken daima ayak ayak  üzerine atar
Ve havadaki ayağını sallardı.
Bu adeta onun tikiydi.
Onun gibi yaşlı ağabeylerimizin fikirlerimize katılması bize güven verirdi.
Biz gençler çok heyecanlı iken o sakindi
Çabuk kızmazdı, karşıdakini ikna etmek için sabırlıydı.

Ayrıca büyüklük taslamaz, bize üstten bakmazdı.
Resul Altınok ile arası çok iyiydi.
Çünkü ikisi Ankara' dan tanışırlardı.

Resul:


resulKısmet abiye göre daha gençti, ama şişmandı.
Tam olarak Çinlilere benziyordu.
Bingöl' ün kığı ilçesinin bir köyünde doğmuştu.
Zan edersem ailesinin en büyük çocuğuydu.

 

Ankara' da bir ara Bayındırlıkta çalışmıştı.
Babası Almanya‘ da işçiydi.
Yanılmıyorsam Ankara' da bazı evleri vardı
Bu evlerin kirasını da Resul alırdı.
Bingöl' e dönünce, Bayındırlık ta memur olarak çalışmaya başladı.
Denilebilir ki grubun içinde maddi durum en iyi olandı.

Ve müthiş fedakârdı.
Eline geçen paraları hepimiz için harcardı.
Kocaman bir evi vardı
Her gece bizden beş veya altı kişi  orada yatardı.
Acayip kitap okur, hiç boş durmazdı.
Kaba taraflarımızı yontmak için de çok çaba harcardı.

Mesela bulaşık yıkamazdık
Daha doğrusu tenezzül etmezdik
O ise sofrayı dizer, yemekten sonra bulaşık yıkardı
Ve devrimciliğin bulaşık yıkmakla başlayabileceğini anlatırdı.
Neticede inadımızla onun sabrına fazla  direnemezdik.
Kitap okumakta olduğu gibi bulaşık yıkamada da onu örnek alırdık
Acayip tedbirliydi.

Daha 1975 ler de, ortalıkta bir tehlike yokken o dikkatliydi.
Geceleri birlikte eve giderken, dosdoğru eve gitmezdi
Bir sürü sokaktan bizi dolandırırdı
Köşeleri dönerken durur bakardı
Biz ise bu durumuna gülerdik
Hatta ona "İllegal Resul" lakabını bile takmıştık.
Ama bu illegalliği, öylesine illegallikti ki onu ele veriyordu.
Bir gece karanlığında onunla Afetler olarak bilinen mahalleye doğru yürüyorduk
Karşıdan bir traktörün ışıkları göründü
Resul,  yolun kenarına kaçtı, ağız üzeri yere yattı
Heyecanlı bir ses tonuyla "yere yatın polis" dedi.
Bizimde yatmamızı istedi.
Oysa bize doğru gelen arcın traktör olduğu sesinden belliydi.
Bilemiyorum okuduğu kitapların tesirinden miydi
Yoksa mücadelenin ciddiyetinden miydi, böylesine tedbirliydi.
Çalışmadığı zamanlarda mutlaka parka gelir
Burada yürüttüğümüz tartışmalara katılırdı.
Resul' ün Sıdık isminde bir kardeşi vardı, oda lisede okurdu.
Birde Ali Ekber vardı. O da Sıddık' ın Küçüğü idi.
Hep birlikte Resul' ün kocaman  "Beyaz saray" ında kalırdık.
Ta o zamanlardan beri benim bir on dörtlü silahım vardı.
Resul hiç silah taşımazdı.
Silahlarla oynamamızı da kızardı.
Biraz da silahtan korkardı.
Gece geç saatlere kadar yatağa girer kitap okurdu
Uyku saati gelince, biriniz ışığı söndürün diyordu.
Ama bizden kimse kıpırdanmıyordu.
Oda söndürmek istemiyordu
Ben hemen yastığımın altındaki silahı çeker
Namluya mermiyi sürer
Ampule doğru tutardım
Resul yataktan fırlar, "dur dur başımıza iş getirirsin" der, ışığı söndürürdü.

 

 

 

KarasungurMehmet Karasungur

Bingöl Lisesinde Matematik öğretmeniydi.
Bizimle tanışmadan önce Türkiye İşçi Partisindendi.
Bir ara Bingöl' de Töb- Der Başkanlığı yapmıştı.
Evli ve  bir erkek çocuk babasıydı.
Zan edersem onunla ilk ilişkiye geçen Resul Altınok' tu.
Kürt sorununda onu ikna etmişti.
Kararlı ve Militan Bir arkadaştı Karasungur.
Oğlunun adı Devrim' di.
Yakışıklı bir adamdı, zeki, çevik ve alçak gönüllüydü.

Karasungur' la Parkta konuşurduk, bitmez tükenmez tartışmalarımız olurdu.
Öğretmenler lojmanında kalırdı
Zamanla evine gidip gelmeye ve evinde kalmaya başladım.
O da benim gibi çok kitap okurdu.
Birde Tabanca taşırdı, yani silahsız devrimci değildi.
Silah taşıması hiç tuhafıma gitmemişti zaten
Ama silahını sakladığı yer hayli ilginçti.
Tuvalette lavabonun üstünde bir ayna vardı
Aynanın arkasındaki duvarı delmiş, Tabancayı koyduktan sonra aynayı üzerine asmıştı.
Devrim babasının silahını görmüştü
Ama ben silahımı ona göstermezdim.
Bir dişim kırık olduğu için, ceketimin iç cebinde daima fırça taşırdım.
Bu durum Devrim' in dikkatini çekmiş olacak ki;
Bana: "Amca, neden babam tabanca, sen diş fırçası taşıyorsun?" diye sordu.
Bende Devrim, "her devrimci bir diş fırçası yanında taşımak zorundadır"
Dediğimde bir babasına bir bana baktı, bir şey anlamadı çocuk.

Karasungur' un sarf ettiği sözler ile sergilediği pratik arasında bir uyum vardı. Hem bilinçli, hem de kararlıydı. Bir liderde olması gereken bütün nitelikler onda mevcuttu. Arkadaşlarına karşı derin bir saygı beslerdi
Büyüklük taslamanın ne olduğunu asla bilmezdi
Kavga zamanında hiç bir zaman geri durmazdı
Teorik tartışmaların olduğu her yerde o vardı.
Onu daha yakından tanımanız için bir anımızı anlatmak istiyorum.

Bir gün ben ile Abdullah Ekinci Bingöl' deki belediye parkına gittik
Karasungur, oturduğu masadan kalkıp yanımıza geldi.
Merhabalaştıktan sonra, masanın altına yapışık bir makine bulduğunu;
Büyük bir ihtimalle polis bizleri dinlemek için masanın altına yapıştırdığını söyledi.
Bizi Parkın tuvalet bölümüne çağırarak, orada aleti gösterdi.
Sonra parkesinin altında beli ile kemerin arasına soktu.
25 Cm  uzunluğunda 15 Cm genişlikte 7 Cm kalınlığındaki bu garip demirin ne olduğunu anlayamadık

Bize göre daha deneyimli olan Karasungur:
"Büyük bir ihtimalle dinleme cihazıdır, ama içinde patlacıda olabilir" diyordu.
12 Mart askeri darbesinin  sol görüşlü insanlar üzerinde yarattığı korku ve panik bize de geçmişti.
Her kesten veya her şeyden kuşkulanıyorduk.
Hatta  iki solcu bir parkta oturmuş konuşuyorlarmış
Yanlarına bir tavuk yaklaşınca, solcu, diğer arkadaşına:
Konuşma, tavuğun içinde alıcı olabilir demiş.
Biz bu fıkraları bile çok ciddiye alıyorduk
Bundan dolayı Karasungur' un bulduğu aletle parktan çıktık.
Yürürken gideceğimiz yeri kararlaştırdık.
Bingöl Taksi' ye gittik. Orada bir taksiye bindik.
Bizi Yado çeşmesine kadar götür dedik.
Taksi şoförü bizi Yado çeşmesi olarak bilinen dağlık alana bırakınca
Uçurumlardan aşağı taşları tuta tuta derin vadiye indik.
Bu vadinin içinde başka bir uçurum vardı, o uçurumun başına kadar gittik.
Karasungur bize: "yere yatın" dedi.
Ben ile Abdullah Ekinci  yere uzandık:
Karasungur belindeki demiri eline aldı.
Var gücüyle uçurumun altındaki kayalara vurduktan sonra kendini yere attı.
Patlama sesi beklerken, çınlayan demi sesi susunca ayağa fırladık.
Karasungur' un içinde patlayıcıda olabilir görüşü de doğru çıkmamıştı.
Yarım saatlik bir çabadan sonra uçurumun dibine vardık
Demir makine açılmış iki parçaya bölünmüş, içinden iki adet de zar çıkmıştı.
Karasungur sağ elinin avucunu alnına vurarak yere oturdu ve gülmeye başladı.

Biz ona şaşkın bakarken, başını kaldırdı bize baktı:
"Şalvar'ın Kumar aletini kırdık" dedi.
Meğer birbirine yapışık bu iki demir parçasından biri itici, diğeri çekiciymiş.
Ve zarlar da özel olarak yapılmış, noktalarının içine küçücük demir parçacıkları yerleştirilmişti.
Arkadaşlarımızın babası Şalvar, kumar masasına oturmadan önce dizlerinin yukarı tarafına bu demirleri  bağlıyor
Üzerine pantolonunu giyiyor, öyle kumar masasına oturuyor
Bu  haliyle bir dizi itici, diğer dizi çekici oluyor
Rakiplerini de hep bu hileyle yeniyormuş.
Şalvar' ın bu kumar aleti daha  o günden unutulmaz anımız olmuştu
Hatırladıkça üçümüzde gülerdik.

Bir de hatıranın devamı vardı.
Aynı gün Otostop yaparak Bingöl'e geldik.
Parka gittik, kırdığımız demir parçalarını bantla birbirine bağladık.
Tekrar aynı masanın altına yapıştırdık.
Şalvar'ın Parktan başka bir de Kumar kulübü vardı.
Birkaç kumarcısını ulusalcı yapıp, kumar oynamaktan vaz geçirdiğimiz için
Faşistlerin parka gelip oturmasına müsaade etmediğimiz
Açtığı hamama gidip yıkanmadığımız
Sinemasına gidip film izlemediğimiz, faşistlerde ulusalcı olan çocuklarından dolayı gitmediklerinden
Bizden özel olarak gıcık kapardı
Aracını kırdıktan bir gün sonra, kulüpteki masasının yanlışlıkla parka götürüldüğünü fark etmiş
Parka gelmişti, biz başka bir masada topluca oturuyorduk
Kumar aletinin kırıldığını fark edince, garsonlara ocakçıya bağırdı.
Bizim masaya doğru baktı, küfürlerini savurmaya başladı.
Tabi hiç birimiz sesimizi çıkarmadık, büyük oğlu "Hoca" ya olayı anlatmıştık
Büyük Şalvar' ın şerrinden o gün zor bele kurtulduk.
Mehmet Karasungur' u bu yazı boyunca anlatmaya devam edeceğim.
Çünkü onun yaşamı bir roman kadardır.
 



 

Abdullah Ekincİ

apoekOnun Fotoğrafını aradım, buldum.
Adı Abdullah, Soyadı Ekinci' idi. Uzun, narin yapılı bir boyu vardı. Daima gözlük takardı. Yüzü okumuşlara özgü  bir aydınlıkla parlardı. Adana Ticari ilimler Akademisi mezunuydu. Bingöl' de maliyede memur olarak çalışırdı. Oda bizim Bingöl grubunun ilk elemanlarındandı.   Aslen yerlisiydi şehrin, dalyan boylu İbo ve iki kız kardeşi vardı. Evleri Resul Altınok' un "Beyaz Saray" ına yakındı.
Oda bizim gibi Şalvarcının parkanı mesken edinmişti.
Aslen yerlisiydi şehrin, dalyan boylu İbo ve iki kız kardeşi vardı. Evleri Resul Altınok' un "Beyaz Saray" ına yakındı.
Oda bizim gibi Şalvarcının parkanı mesken edinmişti.
Bingöl lisesindeki öğrencilerle kontağı sağlayınca
Komün evleri kurduk hemen!
Abdullah Ekinci bu konuda çok yetenekliydi
O yıllarda bizdeki ruh hali önemliydi.
Ülkemizi işgal altında kabul ediyorduk

Yani yabancı güçler şehrimize girmiş

Varımıza yoğumuza el koymuş

Okullarımızı, binalarımızı dükkânlarımızı

Var olan her şeyimizi gasp etmişlerdi. Biz işsizdik yoksul ve perişandık Oysa yabancı güçlerin el koyduğu her şey bizimdi. Böyle düşünüyorduk: Abdullah Ekinci öğrencilere aynen bunu anlatıyordu Ve ardından hedefi gösteriyordu: "Sizin olan her şeye el koyun!" Komün evlerinde okumak için kitaplarımız yoktu Çünkü onları satın alabilecek kadar paraya sahip değildik Bizim için  bu işin çözümü çok kolaydı  Başta  Halk kütüphanesi, ardından bütün kitapçılardaki kitaplar bizimdi.

Üzerimizdeki uzun parkelerimizle kütüphaneye girer

Raflarda göz gezdirirken, ellerimiz kitapları alır, belimize sokardı

Bir müddet sonra her komün evinde bir kütüphane ortaya çıkardı.

Yatak battaniye mi yoktu?

Onları bulmak daha kolaydı

Yatılı bölge okullarının döşek ile battaniyeleri, geceleri komün evlerine akardı.

Bildiriler yazmak için daktilolar, çoğaltmak için teksir makineleri mi lazım?

Devlet dairelerinden istihbarat toplanır, ardından eyleme geçilirdi.

Birkaç gün içinde soyulmadık daire kalmazdı.

Eşya bulmak bizim için zor bir olay değildi. Ama beslenme bir sorundu Abdullah Ekinci, Mehmet Karasungur, Resul Altınok, Dersimli Ali memurdu. Bunların maşaları bize yetmiyordu. Durumu iyi olan bazı arkadaşlarımız da vardı Ama bunların sayısı bir elin parmakları kadardı. Bazı anlarda cebimizde çay parası bile olmazdı Bir gün Abdullah ile  birlikte kahveye gittik ikimizin de cebinde para yoktu Garson geldi, başımıza dikildi "Evet abi ne içiyorsunuz?" dedi. Abdullah, "biraz önce diş çektirdim"cevabını verdi.

Ben de garsona şöyle bir baktım "ver bir sigara içeyim" dedim.

Garson sigarayı bana uzattı, birde üstelik yaktı ve masadan ayrıldı.

Aldığımız silahı deniyoruz

Abdullah Ekinci ile de bir hayli anılarım vardır:

Tanıdığım bir kaçakçı Tomson adı taşıyan bir silahının olduğunu söyledi

Bize ucuza satmak istiyordu.

Eski gazetelere sarılı halde bir çuval içinde parkta bize teslim etti.

Abdullah elinde ki çuvalla Rasul' un beyaz sarayına gittik.

Burada silahı inceledik, mermileri ve iki jarjörü vardı.

Biraz eskiydi, patlayıp patlamayacağından emin değildik

Karanlığının çökmesini bekledik.

Gece örtüsünü üzerimize atınca, silahla dışarı çıktık

Beyaz sarayın iki yüz metre  aşağısı bahçelikti.

Onların arasından yürüdük, bahçeler bitince

Akan Bingöl çayının sesi kulaklarımıza ulaştı

Abdullah mermiyi namluya sürdü, tetiğe bastı

Üç adet ard arda patladı

Bu kez ben Abdullah' ın elindeki silahı aldım

Otomatik e bağladım tetiğe bastım

Birden bire yakınımızda onlarca silah patladı Kurşunlar başımızın üzerinden "vızz" deyip geçiyordu Kendimizi yere attık, sürünerek geri bahçelere doğru kaçtık Silah sesleri giderek çoğaldı ortalık savaş alanına döndü Bir jarjörü olay yerinde bıraktığımızı anlayınca eğilerek  geri döndük Üzerimizden vızıldayıp giden kurşunların altında yere yatarak jarjörü aradık ve bulduk Koşa koşa beyaz saraya   ulaştık İçeri girdiğimizde hala silahlar patlıyordu Bingöl alayı baskına uğramış gibi kendini savunuyordu Silahı çatıya götürüp sakladık Yataklarımızı serip kitap okumaya başladık Bir müddet sonra Resul Altınok içeri girdi Çok telaşlıydı, bize baktı, "bir şey duymadınız mı?" dedi Biz ne oldu ki deyince; ordunun birbirine girdiğini Çok büyük silahlı çatışmaların başladığını söyledi Sabahleyin uyandığımızda dışarı çıktık Keşif yaptık, meğer biz Beritanlıların çadırlarının yakınında  silah patlatmışız Onlarda saldırıya uğradıklarını sanarak karşılık vermiş Beritanların çadırlarına fazla uzak olmayan Bingöl alayıda Silahlar korosuna katılmıştı.  Gurubumuz büyüyor

Grubumuzun en hoş adamlarından biri Kalkapazar' lı Hasan,diğeri Hoca idi. İkisi de Ankara' da okumuş, ilkokul müfettişi olmuşlardı.

Tabi Bingöl lisesinde arkadaşlarımız da vardı.

Keleşkof adını taktığımız Rıza Demirel,

Haydar Karasungur, Mehmet Ayık, Hüseyin Durmuş, Cevdet inak,  Adnan  Yüksel ve bu yazıda isimlerinin vermekte sakınca gördüğüm başka arkadaşlar.

Birde Bingöl'ün Genç kasabası vardı, orda oluşan ilk gruptan söz etmek istiyorum.

Buradaki arkadaşlarımızdan birinin adı Zeki Palabıyık' tı

zekiZeki Palabıyık

Esmer uzun boyluydu, gerçekten palabıyıkları vardı.

Öğretmen okulu mezunuydu ve ilkokulda öğretmenlik yapıyordu.

Kararlı cesur ve inançlıydı..

Onunla tartışmaya giren herkes, liderlik özelliklerinin olduğunu hemen fark ederdi.

Zaten bir konuşmaya başladı mı durmazdı

Karşıdaki kişiyi ikna etmeden bırakmazdı.

Zeki' nin samimi iki arkadaşı Hidayet Bozyiğit ve Selahattin Demir de Genç' liydi.

Üçü mahşerin üç atlısı gibiydi

Hep birlikte gezerlerdi.

Birde Gavur Ali vardı, uzun boylu iriyarı bir arkadaştı.

Oda üçlüye takılırdı.

Hüseyin Hocayı unutmamak lazım.

Yatılı okulda öğretmendi.

Zeki bana "yurtseverdir, ama gidip kendisiyle konuşmak lazım" dedi.

Bir gün okulda onu ziyaret ettik.

Odasında bizi saygıyla karşıladı.

Karşılıklı oturduk, havadan sudan konuştuk

Daha önce Zeki ile tartıştıklarını biliyordum.

Bu kez konuyu ben açtım

Ülkenin hali nasıl dedim

Anladı, sömürge olduğuna ben de ikna oldum cevabını alınca

Keşke sömürge olsaydı, daha kötü, yani sömürgenin aşağısında

Hindistan İngilzlerin sömürgesiydi, ama Hindistan' dı

Viyetnam Amerikalıların sömürgesiydi, ama İngilizce konuşmak zorunda değildi.

Bizde hem ülkenin adı yasak, hem halkın diliyle yazmak yasak dedim.

Hüseyin Hoca ile tartışmamız sürüyorken Zeki yanımızdan ayrıldı.

Meğer ki okulun diğer odalarına göz atmaya gitmiş.

Okulu soyacağız

Hocayı yalınız bırakıp okulu terk ettiğimizde

"Tamam fotokopi makinası ve daktilonun yerini tesbit ettim"  dedi.

Bir gün sonra soygunu yapma planı yapmaya başladık.

İş hiç ihmale gelmezdi.

Bene Zeki Ve Gavur Ali bu işi yapacaktık.

Gece karanlığında okulun penceresinden girecek etksir makinası ve daktiloyu alacak

Murat nehrinin kıyısına gedecek

Nehirden karşı tarafa geçecek

Sırtımızdaki makinalarla beş kilo metre gidince bizim köye varacaktık

tekZaten en önemli özelliğimiz,  söyeldiklerimizi yapmaktı.

Gecenin karanlığında pencereyi iterek içeri girdik

Makinaları sırtladık, hesepta olmayan hesap makinasın da aldık.Bir müddet sonra nehrin kıysına vardıkHava sıcaktı, gök yüzünde sayısız yıldız vardıTaksir makinası hayli ağırdı.Belden aşağı soyunduk, suyun geçit verdiği bir yerden geçtik.Karşı tarafta giyinince yola koyulduk:  Ağır olan makinayı sırayla sırtlıyoruz ve yürüyoruz,Nehiri geçerken hayli oyalanmış, şafak sökmedenBizi örten karanlık perdesi kalkmadan bizim eve ulaşmamız gerekirdi.Bir kilometrelik tepeyi çıkınca dümdüz Yeniköy ovasına çıktıkŞafak sökmeye başladığında, Zeki nin yüzüne baktım simsiyahGavur Ali nin suratına baktım tam bir arapOturdum gülmeye başladım.Zeki makinayı yere bıraktı, midesini tuttu gülmeye başladı.

Gavur Ali de  kahkaha attı.

Meğer benim yüzümde kapkaraymış

Teksir makinasındaki mürekep akmış, ellerimize her tarafımıza bulaşmış

Bizde terimizi silerken yüzümüzde beyaz yer kalmamış

Biraz daha yürüdük, köye ulaşmaya üç yüz metre kadar kalmış

Ama ortalık tam olarak aydınlanmıştı.

Bu halimizle sırtımızdaki makinalarla köye gidemeyiz.

Kısa bir tartışmadan sonra makinaları taşlık bir yerde sakladık

Evimiz köyün alt tarafındaydı, hızlı adımlarla kimselere görünmeden yürüdük

Tam bahçeye girdik, babam kapıdan çıktı, elinde ibrik, abdest almaya gidiyordu.

Kapkara suratlarımıza baktı:

Başını iki yana salladı

Zan edersem bir şeyler anlamadı

Hiçbir kelime konuşmadan yanından geçtik, çıktığı kapıdan içeri girdik

Benim odam ayrıydı, giriş salonunun karşısındaydı, oraya gittik.

Aynaya baktık ki vay başımıza gelenler, sessiz güldük!

Babam abdest alıp kendi odasına girince, yüzümüzü yıkadık ve uyuduk.

Diğer gece karanlığı basınca makinaları aldık amcamın samanlığında sakladık

uygun bir zamanda Bingöl' e aktaracaktık.

(Not: Resim Zeki Palabıyık )


Sömürgeler sorununu araştırıyoruz

Bingöl' deki grubumuz, henüz kendi başına bağımsızdı.

Resul Altınok hem büyüğümüz hem de grubun doğal lideriydi.

Bu tarihlerde tartıştığımız veya araştırdığımız konuların başında "sömürgeler sorunu" vardı.

Eskiden Portekiz' in sömürgesi durumunda olan Gine Bissau ile ilgili bir kitap bulmuştuk

Onu okuyorduk ve ülkemize benzer yanları üzerine duruyorduk.

Vietnam, Amerika' nın egemenliğinden daha yeni  kurtulmuştu.

Mücadele sırasında izlenen taktikleri hızla öğreniyorduk.

General Giap' ın askeri dehasına hayran oluyordukBaşka ülkelerin deney ve tecrübelerini öğrendikçe, kendi gerçeğimize dönüyorduk.  Ülkemiz nasıl bir sömürgeydi?Yarı sömürgemiydi, klasik sömürgemiydi, yoksa bazılarının deyimiyle yeni sömürgemiydi?Türkiye soluna mensup bütün gruplar, Kuzey Kürdistan'ı Türkiye ile birlikte tahlil ederdi.

Onlara göre Türkiye' nin statüsü ne idiyse, K. Kurdistan' ın' da öyle idi.

Yani onlar göre Türkiye yarı sömürge ise K. Kurdistan' da yarı sömürge,

Türkiye yeni sömürge ise K.Kurdistan' da yeni sömürge idi.

Zaten Türkiye solu bu aşamada henüz K. Kurdistan' a Doğu ve güneydoğu ana dolu diyordu.

Yani ülkemizi Türkiye' nin bir parçası olarak değerlendiriyordu.

Bundan dolayı Kürdistan' a özgü bir tahlilleri yoktu.

Yine solun büyük bir bölümü, sömürgeleri deniz aşırı ülkeler olarak algılıyordu.

Yani onlara göre Türkiye ile Kürdistan arasında deniz olmadığından

Kürdistan sömürge olmuyordu.

Birde onların mantığına göre sadece emperyalist ülkelerin sömürgeleri vardı.

Türkiye' nin kendisi emperyalistlerin yarı sömürgesiydi

Yarı sömürgenin sömürgesi olmuyordu.

Türkiye soluna mensup örgütlerin kadrolarının çoğu, Kürt kökenliydi.

Bunlar "Ülkemiz" derken Türkiye' yi, yani Edirne' den Ardahan' a kadar ki yeri anlardı.

Tabi onlar için proleteryanın birliği önemliydi.

Rusya'da, Çinde Arnavutluk' ta proleterya sınıf örgütlenmesi yapmış emperyalizmi yenmişti

Bizlerde aynen öyle yapmalıymışız.

Bizler Türkiye solunun bu tezlerinin hiç birisine katılmıyorduk.

Bütün bu tezleri, ülkemizin varlığını inkâr eden Kemalist tezler olarak yargılıyorduk.

Bize göre, Kürtlerin bir ülkesi vardı.

Adı Kürdistan' dı.

Bu halk milattan önceden beri bu topraklar üzerinde yaşardı.

Önce Kasr î şirin antlaşmasıyla ikiye; Lozan antlaşmasıyla bu ülke dörde parçalandı.

Şu anda bu parçalardan biri Türkiye' nin, diğerleri İran, Irak, Suriye' nin egemenliğindedir.

Bu egemenliğin biçimi nedir sorusuna cevap arıyorduk

Bu biçimi bulmadan önce "Kürtlerin bir ülkeleri vardır" tespiti çok önemliydi.

Bu gerçekten hareket edildiğinde, Kürdistan' ın bir parçası egemenlik altında olduğu ülkenin değil, kendi bütününün bir parçasıdır.

Daha açık olarak ifade edersem, Kuzey Kürdistan Türkiye' nin değil Kürdistan' ın bir parçasıdır.

Türkiye solu, o andaki hukuki ve resmi statüyü meşru görüyordu ve hareket noktası buydu.

Oysa tarihi gerçekler hiçte böyle değildi.

Sadece tarihi de değil, kültürel, dil, ekonomik  gerçeklerde onları yalanlardı.

Bizim Türkiye soluna karşı tezlerimiz şöyle şekilleniyordu.

Madem biz Kürtlerin de bir ülkesi vardır, bu ülkeyi tahlil etmemiz gerekiyordu.

Türkiye solunun Türkiye için hazırladığı reçeteler bize uymuyordu.

Çünkü bizim hastalıklarımız farklılık arz ediyordu.

Onlara göre Türki'ye kalp hastasıysa, K. Kurdistan da kalp hastasıydı

Ve bundan hareketle dünyanın her tarafında kalp hastalığı ilaçları aynı oluyordu.

Biz yıllarca hastalığımızın başka olduğunu anlatamadık.

Kabul etmiyorlardı, çünkü ülke olarak varlığımızı tanımıyorlardı.

Tanısalardı, zaten proplem kalmazdı.

Yeryüzünde bir ülke olarak varsan, kadınlar ve erkeklerden oluşursun.

Zenginlerin ve yoksulların vardır.

Ülkenin toprakları üzerinde bir veya birkaç dil konuşulur

Ülkenin bir ekonomik gelişmişlik düzeyi vardır

Ülke halkı ya kendi kendisini yönetiyor

Ya da yabancı güçler tarafından yönetiliyor.

Eğer ülke yabancı güçler tarafından yönetiliyorsa, o ülke sömürgedir.

Kendi ülkemizdeki duruma bakıyorduk, halkımızı Türk devleti yönetiyordu.

Kürt adına her şey yasaklanmıştı.

Ve Kürt olarak bir Kürt, hiçbir şey olamazdı.

Yani bir Kürt, Kürt kimliği ile Türk devletinin resmi bir kurumunda hademe bile olamazdı.

Öğretmen olamazdı, memur olmazdı, subay olamazdı, olamazdı da olamazdı!

Ama kimliğini, tarihini, ülkesini inkâr eden ve kendini Türk olarak gören Kürt/ Türk başbakan bile olabilirdi.


 

Yunanlılar Egeyi işgal etse

Türkiye' de' ki resmi kafalara göre bu çok normaldir ve bunu eleştirmek etnik milliyetçiliktir.

Biz Kürtler için böyle düşünmek etnik milliyetçilik iken; kendileri aynı duruma düşerlerse onlar için öyle değildir.

Örneğin Yunanlılar, bir gün Ege kıyılarını işgal etseler,

Ege bölgesinin adını doğu ve güneydoğu Yunanistan olarak değiştirseler

Bu bölgede yaşayan bütün Türkleri Yunan saysalar

Türkçe konuşmayı ve yazmayı yasaklasalar

Ve  ben Türküm diyene yaşam hakkı tanımasalar

Ancak ben Yunanım diyebilenler; hademe, memur, öğretmen milletvekili olabilseler.

Ve bazı  Türkler bu duruma itiraz etseler

Bunları etnik bölücü olarak damgalamak mümkün mü?

Hayır hem de bin kez hayır!



699Biz bölücüydük!

 

Ama Türkiye' deki resmi kafalar bizi etnik bölücü, sol kafalar ise; Proleterya bölücüleri olarak suçluyorlardı.

Ve biz bu gerçeklerden dolayı Türkiye solundan ayrılıyorduk.

Kendi çabalarımızla, kendimize yeni bir yol arıyorduk.

Güney Kürdistan' da General Barzani başkaldırısını okuyorduk.

Onun yenilgisinden dersler çıkarmaya çalışıyorduk.

Konuyla ilgili elimizde çok az meteryal vardı, arıyor ama bulamıyorduk.

Zan edersem bu aralar Dr. Sait Kırmızıtoprak' ın kaleme aldığı  kalın bir teksir bulmuştuk.

Onu okuyup olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.

Bütün olaylara sosyalizmin penceresinden baktığımız için

Güneydeki yenilginin nedenlerini şöyle sıralıyorduk:

KDP feodal önderlikli bir harekettir, bundan dolayı yenildi diyorduk.

Seçtiği mütefikleri yanlıştı, onu kandırdı diye propaganda yapıyorduk

Kendimize göre bundan hemen dersler çıkarıyorduk.

İşte ilk dersimiz, bizde ki devrime feodaller değil, proloterya öncülük etmeliydi.

ikinci dersimiz, halka bir feodal veya bey değil, bir parti yol göstermeliydi.

Üçüncü dersimiz, proloteryanın itifakları, sosyalist ülkeler ve ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkeler olmalıydı.

Birde Vietnam ve Koreli devrimcilerin okuduğumuz kitaplarından "kendi öz gücüne güven" sözü vardı!

Bu ilke bizim için çok önemliydi.

Kendine güvenen kişi,  kendine güvenen grup ve kendine güvenen ülke.

Bizim için bu siyasetin A.B.C si gibiydi.

Bu güvenimizi arttırmak için kendi tarihimizi araştırmaya koyulduk

Önce yakın tarihten başladık

1925 te Palu' da, Piran' da, Elazığ' da Genç te Diyarbakır'da ne olmuştu?

Kimler direnmiş, kimler teslim olmuş, kimler idam sehpalarında davalarını haykırmıştı?

Dersim' de 1937/ 38  de neler olmuştu?

Baytar Nuri'  elden ele dolaşan  teksir halindeki kitabından öğrenmiştik.

Ve tarih merakı sarmıştı bizi

Herodot' un tarihinde köklerimizi aramıştık.

Kesenefon' un "On binlerin geçişi" nde anlattığı, savaşçı soydaşlarımız gibi olmaya karar kılmıştık.

Firdevsi' nin " Şehname" sinde Zaloğlu Rüstem ile bağımızı kurmuştuk.

Newroz başkaldırısının Kawa' ları olama yolunda ilerlemeye başlamıştık


Ankara Grubunun görüşleri

İkinci dönem Tunceli Öğretmen okulundaki gelişmeleri anlatmadan önce

Ankara' da çeşitli üniversitelerde okuyan öğrencilerin, bizlerle olan ilişkileri sonucunda

Nasıl etkilendiğimize değinmek istiyorum.

Gerek Bingöl' de gerek Dersim'de karşılaştığımız bu arkadaşlar

Bizimle tartışmalarında;

Birincisi, Daha Önce Kürdistan' da Türkiye cumhuriyetine karşı gelişen ayaklanmaların

Ulusal ayaklanmalar değil, direniş hareketleri olduğunu söylüyorlardı.

Ben bu tezi kabul etmiyor ve onlarla tartışıyordum.

Bana göre hem şeyh Said önderlikli ayaklanma, hem de Desim ayaklanması Ulusal birer ayaklanmaydı.

İhsan Nuri paşanın önderlik ettiği Ağrı ayaklanması tartışma götürmez bir ulusal hareketti.

Ama Ankara ‘ da okuyan arkadaşlar bunun kabul etmezlerdi,

Direniş hareketleri ile ulusal hareketler arasında bazı farkların olduğunu söylerlerdi.

Onlara göre Kürdistan' da milli burjuvazi yoktu, yani oluşmamıştı.

Ve dünyadaki bütün ulusal hareketler burjuvazinin eseriydi

 

 Bizde milli burjuvazi olmayınca ulusal harekette olmamıştı.

 

Onlara göre  Kürdistan' da  gerek feodal dönem de;

gerek kapitalizm çağındaki bütün isyanlar "haklı direnme" hareketleriydi.

Arkadaşlar bu tezlerini Avrupa' da ki ulusal gelişmeleri özetleyerek bize kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

Bir de Stalin'in uluslar hakkındaki tezleri de bunun yardımına sokunca, bizi ikna ediyorlardı.

İkincisi, Türkiye' deki sol grupları "sosyal şöven" olarak değerlendiriyorlardı.

Bizler sol grupların tezlerini kesin olarak yanlış bulurduk.

Kürdistan' ı inkâr ettiklerine inanırdık.

Bunun için gece gündüz onlarla siyasi tartışmalar yapardık

Ama böyle bir tanımlamayı ilk olarak onlardan aldık.

Bu konularda kitapları karıştırınca hayli veriye ulaştık.

"Sosyal şövenizm" devrim için en azından burjuvazi kadar tehlikeliydi.

Birde Türkiye solu gurupları içinde yer alıp, Kürt kökenli olanlar için de bir tanım kullanıyorlardı:

"Ulusal inkarcı" Bu her iki tanım her ne kadar Türkiye solu ile aramızda ki kavgaların zemini olduysa da

Bu tanımları kabul etmekte pek zorlanmadık.

Türkiye solu gerçekten Kürt sorunu konusunda "Sosyal şövendi"

Ve bu "Sosyal şöven" grupların politikasına angaje olan Kürtler ise,

Uluslarına yabancıydı.

Üçüncüsü Kürdistan' da Türkiye' de devrim yapmak isteyen sol gruplarla birlikte, birde Kürt sol grupları vardı.

Mesala Bingöl' de Türkiye KDP' si ve Özgürlük yolu çevresi mevcuttu.

Ben onlar gibi düşünmezdim, ama hep onlarla oturur tartışırdım.

Arkadaşlarımın çoğu o çevrelerdendi.

Tunceli öğretmen okulunda bile en samimi arkadaşım, Özgürlük yolu çevresinden Sarı Cemal' di.

Ama Ankara' da okuyan arkadaşlarımız onlar için de bir sıfat türetmişlerdi.

"Kürt küçük burjuva reformistleri"

Bu tanıma göre, bu grupların mensuplarının çoğu öğretmen memur ve bürokrattı.

Bu konumlarından dolayı „Küçük burjuvazi" kategorisine dahildiler.

Kürt sorunu konusunda, devrimden yana değiller, sadece bazı reformları talep ediyorlar.

Bu özelliklerinde dolayı da "reformist" tirler.

Tabi tanımlamaları böyle kafamıza yerleşince

Ve o dönemlerde Stalin' izm de revaçta olunca

Bizler artık Stalin' in Lenin ve Mao Zedung ‘un kitaplarında

"Küçük burjuvazi ve reformistler" hakkındaki bütün satırların altını çizer

Tartışmalarda bunları muhataplarımızın yüzüne vururduk.

Süre içinde "sosyal şövenizm ve küçük burjuva reformizmi"

nefret edilecek kelimeler halinde dilimizden döküyorduk.

Her ne kadar bizim grubumuzu teşkil edenlerde öğrenci öğretmen ve memur idiyse,

Biz kendimizi "proleter devrimci" olarak görüyorduk

Neyse bu kadar teorik izahatlarla kafanızı meşgul etmek istemezdim,

ama bu sıfatlar, ilerdeki kavgaların anlaşılması için gerekliydi.

Artık ilk büyük ulusal eylemimizi anlatabilirim.

Çünkü bu dinamitli ve bombalı bir eylemdir, belki de kulaklarınızın pası gidebilir

Veya sizi derin uykunuzdan uyandırır.


21 Martta nevrozu dinamitlerle kutlama

newrozMart ayına girmiştik.

Newroz' un önemini daha yeni kavramıştık.

Bizim dilimizde "New" Yeni, "Roz" Gün demekti.

Peki bu ne demek ti?

Önce duymuş, ardından özel olarak araştırmıştık.

Türk Milli Eğitim Bakanlığının yayınladığı Firdevsi' ye ait "Şehname"

Ve yazarının adını şu anda unuttuğum "Dünya tarihi" nde Newroz olayı anlatılıyordu.

"Şehname" de Newroz' un efsanesi, "Dünya tarihi"nde gerçeği vardı.

Efsaneye Göre, Asur imparatoru Dehak, Suriye' den

Orta Asya' ya kadarki bütün halkları eğemelik altına almış, onları inim inim inletiyormuş.

Ondan daha zalim ve daha kan içici yer yüzüne gelmemiş.

Bizzat kendisi  babasını aslan avı için hazırlanan kazıklı kuyuya düşürüp öldürmüş, ardından yerine geçmiş

Yeryüzü kıralı ünvanını kendisi kendisine layık görmüş

Çok kısa bir süre sonra başının iki yanında iki yılan çıkmış

Baş vurmadık hekim bırakmamış, yılanlara bir çare bulamamış

Şeytan bir gün hekim kılığında ona görünmüş

Ve derdinin dermanını söyleyivermiş:

"Günde iki genç insanın beynini bu yılanlara yedir" demiş

Zelim Dehak Şeytan' a uymuş

Emir buyurmuş

"Tez yılanlarıma genç insan beyinleri yedirin" diye haykırmış.

Bu emir üzerine her gün iki genç insan yakalanmış

Kasaplara teslim edilmiş

Kafaları kesilmiş, kafa kemikleri kırılmış

İçindeki beyinler çıkarılmış

Dehak' ın kafasının iki yanından çıkan iki yılana yedirilmiş

Aradan yıllar geçmiş, Dehak' ın kafası iyileşmemiş

Durumun kötüye gittiğini fark eden iyi niyetli bir yönetici kasapları değiştirmiş

Yeni kasaplar her gün kendilerine teslim edilen geçlerden birini dağa salmış

Kalan gencin beyniyle bir koyun beynini yılanlara yedirmiş.

Dağa salınalar süre içinde çoğalmış

Firdevsi' ye göre Kürtler bunlardan türemiş.

Yine ona göre Dehak' ın askerleri bir gün

Demirci Kawa' nın oğlunun başını kesmek, beynini yılanlara yedirmek istemiş

Kawa  dağa sığınanlarla birlikte Dehak' ın sarayını ateşe vermiş

Ve bu günü Newroz olarak ilan etmiş.

Bu efsane bizleri müthiş etkilemişti.

Zira bize göre Dehak'lar hala vardı

Gençlerimizin başları hala kesiliyor ve yılanlara yediriliyordu.

Bu beyin yiyicilere karşı dağlara sığınmak

Veya Kawa olmak, elimizdeki öküz başı şeklindeki gürzü

Zalimlerin başına çalmak.....

Tarih kitapları efsaneyi doğrular niteliktedir.

Milattan önce 612 Yıllarında bu günkü Orta Doğuda Asur imparatorluğu egemendir.

Med komutanı Keyakser  Zagros dağlarının mağaralarında demirhaneler kurmuş

Kılıçlar, kalkanlar  ve zırhlar üretmeye başlamış

Atların çektiği savaş arabaları hazırlamış

Düzenli ordular kurmuş

Piyade ve atlı birliklerle Ninova' nın üzerine yürümüş

Zalim Dehak' ın sarayını ateşe vermiş

Asur imparatorluğu gümbür gümbür yıkılırken

Onun egemenliği altındaki bütün halklar özgürlüğe kavuşmuş.

İşte Newroz böyle kutlanır

İşte ateşler böyle yakılır

Bazıları yakılan o ateşlerden korkarak titrer

Bazıları da sevinir.

Biz Tunceli öğretmen okulundaki öğrenciler Newroz' u böyle algıladık

21 Mart günü yaklaşırken bir toplantı yaptık.

Aramızda Dersim' li arkadaşları da aldık.

Newroz' u sesli olarak kutlayacaktık

Buna göre en kısa zamanda iki kalıp dinamit bulacaktık.

Bir tanesini şehrin hemen arkasındaki Düldül tepesinde

Diğerini onun ters istikametindeki tepede patlatacaktık.

Dinamitler kapsüller ve fitiller hazırlandı

Gerekli bağlantıları sağlandı

İki gruba teslim edildi, 21 Mart gecesi aynı dakikada fitiller ateşlendi.

Saat tam onda önce düldül tepesindeki dinamit patladı

Ona hemen karşıdaki eşlik etti

Ve dört dağ arasına hapis olmuş şehre, birde patlamaların yankıları geldi.

Bizim öğretmen okulunun hemen alt tarafında konumlanmış jandarma alayı

Silahları havaya dikti.

Başlayan müthiş bir şenlikti

İz mermileri aydınlatıcı fişekler, ardından top mermilerinin sesi gelecekti.

Korkularından titreyenler ve sevinenler de vardı bu şehirde.

Sessizce yeter diyenler, eyvah 38 geri geldi deyip titreyenlerde.

Sesler bombalar ve tüfekler, duygu ve düşünceleri saflar bölmüştü.

En önemlisi de bizin korkumuz bu patlamalarla ölmüştü.

Biz karar alanlar ve yapalar dışında kimseler, kimlerin yaptığını bilmiyordu

Ama herkes bizden kuşkulanıyordu

Aradan günler geçmesine rağmen tartışmalar sürüyordu.

Newrozu, 21 Mart gecesini, Dersim' de Patlayan bombaları kimse unutamıyordu

21 Mart Newroz Bayramını kutlamanın ardından 23 Nisan yaklaşıyordu.



23 Nisan’ ı kutlamıyor, protesto ediyoruz

Bu gün de Türklerin ulusal egemenlik bayramıydı.

Bize göre biz Kürtler için ise ulusal esaret bayramıydı.

Kendi esaret günümüzü, kutlayacak mıydık?

Her 23 nisan Günü Kürdistan' ın bütün illerinde törenlerle bu gün kutlanırdı.

İlk okul, Orta Lise ve dengi okul öğrencileri sabah erken hazırlanır.

Her öğrenci uygun bir kıyafet giyinir Okullların önünde askerler gibi tek sıraya dizilirSıranın başındaki öğrenci uzunca bir direğe takılmış Türk bayrağı taşır.Öğretmenlerin eşliğinde öğrenecilere rahat ahazırol çektirilir.Uygun adım marşla öğrenciler belirlenen alana kadar yürütülür.Şehirin bayram kutlamaya uygun alanında düzenli askerler şeklinde dizilen öğrencilere ilin valisi bir konuşma yapar.Ardından öğrenciler şiiirler okurAtatürk övülür  ve bayram böylece sona ererdi.

Peki böyle bir bayrama biz neden katılacaktık?

Türkiye Büyük Millet meclisinin kurulmasıyla biz Kürtler, neden sevinelim?

Millet olarak bizim yokluğumuza karar veren o meclis değil mi?

1925, 1930, 1938 yıllarında Kürtler' in katlini gerçekleştiren kanunları o meclis çıkarmadı mı?

O meclis ki kurulduğundan beri sadece Kürtler' in asimilesini sağlayan kanunlar çıkarmıştı.

Böyle bir meclisin kuruluş gününü biz bayram olarak kutlayamazdık.

Biz kendi aramızdaki tartışmalarda bu sonuca varınca, katılmama kararı aldık.

Ama Tunceli öğretmen okulu tek başına bunu yapamazdı.

Öyle bir yapmalıydık ki;

Tuncelideki bütün okullar, bu bayrama katılmamalıydı.

Hemen kendi aramızda görev bölümü yaptık.

Komiteler oluşturduk, Tunceli lisesine, sanat okuluna, kız meslek lisesine gruplar yolladık.

Farklı gruplarla görüştük, gece gündüz propağanda yaptık.

Neticede planımızı somutlaştırdık.

23 Nisan sabahı hepmiz okullarımızın kaısında hazır olacaktık.

Okullardan yürüyerek Palavra meydanına gidecektik.

Orada sıralar halinde dizilip bekleyecektik

Vali kürsüye çıkıp konuşmaya tam başladığı sırada, hızla alanı terk edecektik.

Bu konuda başarılı olmak için çok  çalıştığımızı hatırlıyorum.

23 Nisan günü öğretmen okulundan yola çıktık

Asma köprüyü çıkarak rampalı yola tırmandık

Tam olarak hababam sınıfı gibiydik, bayramın kutlanacağı alana ulaştığımızda hepimiz heyecanlıydık.

Bütün okulların öğrencileri tam takır hazırdı

Uzun bir bekleyişin ardından Vali göründü, kürsüye çıktı

Ve biz toplu halde sıraları bozarak ayrıldık.

Beş dakika sonra devletten maaş alanlar ve ilk okul çocukları dışında tek kişi alanda kalmadı.

Vali' de bu durum karşısında konuşma yapmadı.

Her kes sessizce alandan ayrıldı. Bu durum aslında sessiz bir isyandı.Hem baş kaldıranlar hemde esir edenler sessizdi.Ama işin garip tarafı, bayramdan sonra bu sessizliğin sürmesiydi.Yani hiç bir öğrenci hakkında dava veya soruşturma açmadılar.

Okullarda da  disiplin soruşturmasının sözü  bile etmediler.

Biz kendi cephemizden müthiş bir başarı kazanmıştık.

Bir kere binlerce öğrencinin birliğini sağlamıştık

İkincisi Dersim halkına, bu bayramın bizim bayramımız olmadığının mesajını vermiştik.

Üçüncüsü kendimize olan güveimiz artmış, ulusal gururumuzu ayaklar altından almıştık.

Çünkü bu bayram Dersim katliamından sonra bu halka zorla kutlanmış

O günden bu güne kadar kimseler itiraz etmemiş

Öğrenciler askerler gibi yürüyerek bir alana gelmiş

Çocuklar kürsüye çıkmış "Atam sen kalk ben yatam " demiş, diğerleri alkış çalmıştı.

İşte biz bu yalan oyunu bozmuştuk.

21 Martta dinamitleri patlatarak yasaklanan bayramımızı kutlamıştık

23 Nisanda toplu halde tören yerini terk ederek yabancıların bayramını kutlamamıştık

 


 

 

 

Okuyoruz ve tartışıyoruz

Biz öğretmen okulu öğrencileri çok kitap okuyorduk

Geceleri kitaplar okur gündüzleri tartışıyorduk

Okulda bizimle tartışacak kimseler kalmadığından şehire iniyorduk.

Tunceli de "Alpdoğan" isminde bir mahalle vardı

Bu mahallede "Cumhuriyet caddesi," bu caddede birde "savaş sokağı" vardı

Savaş sokağındaki bir binanın bodrum  katı kahvehaneydi

Siyasi tartışmalar burada yapılırdı:

Türkiye solundan bazı gruplar, tartışmaları bir düzene bağlamışlardı

Konular önceden tesbit ediliyor

Herkesin görebileceği bir duvara  tartışma konusu asılıyor.

Konuyu tartışmak isteyen grup veya kişiler önceden adını veriyor

Ve sıra kendilerine geldiğinde söz hakı alıp kürsüde konuşuyor

Hiç unutmam bir ara duvara "Çelişki, baş çelişki ve tali çelişki" yazmışlardı.

Türkiye solundan her gruptan bir kişi söz hakkı alır saatlerce anlatırdı.

Çelişki derdi, zıtların birliği ve zıtların mücadelsidir.

Her şey çelişkidir, çelişkisiz hiçbir şey olamaz.

Artının olduğu yerde ekside vardır

Yanlışın olduğu yerde doğruda vardır

Sertin olduğu yerde yumaşak

Zalimin olduğu yerde mazlum

Burjuvazinin olduğu yerde proloterya vardır

Ve bunlar arasında çelişki vardır

Çelişki çatışmalar yaratır, çatışma gelişmeye neden olur

Çelişkilerinde çeşitleri vardır

Baş çelişki vardır, temel çelişki vardır, tali çelişkiler vardır.

Bunlar bir birine karıştırılmamalıdır

Birde kendiliğinden çözülen çelişkiler, zor kullanılarak çözülen çelişkiler vardır.

Anlatıcı buraya kadar konuyu anlatınca

Birisi söz hakkı isterdi

Ve söz hakkı alır almaz baş çelişki ile temel çelişkinin aynı olduğunu söylerdi

Mao Zedung dan alıntılar gelirdi

Kürsüdeki adam Jozef Stalin'in söylediklerine sarılırdı.

Süreç derdi süreç, her şeyin bir süreci var ve sürecin baş çelişkisi var

Baş çelişki tesbit edilirse diğer çelişkileri tesbir etmek kolaylaşır

Örneğin Türkiye emperyalizmin yeni sömürgesiyse

Türkiye devriminin baş çelişkisi, emperyalizm ile Türkiye halkı arasındaki çelişkidir.

Diğer bütün çelişkiler tali çelişkilerdir

Ve baş çelişki çözülmeden diğer çelişkilerin çözümü zordur

Bu noktada anlatıcıya karşı itirazlar olurdu

Baş çeliki emperyaizm ve sosyalemperyailzmdir itirazları gelirdi.

Türkiye yarı sömürge değildir itirazları yükselirdi

Anlatıcı çelişki deyip konuşmak isteyenleri susturudu

Köylülük ile feodalite arasında ki çelişki

Feodalite ile burjuvazi arasındaki çelişki

Burjuvazi ile  Proleterya arasındaki çelişki

Bunlar sıralanınca Türkiyenin ekonomik durumu tahli edilir

Toplumun çelişkileri sıralanır

Mao Zedung' un Çin için yaptığı tahliller Türkiye koşullarına uyarlanırdı.

Daha doğrusu Mao nun kitaplarını okuyan sol gruplar

Okuduklarını  tekrarlayıp dururlardı

Yaşadıkları ülkelerinden haberdar bile değilllerdi.

Pekin' i bilir, Dersimi bilmezsiniz

Bir gün konuşma sırası bana gelmişti

Kürsüye çıktığımda her kes "çelişkiler" üzerine konuşma yapacağımı sanıyordu.

Günlerce saçma sapan  çelişkileri dinlemiştim

Hafızam beni yanıltmıyorsa konuşmama şöyle başlamıştım:

Arkadaşlar, birkaç gündür tartışmaları izledim

Moskova'yı, Pekin' i Arnavutluk' u Kübayı iyi taınıyorsunuz

Kendi ülkenizi tanımıyorsunz

Hatta bu şehiri hiç bilmiyorsunuz

Bu kahvenin bulunduğu mahallenin neden "Alpdoğan" mahallesi olduğunu düşündünüz mü?

"Cumhuriyet caddesi" ve "savaş sokağının" ne demek olduğunu biliyormusunuz?

1938 öncesi bu şehir yoktu

Şehirin karşı tarafında Munzur' un karşı yakasında bir köy vardı

Adı mameki idi.

Dersim'i işgal etmeye gelenler, Munzur'un kıyısında bir askeri kışla kurdular.

Burada üstlenip dağlarda köy ve mezralarda insan avladılar

Yetmiş bin insanı "asidir" gerekçesiyle öldürdüler

Kuşkulandıkları binleri sürgüne yolladılar

Geri kalanları buraya yani kışlanın etrafına topladılar

Evler binalar okullar yaptılar

Ve şehrin adını "kalan" koydular

Kalanlara "Ya Türk olacaksınız, ya yok olacaksınız" dediler.

Ve kalanlar yaşamak için kendilerinden uzaklaştılar

Geçmişlerini, tarihlerini unuttular

Uzağı bildiler, kendilerini görmediler!

Sizler dedelerinizi nineleriniz katleden, süren ve esir alan

General Abdullah Alpdoğan' ı bilmiyorsunuz

Ama Çin'deki Çan Kay Şek' i biliyorsunuz

Katilinzin adı mahalenizin adı olmuş, kıpırdanmıyorsunuz

Dedelerinizin fermanını çıkaran "Cumhuriyet", caddenizin adı olmuş. Sizi yok eden "savaş" ise sokağınıza ad olarak verilmiş. Kendinizi bir yoklayınız, yaşıyor musunuz, yaşamıyormusunuz?Varmısınız, yok musunuz? Sizin çelişkiniz işte  budur


Delil Doğan Ve Celal Aydın

Tartışmak bizim mesleğimiz gibi olmuştu.Ve okulumuza yeni arkadaşlarımız güçlü tartışmacılarımız gelmişti.Birinin Adı Delil Doğan' dı, diğerinin adı Celal Aydın'dı.

İkisi de Malatya öğretmen okulundan sürgün gelmişlerdi.

Müthiş bir ikiliydi.

delil-450Delil uzun boylu yakışıklı biriydi, keskin bakışlı yiğit bir adamdı.

Kendine güveni tamdı, sözünü kimseden sakınmazdı.

Celal orta boylu yakışıklı bir gençti.

Bilge bir adamdı

Bir konuşması vardı, yılanı deliğinden çıkarırdı.

Anlayacağınız okuldaki ekibimiz tamamdı

Şehirde de yeni hatipler ortaya çıkmıştı:

Bunların en önemlilerinden biri; Çetin Güngör dü.

Sevimli altın gibi genç bir öğretmendi.

Kahverengi saçlarının orta yerinde bir tutam beyaz saçı vardı

Yüzü her daim gilerdi.

Bilgi küpü gibiydi

Ona ayaklı ansiklopedi derdik

Kimse tartışmada ona dayanmazdı.

Karşısında direnenleri otomatiğe bağlanmış kelimelerin hedefinde paramparça ederdi

Ali Haydar Kaytan

Ankarada Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan Ali Haydar Kaytan da müthiş bir tartışmacıydı.

Yalınız tartışmacı mı?

Duygusal bir şair ve hümanist!

Ve inanmış bir kominist!

Bir keresinde okulumuzun yatakhanesinde bize bir konuşma yaptı.

Bu konuşma öylesine şiirseldi ki;

Dersim katliamını anlatırken hüngür hüngür ağladı ve bizi de ağlattı.

Olağanüstü alçak gönüllüydü

Kendisinden genç olanlara karşı bile saygıyla davranır

Kimsenin kalbini kırmazdı.

Arkadaşı vardı, adı Hamili Yıldırım' dı.

Haydar'ın tersine sessizdi, çok konuşmazdı

İkisinin arkadaşlığı  Donkişot ile Sanço Panço'nunkini andırırdı.

İlk hocam Dursun Ali Küçük' ü hatırlatayım

Oda efendi ve nazik bir arkadaştı

Kutu deresine gidiyoruz, Kamer Özkan geliyor


Bir gün okula geldi: "hazırlanın bir yere gideceğiz" dedi.

Yanılmıyorsam Cuma Tak, Mehmet Sevgat, Ahmet Toptal,Delil Doğan, Celal Aydın, Süleyman Günyeli, Selim Çürükkaya, Seyfettin ZoğurluToplam 13 kişi Tunceli çarşısına gittikOrada Dursun Ali Küçük'ün temin ettiği münübüse bindikBize Kutu Dersine doğru gideceğimizi söylediler.Ben bir müddet önce Baytar Nuri' nin Dersim Tarihi adını taşıyan kitabın teksirini okumuştum.

Oradan Kutu Dersinde 1938 de yapılan korkunç katliamı öğrenmiştim

Kitaptan okuduğum yeri birazdan  gözlerimle görecektim.

Çok merak ediyordum

Kim bilir o derede kaç dıram, kaç trajdi, kaç acı gizlidir?.

Binlerce kişi, kadın, çocuk o vadide kırılmıştı

Ve gideceğim, gözümle göreceğim

Bir hayli gittik:

Kutu Deresini münübüsün camından izledik

Kızılkaya köyünün alt tarafında, Pülümür suyunun kenarında indik

Münübüsçü bizi bırakınca geri döndü.

Biz yaya olarak ilerledik

Suyun kenarında taşlık bir alanda oturduk.

Arkamızda derin bir vadi, vadide çok sayıda mağara gözüküyordu..

Biz daha tam yerleşmeden mağaranın birinden bir adam dışarı çıktı

Elinde kocaman çift namlulu bir tüfenk vardı

Bıyıkları palaydı

Tam bir dağ adamıydı

Eski Dersimli yiğitleri andıryordu.

Bize doğru gelirken ve gözlerim onun adımlarında ve endamındayken

Oralarda geçmişte yaşananlar hayalmde canlandı

Bize doğru gelen kişi sanki o katliamdan geriye kalan tek tanıktı

Ve gelecek bize olan biten her şeyi anlatacaktı

Ben böyle düşünüyorken Dursun Ali; gelenin Kamer Özkan olduğunu söyledi. Ve devam etti:

"Kamer İbrahim Kaypakkaya' nın arkadaşıdır

İbrahim karlı bir kışta dağda yakalandı.

Askeri bir aracın arkasına bağlanarak köy köy dolaştırıldı

Ama Kamer kurtuldu, o gün, bu gün, bu dağları mağaraları kendine mesken edinmiş.

Buralarda yatar kalakar yaşar"

Bu heybetli adam karşısında hepimiz ayağa kalktık

Sırayla sarılıp kendisiyle öpüştük

Önce O  oturdu silahınıda dizlerinin üzerine yanlamasına koydu.

Bizde oturunca; hal hatır sordu:

Kamer  bize çok şey anlattı.

Aradan yıllar geçtiği için anlattıkları hafızamda kalmadı.

Ama bazı sözleri bu satırları yazarken hafızamda yankılandı:

"Bu dağlar, bu mağaralar ve vadiler bizi korur.Buraları bir tutarsak, kimseler bizimle baş edemez.Yeterki niz tek yumruk tek yürek olmasını bilelim"

Delil Doğan'ın sömürgecilik üzerine yaptığı uzun konuşmanın izi, Plümür suyunun müziği gibi beynimde iz bıraktı.

Akşam yaklaşınca güneş batmadan münübüs bizi almaya geldi

Kamer Özkan silahıyla vadide kaybolurken, biz özgür dağlardan esir şehire doğru yol aldık.


 

Her taraf esaret kokuyordu

Esir şehir!

Yalınız şehir mi esirdi?

Sessiz Dağlar Sakin Nehirler bile esirdi.

 Kasabalar ve köyler şehirlerden beterdi.

Ve bize göre en kötü esaret, fark edilmeyeniydi.

Bu koma hali gibi, uyku hali gibiydi.

Bu  durumu  fark etmiş, uyanmıştık

İLK adım eğitim:

Eğitime birinci derecede önem vermiştik

Gece gündüz çalışmaya başlamıştık

Seminer grupları oluşturmuştuk

Kürdistanın klasik bir sömürge olduğuna kendimizi inandırmıştık.

Eğitimimizin amacınında sömürge Kürdistanı kurtarmak olarak belirlemiştik.

Hepimiz sosyalist felsafeye angaje olduğumuzdan reçeteyi oradan arıyorduk.

Öğrendiğimiz ilk şey, "Diyalektik ve Tarihi Meteryalizm"di.

Toplumu veya toplumları ununla tahlil ediyorduk

Oda bize şunu söylüyordu:

Hayvan alet yapmaya başlayınca insan oldu.

Üretim olarak adlandırılan eylemi onu yüceltti.

Süre içinde iş bölümü denilen bir sürece girdi

Dişisi toplayıcılık yaparken, erkek avcılık yaptı.

Hayvanları evcileştirme, çift sürme ürünü saklama

Derken sınıflar doğdu.

Ezen ile ezilen, sömüren ile sümürülen

Artık tarih denilen şeye bunların çelişkisi damgasını vurdu.

Dolaysı ile Toplumu basamaklara ayırdılar

İlk basamak ilkel kominal toplum

Kimsenin kimseyi sömürmediği, baskının zulümün, savaşların esaretin olamadığı,

Hillenin hurdanın yalanın, dolanın bulunmadığı, Hayvanlıktan sonraki ilk aşama  İkinci aşama köleci toplumdu. Toplumun keskin çizgilerlerle birbirinden ayrıldığı Köle beyleri ve köleler olarak sınıflandırıldığı. Sanatçılar, tüccarlar gibi arasınfların olduğu Ama toplumu besleyenin kölelerin iş gücü olduğu bir aşama. Üçüncü aşama feodal, dördüncü aşama kapitalist.. Beşinci aşama komünist aşamaydı. Diyalektik ve tarihi mataryalizme göre, bir toplumdan diğerine geçiş bir zorunluluktu.  Yani İlkel kominal toplum köleci topluma, köleci toplum Feodal topluma ve Kapitalist toplumda komünist topluma hamileydi.

Ezilenlerin rolü ise doğum yaptıran ebeydi.

Bizler  bu yasaları öğrendikten sonra

Kavimlerin Dünyaya yayılışını

Millattan önce Atina da ve Roma' da kurulmuş köleci sistemleri öğrenirdik.

Mısır ve Mezopotamya da kurulan sistemleri

İlk köle ayaklanmalarını okuduk.

Burjuvazinin doğuşu, Amerika' nın keşfi, modern anlamda sömürgecilik.

Uluslar, ulusal ayaklanmalar

Paris komünü, Dünya savaşı, Rus devrimi

Komünizmin ilk aşaması, sosyalist devrim.

Dahası var, anti sömürgeci mücadeleler.

Latin Amerika' da Che Guevara  Ve Kastro gibi efsaneler:

Gine Bisau daki gelişmeler

Hindistan' da Gandi' vari taktikler

Çindeki uzun yürüyüşler, Viyetnam daki çıkışlar

Ve.......

Bütün bunlardan çıkardığımız dersleri, kendi toplumumuza  uyguladık.

Köleci toplumu yaşamışmıydık

Med konfederasyonunu keşfettik

Onu Diyokes' e Kurdurduk, Keyakser' le İmparatorluk yaptık

Astyages' le Kurulan İmparatorluğu yıktık.

Köleci, feodal ve kapitalist dönemde Kürdistan' ı inceledik.

Kasr î Şirin ve  Lozan' la dört parçaya bölündük:

Mayın tarlaları, tel örgüler

Yoksulluk sefalet, arama zulüm

Korku dehşet ve vahşet

İşte Bütün bunları düzenlediğimiz eğitim çalışmalarıyla vermeye

Ve bu seminerleri yazılı olarak biriktirmeye başladık.

 

 

Seminerlere hız veriyoruz



Seminer çalışmalarını küçümsememek lazım.

Bir seminerin hazırlanması için, araştırma yapmak gerekiyordu.

Diyelim ki Kürt tarihi ile ilgili bir seminer hazırlanacak

Önce konuyla ilgili kitaplar temin ediliyordu

Millattan önce Kürtlerin ataları ve eski Mezopotamya tarihi

Medler, Kasitler; Gutiler, Huriler......

Orta çağda Kürdistan' ın durumu

İslamiyet ve Kürtler...

Türkler' in Anadoluya gelişi...

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürtler....

İsyanlar, başkaldırılar, Kürdistan'ını Parçalanması

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı, Serv antlaşması

Lozan ve yeniden parçalanan Kürdistan!

Koçgiri halk ayaklanması, Palu genç Hani başkaldırısı....

Ağrı dağı isyanı

Ve 1938 Desim baş kaldırısı, isyan ve bastırmalar...

Katliam, göç ve kalanları asimilasyona tabi tutma.

1946 Mahabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşu

Bir yıl sonra çarü çıra meydanında dört dar ağacı....

Bozgun, yenilgi ve kaçış....

General Barzani' nin uzun yürüyüşü

Rusya' da  sürgün günleri,  geri dönüş....

Ve Baas iktidarına karşı başkaldırı.

İsyan....

Dağların doruklarında özgür bir yaşam

Dostlarını ve düşmanlarını yanlış seçme

Cezayir anlaşması ve Şah' ın arkadan bıçaklaması...

Ve yenilgi....

Bütün bu konular hakkında bilgi veren kitaplar okunur

Alıntılar bir deftere kayıt edilir

Ardından seminer konusu elle yazılırdı

Seminerleri bazen tek kişi, bazende bir grup hazırlardı.

Çocuğa ad konuldu

1976 Yılının ilk baharında artık "Kürdistan devrimcileri" adını kullanıyorduk

Yani artık bir gruptuk

Ama bu ismi nasıl almıştık?

Veya kim, kimler tarafından bu isim bize verilmişti, orasını bilmiyorum!

Acaba birileri oturdu, bu isim işi üzerinde tartıştı, kararlaştırdı, sonunda  bize kabul mu ettirdi?

Sanmıyorum!

Ne o günlerde, nede bu günlere kadar "Kürdistan Devrimcileri" adının bir karala alındığını duymadım.

Ülkemizin adı "Kürdistan" dı.

Bu isim yasaktı ve biz korkusuzca, ısrarla her yerde kullanıyorduk.

Birde kendimize "Devrimciler" diyorduk

Bu iki kelimenin birleşiminden adımız doğmuştu

"Kürdistan devrimcileri"

Henüz bir proğramımız veya tüzüğümüz yoktu.

Grubumuzun ideolojiside sistemli olarak oluşmamıştı:

Araştırma, tartışma evresini yaşıyorduk.


Öcalan diye birisi var mıydı?

Abdullah Öcalan diye birisini henüz tanımıyorduk, bu ismi duymamıştık.

Ankara' da okuyan Dersim'li arkadaşlarımızdan kimse de ondan söz etmemişti.

Ali Haydar Kaytan; Şahin Dönmez, D. Ali Küçük'ten bir kez dahi olsun Öcalan hakkında tek bir söz sarf ettiklerini duymadım.

Bingöl' de Resul Altınok, Zeki Yıldız, Mehmet Hayri Durmuş, Şalvar Mahmut, Kısmet abi, Kalkapazarlı Hasan'ı tanırdım.

Bu arkadaşların bir kısmı Ankara' da okuyor, bir kısmı orada çalışıyordu.

Hiç birisi Abdullah Öcalan' dan bir kez dahi olsun söz etmedi.

Hiç kuşkusuz yukarıda adlarını sıraladığım arkadaşlar, Öcalan'ı tanırdı.

Ama o tarihlerde Öcalan' ın anlatılacak bir meziyeti olmadığı için, Kürdistan'da kimseler tarafından tanınmazdı.

Zan edersem bizim Tunceli öğretmen okuluna dışardan gelenlerden birisi dekemal_pir Kemal Pir' di.

Türk kökenli olması ve Kürdistan' ın bağımsızlığını savunması bizi etkilemişti.

Birde Ankara' da üniversitelerde okuyan öğrencileri kendimizden daha bilinçli görür, onlara hürmet ederdik.

Ankara Grubunun bize öğrettikleri

Ankaradan gelip kürdistanda bizlerle ilişki kuran öğrencilerin üç konuda bizleri etkilediğini düşünüyorum:

Birinci konu; Sovyetler birliğindeki rejimin "sosyalist" değil, "revizyonist" bir rejim olduğu,

İkinci konu, Türkiyeli bütün sol grupların, son tahlilde "inkarcı" ve "sosyal şöven" oldukları,

Üçüncü konu, bizim dışımızdaki bütün Kürt sol guruplarının ise  "teslimiyetçi küçük burjuva milliyetçileri" olduklarıydı.

Doğrusunu söylemem gerekirse; o günkü koşullarda bu tanımlamaları bende doğru olarak görüyordum. Türkiye solu, Kürdistan' ı Misaki Milli sınırları içinde değerlendirdiği ve ülkemize Doğu ve Güneydoğu Anadolu dediği, Ülkemizin kurtuluşunu Türkiye devrimine endekslediği için, birde sosyalist olduklarını söylediklerinden  "sosyal şöven" tanımı yapılarına tam olarak uygundu.  Kürt olmalarına rağmen Türk sol gruplarının içinde yer alanları ise "ulusal inkarcı" olarak damgalamıştık.

Ankara'da okuyan öğrenciler bu konularda bizi ikna etmede zan etmiyorumki fazla zorlandılar.

Zira sol kitaplarda "Sosyal şövenizm," "ulusal inkarcılık" "teslimiyetçilik ve küçük burjuva milliyetçilği" konusunda bolca meteryal vardı.

Biz bunları okudukça bu gruplara karşı bileniyorduk.

Henüz aramızda, çatışmalar başlamamıştı

Ama kıran kırana bir tartışma vardı.

Görüş ayrılıklarımız hemen her konuda derinleşiyordu.

Her grup kendi savunduklarının doğru olduğuna inanıyordu.

Bizleri hem küçümsüyor, hem alaya alıyor, hem de dıştalamaya çalışıyorlardı.

Türkiye soluna göre biz "ulusalcı milliyetçiydik"

Kürdistan sol guruplara göre ise biz "goşist veya maceracıydık"

Biz ise kendimizi çok ciddi görüyorduk.

Yaptığımız işin en azından bir oyun olmadığını biliyorduk.

 

Sınıf analizleri ve mevzilenmesi


Eğitim çalışmalarımız hızla bir sonuca doğru gidiyordu.

Hemen hemen hepimiz sosyalizmi peşin olarak kabul etmiştik.

Bize göre Kürdistan ülkesi ancak ve ancak sosyalizm felsefesiyle kurtulacaktı.

Sosyalizm bakış açısıyla Kürdistan klasik bir sömürgeydi

Ulusal kurtuluş mücadelesine ihtiyaç vardı.

Bu mücadele ancak işçi sınıfı önderliğinde verilebilirdi:

Tabi o terihlerde ülkemiz Kürdistan da işçi sınıfı çok zayıftı

Ama biz onunda yolunu bulmuştuk

Bize göre işçi sınıfının sayıca azlığı o kadar önemli değildi.

Oluşan partinin işçi sınıfı partisi olması önemliydi.

Kürdistan'da başka sınıf ve tabakalarda vardı.

Bizim işçi sınıfı partisi onlara da önderlik edecekti

Kürdistan köylü ülkesiydi, cephe esprisiyle köylüyü de biz kazanacaktık.

İşsizler, işçilerden daha kalabalıktı onlarada el atacaktık.

Küçük burjuvazi kaypaktı, ama güç kazanacak olan devrime oda katılacaktı.

Bizim sosyalizm anlayışımızda tek parti sistemi esastı.

Zira bir ülkede tek bir proleter partisi olurdu. Diğerleri ya burjuva yada küçük burjuva partilerdi.Ve asla bunlarla itifak yapma gibi bir düşüncemiz yoktu.Her ne kadar devrim öncesi devrimde çıkarı olan sınıf ve tabakaları tek bir cephe bayrağı altında bir araya getirme diye bir fikrimiz var idiyse de, biz örgütsüz olan işsizleri, küçük burjuvaziyi, köylüyü kendi bayrağımız altında bir araya getirmeyi düşünüyorduk. Oysa  Kürdistan sınıflı bir toplumduVe her sınıf kendi örgütünü oluşturma hakkına sahipti.  Bu tezi kabul etseydik Devrimde çıkarı olan sınıfların örgütleri bir cephe kurabilirdi. Oysa  bu olasalığı baştan beri red ettik.

Bize göre Kürdistan' da sınıf ve tabakalar vardı

Ama onları temsil edecek örgütleri yoktu veya vardı  biz kabul etmiyorduk.

Başka Kürt örgütlerinin meşruluğunu kabul etmiyoruz

Bu durum biz ile  diğer bütün Kürt örgütlerini karşı karşıya getiriyordu.

Bizim dışımızda oluşmuş veya oluşmaya başlamış çok sayıda Kürt örgütleri vardı.

Mart 1970 darbesi öncesi "Doğu Devrimci Kültür Ocakları" adı altında kurulan Kürt dernekleri

Kürdistan' ın pek çok bölgesinde faaliyetler yapmış

Anadille eğitim, komando baskısına son, doğuya yol, su elektrik sloganlarıyla büyük kitle gösterileri organize etmişlerdi.

Mart darbesiyele darbe yiyen, tutuklanan Kürt siyasi eliti, 1974 genel affıyla yeniden örgütlerini kurmaya başladı.

Ama biz onları herhangi bir sınıfın temsilcileri olarak tanımadık.

Çünkü  Viyetnam' daki Ho Chi Minh de öyle yapmıştı.

 Gerçi Rusyada Bolşevik devriminin öncüleri devrime kadar, başka örgütlerle itifak yapmışlar, devrimden sonra diğer partilerin kapılarını anahtarlamışlardı.

Bizler bu konuda devrimin başlangıcını değil, sonucunu kendimize örnek almıştık.

Çünkü işçi sınıfını biz temsil ediyorduk

Devrimi işçi sınıfı yapacaktı

Toplumun diğer sınıf ve tabakalarını devrime kazandırmak, işçi sınıfının yüce görevleri arasındaydı.

Eğitim çalışmalarında bu amaca adeta  kilitlenmiştik.


 

Okulumuz Tatile giriyor

Artık Dersim' deki okulumuz yaz tatiline girecekti.

Her kes hazırlığını yapmaya başlamıştı.

Yaz boyunca yapmamız gerekenler üzerine tartışıyorduk.

Her kes gittiği yerde insanları ikna edecek,  bizim fikirleri savunan guruplar  yaratacaktı.

Valizlerimizi hazırladık

Biz Bingöl' lü arkadaşlar, şehir' e indik, burada bir otobüse bindik, "Kovancılar" olarak bilinen Elazığ Bingöl yol çatısınada indik.

Burada Ealazığ'dan Bingöl' e gidecek olan otobüsü bekledik.

Karnımız acıktığı için yol üzerindeki lokantada kuru fasulye yedik.

Az sonra otobüs gelince sevindik

Arkadaşım Vahdettin Çelik Öldü


Bingöl'e bağlı Yeniköy' e dönünce, beni derinden etkileyen bir olay olmuştu.

Çok sevdiğim arkadaşım Vahtettin Çelik, bir iş kazasında ölmüştü.

Bizim köyümüz Bingöl' ün 17 kilometre yakınında, Çılkani olarak bilinen geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştu.

Kurulmuştu diyorum, çünkü bu ova, 1968 yıllarına kadar boştu.

Bizim Murat vadisinde, Suveren istasyonunun karşısında, Genç ile Palu arasındaki köylerimizde toprak kayması olduğundan dolayı, üç köy için Çılkani ovasında yeni evler inşa edildi ve biz 1969 yılında yeni köye taşındık.

Yaklaşık olarak on kilmetre eninde beş kilometre boyundaki bu ova sussuzdu.Ve biz köyümüze yerleştiğimizde yalınızca içme suyu getirilmişti.Böylesine geniş bir ovanın o tarihlere kadar sussuz kalması aklın alacağı iş değildi, ama olmuştu işte.Bir gün bizim köy dahil, ovayı çevreleyen bütün  köylere bir haber ulaştı"Göynük suyu üzerine sulama barajı yapılacak ve Çılkani ovası sulancak"

Gerçekten bir müddet sonra barajın ihalesi Ankara' da yapıldı

Ve Özdemir Sutunç isimli bir muhendis barajın ihalesini aldı.

Bizim köy ile Solhan' a giden asfalt yolun yol çatısında barajı yapacak olan firmanın barakaları inşa edilmeye başlandı.

Haci çayır, Kadimadrag, Tarbasan, Dere nazik, Dik, Kurık, Çılkani, hatta İbreman ve Xeraba köyleri sevinmişti

Hem arazileri sulanacak, hemde barajın inşaatında iş bulup çalışacaklardı.

Nitekim iki veya üç ay sonra köylere arabalar gelmiş, çalışmak isteyen köylüleri  baraj gölünün yapılacağı yere taşımıştı.

Yüzlerce işçi sabah saat sekizde işbaşı yapıyor, akşamüzeri evlerine geri dönüyorlardı.

Çalıştıkları ağır işlerdi

Toprak kazıyor, beton yapıp döküyorlardı.

Hiç birisi sigortalı değildi, hiç birisinin iş güvencesi bulunmuyordu.

Vahtettin Çelik' in yaşamını yitirmesiyle her şeyi fark ettik!

Baraj gölü yapıldıktan sonra kanal boyunca bir araba yolu yapmak istiyorlar.

Yolun toprağı kazılıyor, toprağın bastırılması için keçi ayağı denilen ağır bir silindir traktörün arkasına bağlanıp çekiliyor.

Arkadaşım Vahdettin traktör ile silindir arasındaki bağlantının üzerinde ayakta duruyor.

Bir ara dengesini yitiriyor, tonlarca ağırlıktaki silindir üzeriden geçiyor.

Vücudu dümdüz olarak yere yapışıyor

İşte bu haberi duyunca sanki kalbimden vuruldum.

Daktilomun başına geçtim ve bildiriyi yazmaya başladım.

"En ağır işlerde çelışıyorsunuz, emeğinizin karşılığını alamıyorsunuz.

Hiç birinizin iş güvenliği yoktur.

Vahtetin Çelik örneğinde görüyorsunuz.

Aslan gibi gençti, henüz yeni evliydi, bir de oğlu vardı.

İş kazasında öldü, şantiye şefi tazminat olarak ailesine hiçbir ödeme yapmadı.

Çünkü sigortasız olarak çalıştırılıyordu

Eğer silindirin altında, bir koyun kalmış olasaydı, işveren koyunun fiatı kadar parayı sahibine öderdi.

Düşünün ki sizin bir koyun kadar bile değeriniz yoktur bu iş yerinde!"

Bu cümlelerin içinde olduğu bildiriyi hazırlayıp Bingöl' de çoğaltınca, arkadaşım Nihat Özsoy ile birlikte iş yerine gittik, kanal boyunca çalışan bütün işçilere dağıttık. Okuma yazması olamayanlara da bizzat okuduk.

İşçileri sendika üyesi yapmaya çalışıyorum

Bir gün sonra Bingöl' e uğradık. Rehmetli Zeki Atsız o zaman orada sendika başkanıydı.

Onunla konuştuk, arkadaşımın ölüm durumunu anlattık.

Bütün işçilerin sendikalı olması için neler yapmamız gerektiği konusunda kendisine danıştık.

Bizi bilgilendirince köye döndük, işçileri ikna etmek için, ben ile Nihat şantiyeye gidip  çalışmak amacıyla adımızı yazdırdık.

"Bizde çalışmak istiyoruz" dedik.

İşe alınca, Ben, Nihat, Lütfü ve Ekrem, işçileri ikna etme propağandasına başladık.

Ekrem şantiye şefinin puantörüydü

Yani şirkete gelip çalışan kişilerin adlarını soyadlarını ve kaç saat çalıştıklarını yazıyordu.

Daima şantiye şefiyle birlikte dolaşıyor, onunla aynı odada yan yana konulmuş masalarda çalışıyordu.

Kısa bir zaman sonra şef,  bizim işçileri greve hazırladığımızı ve sendikalı yapmak istediğimizi anlıyor.

Baş ustası Selim' i yanına çağırıyor ve ona:  "Selim usta bu Selim Çürükkaya' nın adı yazılsın, maaşı verilsin, ama kendisi iş yerine gelmesin" diyor.

Selim usta  Şefine: "Şefim olur mu öyle şey, çalışmayana maaş verilir mi?" deyince;

Şef : "Selim usta bu iş yerinin sahibi benim ve senin hiçbir şeyden haberin yok. Nelerin olduğunu bilmiyorsun!" diyor, Selim ustayı susturuyor.

Bizim ile şef arasındaki kavga başlamıştı.

İşçileri ikna etmeye başladığımız sıralarda şef çavuş olarak bilinen kişilerin maaşlarını artırdı.

Ve bu çavuşlar, işçilere "sigortalı olamayın, olursanız şef sizi işten atar" dediler.

Bu propaganda işçileri teredüte düşürdü.

Ama üceretleri çok azdı, sigrtalı olmakta teredüt edince, onları greve gitme konusunda ikna etmeyi başardık.

Tek bir kaygıları vardı: başaka yerlerden yabancı işçi getirilseydi, ne yapacaktık?.

O konuda işçilere söz verdik, yabancı işçileri dövüp geri yollayacaktık.

Greve herkes tam olarak uydu

Üç gün hiç kimse iş yerine gitmedi.

İsteklerimiz dördüncü gün kabul edildi, kamyonlar köylerden şantiyeye işçi taşıdı.

Şef ile kavgamız devam ediyordu.

 

 

Komünist Hacı

Şantiye de çalışmalarımız  devam ediyordu.

Grev işinde başarılı olmamız, işçiler arasında itibarımızı artırmıştı.

Diyebilirimki köylülerin  sosyalizme ilgileri bile başlamıştı.

Şantiyede geçen ve bir arkadaşın bana anlattığı  olay, bizi  hem düşündürmüş, hem de güldürmüştü.

Arkadaşımın anlattığına göre, bizim köylü Hacı İbrahim usta, yanında çalışan birkaç işçiye,

"Sosyalizm demek işçilerin haklarını savunmak demektir" diye propağanda yapıyormuş,

Şantiye şefi Özdemir Sutunç üç adım ötede, arkası kendisine dönük Hacı İbrahim ustayı dinliyormuş.

Bir müddet sonrara şef yürüyerek hacı İbrahim ustanın yanına gelmiş: "Ne o hacı, sende mi komünist oldun?" demiş.

Şef' in suratına bakıp gülümseyen hacı İbrahim usta, "Şefim, eğer işçilerin hakkını savunmak komünistlikse, en büyük komünist benim" demiş. Bir hayli yaşlı olan şantiye Şefi Özdemir Sutunç, hacı İbrahim' in bu sözleri karşısında kendini tutamamış: " vay ben bu Yeniköyün a...... koyayım, hacıları bile komünist" deyip geçmiş..

Varto' ya Gidiyorum

Arkadaşlarım şantiyede işçiler arasında çalışmalarına devam ederken, ben Bingöl' e gittim.

Mehmet Karasungur ve Resul Altınok' a Varto' ya kadar gitmek istediğimi söyledim.

Karasungur: "Tamam git, durumlara bir bak, bir daha birlikte gideriz" dedi.

Resul Altınok elini cebine attı, şu anda hatırlamadığım miktarda bana biraz para verdi.

Bingöl' den otobüs garacına vardım.

Muş' a gitmek için  bir bilet aldım.Hayatımda ilk olarak Muş ile Varto' ya gidiyordum.Muş' a kadar otobüs ile gidecek, orada garajda aktarma yapıp, başka bir araçla Varto' ya gidecektim.Üç arkadaşım vardı Varto' da: Nizamettin Taş, Haki ve Orhan.Onları bulacak ve onlarda kalacaktım.Bu günkü gibi o dönemde telefon ve internet yoktu ki geliyorum diye haberde bırakamazdım.Gidecek arayacak, soracak ve bulacaktım. Otobüse bindiğimde  saat henüz 11 olmamıştı.Bizim köye  sapan yolu geçince ormanlık bir alan başlamıştı.Solhan kasbasına ulaşınca, yaklaşık olarak yolu yarılamıştıkMuş' a öğleden sonra varmıştık.Otobüsten iner inmez yazıhaneden Varto' ya gidecek olan araçları sordum

Bana münübüsü gösterdiler.

Hemen bindim, en arka koltuklardan birine oturdum.

Şoför müşterileri tamamlayınca direksiyonun başına geçti.

Muavin de binip kapıyı kapatınca, hareket ettik.

Yol boyunca hiç kimseyle tek bir kelime konuşmadım

Pencerden  dışarıyı izliyor, yaylaları köprüleri, kırları seyrediyordum.

Şu anda hatırlayamayacağım bir yerde münübüsten indim.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, Varto  nahiyesi çağu barakalardan ibaret bir yerleşim yeriydi.

Çünkü  daha önce yani 7 Mart 1966 tarihinde 5.6 büyüklüğünde bir deprem olmuş 14 kişinin ölümü ve 75 kişinin de yaralanmasına yol açmıştı.

Aynı yıl ikincisi  ise, 19 Ağustos 1966  Varto depremi olarak adlandırılan,  Depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 6.9 olarak belirlenmişti. Felaketin boyutu 2.394 ölü ve 1.489 yaralıya ulaşmıştır. Felaket, Varto'daki tüm yapıları mahvetmiş olmalı ki depremden sonra kurulan yapılar, şehri bir barakalar kenti haline gitirmişti..

Arkadaşlarımı bulmakta hiç zorlanmadım

Münübüsten inip dolaşırken Töb-Der levhası gözüme çarptı.

Hemen oraya gittim.

Bir grup genç oturuyordu, selam verip oturdum.

Kendime bir oralet istedim, oturan gruptan biri nereli olduğumu sordu.

Bingöl' lü olduğumu ve arkadaşlarımı aradığımı söyledim

Bir saat geçmemişti ki; Haki isimli arkadaşım geldi.

Oturanlara "iyi akşamlar" deyip ayrıldık.

O geceyi Haki' nin evinde geçirdim

O' ndan  öğrenebilidiğim kadarıyla Varto bir solcu kentiydi

Hem Türk solu, hemde Kürt solundan gruplar vardı.

Bizim grubun görüşlerini savunan bazı arkadaşların da olduğunu, ama Varto'ya uzak köylerde kaldıklarını, hatta bunların üçünün öğretmen olduklarını, birisinin adının Mehmet Can Yüce, birinin Hüseyin, birin de Mihriban isimli bir bayan olduğunu söyledi.



Botan Nizamettin Taş

 

 Nizemettin Taş' ın köyü Varto' ya çok yakındı, ama onunla yarın görüşecektik.

Gece boyunca Hakki den Varto hakkında gerekli olan bütün bilgileri aldım.

Öğle saatlerinde Nizamettin Taş ile görüştük:

Bir kahvede oturup çay içtik.

Tartışma yerinin Töb- der olduğunu söylediler.

Kürt solundan Rizagari grubunun güçlü olduğunu da öğrenmiştim.

Töb - Der'  e gittikten bir müddet sonra, orada oturanlarla aramızda tartışmalar başladı.

Hatırlayabildiğim kadarıyla konu sömürge ülkelerde legal çalışmalar üzerineydi.

Biz o tarihlerde legal çalışmayı red ediyorduk.

Daha doğrusu illegal çalışmayı esas alıyorduk.

Diğer Kürt gruplarına göre zaten tuhaf bir gruptuk.

O dönemin ölçülerine göre solcu bir grup olabilmek için

Her şeyden önce, bir dergiye veya yayın organına sahip olmak gerekiyordu.

Birde grubun taraftarlarının gidip oturabilecekeri derneklerin olması lazımdı.

Grubun yazılı görüşleride şart olarak aranıyordu:

Bizde bunların hiç biri yoktu!

Varto daki dernekte benimle tartışma yapan grubun sözcüsü gibi davranan kişi

Henüz tartışmanın başında, beni suçlamaya başladı ve şöyle konuştu:

"Senin burada ne işin var? Sen yabancısın, Bingöl'lüsün, buralarda ne ararsın?Siz zaten ajan bir grupsunuz, derginiz yok, derneğiniz yok, her biriniz ayrı yerlerde ayrı şeyler konuşursunuz, bu gün söyler yarın inkâr edersiniz" dediYanımdaki arkadaşlarım bana bu kişinin adının Selim Fırat  ve Rızgarici olduğunu fısıldadılar.Adam hızını alamayarak habire konuşuyorduHerkesin duyabileceği şekilde adımı ve soyadımıda telefüz ediyordu.Baktım ki böyle tartışma olmazSelim Fırat' ı sakin olmaya devet ettim.Sustuktan bir müddet sonra adamı dışarıya çağırdım.Bir ara sağına soluna baktı, ayağa kalktıDışarı çıkınca tenha bir yerde, taşlık bir alanda karşılklı oturduk.Kendisine dedim ki, "Bak Selim, tartışman ve mantığın  devrimcilere yakışacak türden değildir. Sen örgütün ne olduğunu daha kavramamışsın.Zan ediyorsun ki, üç beş kişi bir araya gelip  Ankara' da bir dergi çıkardı,Kürdistan' ın kasabalarında ve şehirlerinde bazı dernekler açtı, birde birkaç sayfadan ibaret bir proğram yazdı, bunlarla örgüt olunuyor.... Yanılıyorsun, Kürdistan da bunlarla  örgüt olunmaz

 Kürt halkı dergi ve dernek aracılığıyla da örgütlenmez" dedim.

Aramızdaki tartışma uzun sürdü, geç saatlerde ayrıldık

O geceyi Nizamettin Taş' ın evinde geçirecektim.

Köye girdiğimizde Nizamettin bana, Cibranli Halit beyin (*) de eskiden bu köyde oturduğunu söyledi.

Cibranlı Halit bey:(*) Miralay Cibranlı Halit Bey (Kürtçe: Xalit Begê Cibirî veya Xalîd Beg Cîbran; 1882 Varto (Gimgim), Muş - ö. 14 Nisan 1925 Bitlis), Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti ordusunun askeri, Kürt Azadî cemiyetinin başkanıdır. 1882 yılında Muş'un Varto (Gumgum) ilçesinde doğdu. Babası Cibran aşireti'nin reisi Mahmut Bey'di. İstanbul'da bulunan Aşiret Mektebi'ni bitirdi. Daha sonra Yıldız'daki Harbiye Mektebi'nden mezun olan tek Kürt asıllı öğrenci oldu. Yüzbaşı rütbesiyle ve yaver unvanıyla Osmanlı Ordusu'na katıldı.

I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Filistin'deki görevini bırakıp Varto'ya döndü. Cibran aşireti mensuplarından oluşan üç hafif süvari alayından (Hamidiye Alayları) birinin başına geçti ve Rus ordusuna karşı savaştı. Bu savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı miralaylık rütbesine terfi edildi. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'in yanında yer aldı ve İstanbul Hükümeti'yle müttefiklere tavır aldı. Fakat, Koçgiri İsyanı'ndan sonra yavaş yavaş Kemalistlere karşı tavır almaya başladı.

Şeyh Said'in kayınbıraderi olan Cıbranlı Halit Bey, Azadî cemiyetinin kurulmasının ardından isyancı girişimlerini yoğunlaştırdı. 20 Aralık 1924'te Erzurum'da tutuklandı ve Süvari Tümen Komutan Vekili Albay Ferit Bey başkanlığında kurulan Bitlis Harp Divanı'nda yargılandı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince verilen karar sonucu 14 Nisan 1925 saat 5.30'da Bitlis'te Yusuf Ziya Bey, Yusuf Ziya'nın kardeşi Teğmen Ali Rıza Bey, Yusuf Ziya'nın damadı Faik Bey ile Molla Abdurrahman ile birlikte kurşuna dizildi.  Ailesi 'Sever' soyadını aldı.


 

Vartodan dönünce, M.Karasungur la geri Varto’ ya

Üç gün ancak kalabildim Varto da, geri döndüm.

Ama tekrar gidecektim, Mehmet Karasungur' u buldum

Durumu ve ortamı kendisine anlattım, bizim gelişebileceğimiz bir bölge dedim.

Bana göre buralarda oturmaktansa, açılalım önerisinde bulundum.

Beni can kulağıyla dinleyen Karasungur: "gidelim de önce biraz para bulalım" dedi.

Gülümsedim, Parsız çıksak daha iyi olmaz mı?

Ernesto eski motorsikletiyle Latin Amerika' yı baştan başa dolaşmaya çıktığında parası mı var dı? Dediğimde o da gülümsedi

"Tamam gidelim" deyince sevindim.

Eski çağ dervişleri gibi yola çıkacak ve ülkemizin bütün topraklarını karış karış dolaşacaktık.

Tanımamız, bunun içinde gidip görmemiz ve acı çekmemiz lazımdı

Çok az miktarda paramızla yola çıktık

Muş Varto yol çatısında otobüsten indik

Vorto' ya doğru gelip geçen araçlara el kaldırdık

Üzeri branda bezi kaplı bir kamyon durdu "Nereye hemşehrim?" Dedi şoför."Varto' ya" deyince "atlayın" dedi.Kamyona bindik, uzun bir süre sonra başımız saçımız toz içinde Varto çarşısında inerek şoföre teşekkür ettik.

M.Can Yüce ile ilk karşılaşma

Burada Haki' yi bulduk, o da akşamüzeri bir münübüsle bizi Rekasan Köyüne yolculadı.Haki Karer Ağrı ve kasabalarına kadar gitmiş, burada bazı öğretmenlerle kontak kurmuştu.Bunlardan biri de M. Can Yüce idi ve bu köyde otururdu.Gerçekten Köye gittiğimizde M: can Yüce bizi çok sıcak karşıladıEvine gittik, acıkmıştık, çok güzel yemekler hazırlandıKarnımızı doyurunca, sohbete daldık.Mehmet Can Yücenin bir babası vardı Tıp Karl Marx' a benziyordu Saçı sakalı, boyu, nurani yüzüyle tıpkı Marx

Onunla da çok sohbetlerimiz oldu

Bir gün sonra Lütfü ve Mehmet hoca ile de görüştük

Pir Ali baba ile tanışıyoruz

En önemlisi de Can' ın  bizi köylerinin seyidi Ali Baba ile tanıştırmasıydı.

Mehmet Karasungur yaşlı insanlarla tartışmaya bayılırdı

Yani yaşlılarla çok çabuk kontak sağlıyordu

Ali baba da yaman bir adamdı.

Gece bizi evine davet etti. Bizden önce M. Can ona Kürtdistan meselesini detaylı  olarak anlatmıştı.Bizim siyasi adamlar olduğumuzu ve uzak yerlerden geldiğimizi anlamıştı

Dünyadan siyasi olaylardan haberdar bir Pir di

Karasungur' un Kürdistan devrimi hakkındaki konuşmasını  dikkatle dinledikten sonra:

"Bak yeğenim, Kürdistan devrimi olmadan, Türkiye de devrim olamaz.

Karl Markiz bir konuda özeleştiri vermiş,‘ben eskiden İngiltere'de devrim olur, irlanda kurtulur diye düşünürdüm,fakat ve lakim hatalı düşündüğümü anladım, şimdi diyorum ki İrlanda kutulmadan İngiltere' de devrim olamaz' demiş" dedi.

Biz Pir' in kendi uslubuyla anlattığı bu örneğe çok güldük.

Ali baba o gece bize çok sorular sorduGücümüzün olup olmadığını öğrenmeye çalıştı"Devletin tankı topu var, sizde ne var dedi?"Bizde ona önce gençliği, aydınları, bilenleri, emekçileri aydınlatacağızArdından bir parti kuracağız, parti yetmediyse bir cephe oluşyuracağız.Silahlı gerilla savaşı başlatacağızGece olunca vuracağız, gündüzleri saklanacağız.Devlet binlerce onbinlerce askerle ardımıza düşecek ve bizi bulamıyacak dedikAma Pir itiraz etti:"Yeğenim aha buraya itirazım var, bu mertliğe sığmaz, vur, kaç ve saklan!Karşıdaki düşman olsa da bu kalleşliğe girer.Biz savaşa başladıkmı, nikahımız üzerine, ermişler üzerine yemin içerizBir kendirle ayak bileğimiz ile bacağımızı bağlarızVe kesinlikle kaçmayız" dedi.Pir' i ikna etmek için çok dil döktük!

Hatta Karasungur ona Filler ile Karıncalar öyküsünü  bile anllatı:

"Biz örgütsüzüz, silahımız yok, devlet güçlü, devlet örgütlü, devlet sillahlı.Biz küçük bir güçle büyük bir güce karşı geleceğiz, öyle bir yapmalıyız ki onu yenebilelim!Bizim ki fil ile karınca savaşına benziyorKarınca biliyorsun file göre çok küçük, Karınca Fili yenebilir:Ama nasıl? Orası önemi işte!Eğer karınca bir yolunu bulup Filin burun deliğinden girse ve beyninin yemeye başlarsa öldürebilir Fili"

Gecenin geç saatlerinde Pir Ali baba  artık savaşı başlatacağımıza kesin inanmıştı.

Ve bizi çok sevmişti.

O gece onun evinde yattık, kahvaltıdan sonra hanımını çağırdı:

"Bana o bıçağı getir, gidip kuzuyu keseceğim, öğle yemeğine et yiyeceğiz" dedi.

Biz itiraz ettik "Pir' im sen yoksul bir insansın" dedik.

Çok ciddi bir ses tonuyla bize  dedi ki:

"Zaten savaş başlayacak, ben ne yapacağım kuzuları?“

Otostop yaparak gidiyoruz

Mehmet Karasungur ile Varto ve köylerinde kaç gün kaldık? Şu anda hatırlamıyorum.

Ama görüşülmesi gereken herkesle görüştüğümüzü, anlatılması gerekenleri anlattığımızı biliyorum.

O bölgede ki arkadaşlar, yeterli ve sağlamdı.

Yani temelin taşları iyi döşenmişti.

Bizlere yol görünmüş gibiydi, Bingöl' e dönmeyecektik.

Van' a, hatta Hakkâri' ye kadar uzanmaya niyetimiz vardı.

Tanıdığmız Bingöl' lüler  Van' ın kazalarında işçi olarak çalışıyorlardı.

Depremden dolayı Van ve ilçeleri şantiye halindeydi.

Ama tanıdığımız işçilerin hangi kasabada kaldıklarını tam olarak bilmiyorduk

Karasungur "Özalp ilçesinde çalışıyorlar" dedi.

Oraya gideceğiz, ama üzerimizde çok az para var, yine otostop yapacağız!.

Bir sabahın erken saatlerinde münibüsle Varto'dan yola çıktık.

Bingöl Muş yol çatısında indik, Muş istikametine giden araçlara el kaldırdık.

Bir kamyon durdu, Tatvan' a gidiyordu.

Hemen atladık, üstü açıktı kamyonun, hareket edince saçlarımız, rüzgarla taranmaya başlandı.

Bizim için çok neşeli bir yolculuktu

Ülkemizi ilk olarak dolaşıyorduk, bir kamyonun kasasından dışarıya dikkatle bakıyorduk.

Tatvan' da indiğimizde tanıdığımız hiç kimse ve gidebileceğimiz  hiç bir yer yoktu.

İki yabancı olarak bilmediğimiz bir yerde indik

Çarşıya yürüdük, bir kahvede oturduk, çay içtik

Gece burada kalamıyacağımıza göre Van' a doğru yola çıkmayı düşündük.

Bir bakalda biraz ekmek ve peynir alınca yürümeye başladık.

Van Gölü Müthişti, kıyı boyunca yürümeye karar kıldık.

Masmavi suları vardı gölün.

Süphan' nın gölgesi  içine düşmüştü.

Sakindi suları, millattan öncenin suskunluğu sinmişti sanki.

Taşlık bir girintide oturduk, gölü seyrettik, Karasungur' a "yüzelim mi?" Dedim.

"evet" deyince soyunduk, Sodası bol gölün cennet kıyılarında yüzdük, giyindikten sonra yürüyerek karayoluna çıktık.

Yine geçen otolara el kaldırdık.

Şansımız vardı, duran ikinci kamyonun şoförü "Özalp' a gidiyorum", deyince teşekür edip atladık.

İkindi vakti Özalp'a vardık, ama nereye gidecektik?

Tanıdığımız işçiler hangi inşaata çalışıyordu?

Bizde bilmiyorduk

Küçük kasabanın çarşısında rastladığımız kişilere sorduk, bize Bingöl'lü işçilerin çalıştıkları köy inşatını tarif ettiler.

Akşamüzeri köyün münübüsü ile oraya vardık

Ama tanıdığımız işçi yoktu orada, gece olmuş karanlık çökmüş ve biz dışarda kalmıştık.

İnşaatan yürüyerek köye gittik.

Şu anda köyün adını hatırlamıyorum

Ama  köyün girişindeki ilk ev bizi misafir olarak kabul etmiş, içeri almıştı.

Onlara arkadaşlarımızı aradığımızı ama bulamadığımızı söylemiştik.

Akşam yemeğini yedikten sonra, çay demlediler, kırtlama şekeri kesmek için kullanılan bir araç dikkatimi çekmişti. ve o gece çok sayıda kişi bizi görmeye gelmişti.

Bunların içinde birisi tiyatrocuydu.

Tiyatrocu dediğim, eğitim görmüş bir oyuncu sanmayın, bu doğal bir oyuncuydu.

Yaşadığı gördüğü olayları canlandırıyordu.

Köylüler rica ettiler, bizim için oynadı, müthiş bir yetenekti, gülmekten kırıldık.

Gecenin geç saatlerine kadar sohbette ettik.

Çoğunlukla kürtçe konuşuyorlardı ama türkçe de biliyorlardı.

Yaşlı bir adam, köylerinde eskiden Ermenilerin oturduğunu,

derenin karşısındaki mahallenin onlara ait olduğunu, fakat buraları terk edip gittiklerini söyledi.

Sabah erken  bir araçla Van' a gidecektik, öyle de yaptık, epeyce yol parası ödedikten sonra Van' a ulaştık.

Buradan Bingöl' e zor bela telefon ettik. Tanıdığımız işçilerin Çaldıran kasabasında oldukları bilgisini aldık.

Muradiye' ye giden bir araç bulduk. "Oradan yakındır" dediler, atladık ver elini Muradi' ye,

Oradan Çaldıran' a gitmek bizim için hiç zor olmadı.Çünkü gelip geçen kamyonlar o kadar çoktu ki!  Muradiye' ye varır varmaz harebe bir kasaba ile karşılaştık.Evet burası bir kasbaydı ama ayakta olan tek bir bina yoktu.Deprem her şeyi yıkıp geçmiştiŞehirin dışında çadır bir kent kurulmuştu, yaşayanlar orada yerleşmişti. Bu çadır kentte karşılaştığım bir tanıdığım,Çaldıran kasabasını inşaa eden Müteahitin benim tanıdığım olduğunu söyledi,Adını öğrendim ve Karasungur ile birlikte Şantiyeye gittik. Müteahit ile tanıştık.Aradığımız işçilerinde bu şantiyede olduğunu öğrendik ve bir müddet sonra onların yanına ulaştık..  Tanıdığımız çok sayıda kişi, Çaldıran inşatlarında işçi olarak çalışıyordu.Bizi gayet iyi karşıladılar.

Arkadaşlarım için iş alıyorum

Akşamüzeri güzel yemekler hazırladılar. Sohbet ettik, tavşan kanı çaylar içtik.O gece işçiler bana bir teklifte bulundular."Müteahitle konuş, bize birkaç köy al, boya işlerini yapalım"dediler.

Sabahın erken saatlerinde Müteahidin bürosuna gittim.

İşçilerin önerisini söyledim, hemen kabul etti.

Köylerin isimlerini söyledi:

Bu haberi işçilere söyleyince sevindiler.

Bir gün sonra köylere bakmaya gittik

En büğüğü Muradiye ile Çaldıran arasında  bir nehrin kıyısındaydı.

Hemen buraya taşındıkEvleri saydık 120 adetti. Bizimle çalışacak işçi arkadaşın sayısı ise yediydi.Bu işçilerle o kadar çok  işi yapamazdık. Evlerin pencere, kapıları ve saçakları boyanacaktı.Mehmet Karasungur ile konuştuk, kendisi Bingöle' e gidip, boş dolaşan arkadaşları toplayıp getirecekti.Bende Müteahitle görüşüp boya dahil, her türlü malzeme isteyecektim.Çünkü bizim malzeme almak için paramız yoktu. Kalacağımız evler, yeni yapılmış ve güzeldi.Hemen yakınımızda bir nehir akıyordu.Köyün  çıkışında bir köprü vardı.

Köprünün az ötesinde bir kahvehane bulunurdu

Yol işlek olduğundan, kamyon şoförleri kahvehaneye uğrardı.

Ve bizde bu şoförlerden, sağda solda olan bitenleri öğrenmeye çalışırdık

Köprünün altından geçen suyun rengi dikkatimi çekmişti.

Siyaha yakın bir rengi vardı.Çevrenin dağları, çırılçıplaktı.Tek bir ağaç bulunmazdı, işbaşı yapmadan önce suyun kaynağına kadar gitttim. Çünkü Çaldıran ovasında doğuyordu Ve bu suyun doğduğu kaynaklarda göletler oluşmuştu.Su öylesine sıcaktı ki, elinizi içinde fazla tutamazdınız.Suyun bu sıcaklığı, hem dağların çıplaklığının, hemde suyun renginin sırrı hakkında insana ipucu veriyordu.  Buralar maden yataklarıydı... Ama bakir! 

Karasungur bir grup arkadaşla tez döndü Ümit, boya işlerinden iyi anlıyordu, o bizim baş ustamız oldu.Malzeme ve diğer ihtiyaçlarımız tamamlanınca işe koyulduk.Gündüz hepimiz birlikte çalışıyor, akşamları işçilerle eğitim çalışmaları yapıyorduk.Bizim en önemli amacımız, arkadaşlarımızı eğitmek, burayı bir üs haline getirerek Van, ilçeleri, hatta  Muş ve kasabalarına ulaşmaktı.   Görebildiğimiz her Türlü olanağı değerlendiriyorduk.

 

Bulank' a gidiyorum

 

İnşaatta işler biraz rayına girince, ben geçici olarak ayrıldım Muş' un Bulanık ve Malazgirt kasabalarına gidecektim.Çünkü burada arkadaşlarım vardı. Onları öğretmen okulundan tanıyordum ve oralarda barınabileceğime inanıyordum.

Okulumuzun en küçük öğrencilerinden birinin adı O...idı

Babasının bakkal dükkanıvardı, oraya uğradım, O' nu buldum:

Beni görünce çok sevindi, sarılıp öpüştük, diğer arkadaşlarla görüştük.

Buralarda uzunca bir zaman kalabileceğim yerler vardı, ilk geceki sohbetimizde

Bulanık kasabası hakkında arkadaşlardan bilgi aldım.

"Bulanık Lisesinde bizim gruba ilgi duyan bir lise öğretmeni var" dediler.

Arkadaşlarımın anllatıklarına göre öğretmen Antep' liydi ve Hakki Karer' in arkadaşıydı.

 

Okullar kapalı olmasına rağmen, bazı imtihanlardan dolayı öğretmen Antep ‘ e gitmemişti.

Bir gece kendisine misafir oldum. Akşamüzeri sohbete daldığımız bir sırada, arkadaşlarımdan biri: "Bulanık' ta gelişme kaydedebilmemiz için, iki kişinin adını söyledi, bunların ikna olması gerekiyor," dedi ve ekledi: "eğer bunlar ikna edilirse, Bulanık' ta biz etkin oluruz"iddiasında bulundu. Bu kişileri daha yakından tanımak istedim.Bana birinin daha önce sol bir örgütün mensubu olduğunu,İstanbul' da kaldığını, bazı soygun işlerine karıştığını, diğerinin ise Rızgari Örgütüne ilgi duyduğunu,ama şu anda ikisininde Rizgari adına faaliyet yürüttüklerini söylediler.Öğretmen arkadaşa söz konusu kişileri buraya çağırıp çağırmayacağımızı sordum.Onaylayınca, Orhan, onları bulmak için çıktı.Bir saat kadar sonra, üçü birlikte içeri girdiler.  Biri uzun boylu iri yarı, diğeri ufak tefek bir adamdı.Karşılıklı tanıştık, ben gerçek adımı söyledim,.

Onlar ise, takma isimlerle kendilerini tanıştırdılar:

Daha önce arkadaşların bana anlattıklarına göre Bulanık' ta kimse bu ikisinin gerçek isimlerini bilmiyor, herkes onları takma adlarıyla tanıyordu.

Aradan 32 yıl geçmiş o arkadaşların başına bir iş gelmesin diye takma adlarını burada zikr etmek istemiyorum.

Çünkü bu iki isim, orada çok sayıda kişinin tanıdığını biliyorum.

Gelen bu arkadaşlarla  çay içerken sohbete daldık.

Bu tartışmamız iki saat kadar sürdü:

Kısa boylusu daha bilinçliydi; "Tamam sizin görüşlerinize katılıyoruz, yani ikna olduk, bizim size bir önerimiz var, mensup olduğumuz siyasetimizin yöneticilerine önerimizi götürdük red ettiler, siz önerimizi kabul edecekseniz, biz grubumuzdan ayrılır sizin gruba katılırız" dediler.

Hiç teredüt etmeden nedir dedim, benimle ayrı bir odada görüşmek istediklerini belirtince, odaya geçtik, karşılklı oturduk, kısaboylu arkadaş, heyecanla bana şunları anlattı: "Mademki Kürdistan sömürgedir ve silahlarla işgal edilmiştir. ve mademki silahlı işgale karşı silahlı mücadele gereklidir. Biz silahların yerini bulmuşuz. Bulanık adliye deposunda çok sayıda silah var, biz soymak istedik örgütümüz müsaade etmiyor, gelin birlikte bu işi yapalım ve biz sizin gruba geçeriz."

Bu sözleri dinledikten sonra ayağa kalktım, kalkın adliye binasına bakmaya gidelim, diğer arkadaşlara siz bekleyin, biz geliyoruz dedim ve dışarı çıkarak adliye binasına doğru yürümeye başladık.

 

 

 

 

 

Son Güncelleme (Perşembe, 16 Ağustos 2018 21:44)