Cuma, 22 Eylül 2017

Gayri resmi tarih gibi

Makale İçeriği
Gayri resmi tarih gibi
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
Sayfa: 6
Sayfa: 7
Sayfa: 8
Sayfa: 9
Sayfa: 10
Tüm Sayfalar

gayritaSelim Çürükkaya / Kurdistan Aktuel sayfalarında dizi bir yazı yazdım.
Buraya aktardım, yazdıklarım, bundan sonra yazacaklarım, yaşadıklarımdır. Umarım ki ilginç anılar veya gayri resmi tarih gibi okunabilir


Sarı Baran arkadaşım PKK nin gayri resmi
tarihini yazmak adlı bir makale yazdı.
Bu makaleyi önemsedim.
Bu konu üzerinde çokça düşündüm .
Hatta bazı deneme yazıları yazdım.
Kürdistan Aktüel‘ in yarattığı olanaklardan
yararlanarak kendi cephemde yaşananları
Yazmaya karar verdim.

 

 

 

 

 İlk kontak Dursun Ali Küçük

 



dursun_ali_kucuk1974 yılının yazıydı.
Bingöl  Töb- Der de,  sonradan özgürlük yolu
grubu adını alan  bir örgütün taraftarlarıyla
Kürt sorununu tartışıyordum.
Sorun Kürdistanda milli burjuvazi varmı, yok mu idi.
Tartıştığım grupla pek çok konuda anlaşamıyordum.
Tartışmada  sıkıştığım bir anda
Kosa boylu, zayıf bir genç  imdadıma yetişti.
Düşüncelerime yakın görüşler ileri sürdü
Karşıdaki grupla bir hayli tartıştık

Ben ile yanımdaki genç, ayrı örgütlenme
ve silahlı mücadeleyi savunuyorduk
Diğer grup ise; muğlak şeyler savunuyor,  
demokrasiden, işçi sınıfı ve demokratik
mücadeleden dem vuruyordu.
Gence adını sordum
Ali" dedi.
Nerelisiniz soruma ise;
Dersimliyim" diye cevap verdi.
Bu cevap beni çok sevindirdi.

Çünkü birkaç gün önce Baytar Nuri‘ nin
Dersim tarihi adlı kitabının teksirini okumuştum.
Bundan dolayı Dersime gitmek istiyordum
Tunceli öğretmen okulunun yatılı bölümünü de kazanmıştım.
Ali ile tanışınca kendimi Dersim' e daha yakın hissetmiştim.
Bu dernekte Ali‘ den iki şey öğrendim
Bir : "Biz Ankara‘ da küçük bir grubuz"
İki : "Kürdistan sömürgedir, bağımsız bir devlet kurmak istiyoruz."

Ali'den ayrılmadan önce
Yakında Dersim‘ e geleceğimi, orada kendisini
mutlaka göreceğimi söyledim.
Onunla tanışmadan önce sömürge
ülkelerle ilgili çokça kitap okumuş,
Sömürgeciliğe karşı bağımsızlık
mücadeleleri verildiğini öğrenmiştim.
Ve bağımsızlık mücadelelerinde silaha
baş vurma kaçınılmaz olmuştu.
Çocukluğum ve gençliğimi yaşadığım bölgede,  elli yıl önce vukuu
bulmuş Şeyh Said önderlikli hareket, anında yaşananlar,
Baytar Nuri‘ den öğrendiğim Dersim
başkaldırısı, bana bir şeyler anlatıyordu
Kutu Deresini merak etmeye başlamıştım
Kan akan Munzur nehrini
AliserZarife4Dersim direnişinin kahramanları Ali  Şêr ile Zarife Hanımı
Ali Şêr' in dörtlüğünü:
"Aslanlar yurdudur tilkiler girmez/
Gerçekler sırrıdır akıllar eremez/
Evliya gülüdür zalimler deremez/
Ona bağlıdır yolu Dersim'in"

Ve  „Dersime sefer olur ama zafer olmaz"
sözünü  hiç unutamadım

Dersim'e gideceğim.

Sabahın erken saatlerinde uyandım
Kahvaltımı yaptım, akşamdan  hazırladığım
çantamı aldım, evden çıktım.
Köyümüzün münübüsü ile Bingöl‘ e gittim.
Otobüs garacında ortaokuldan  bir
grupla arkadaşımla karşılaştım.

Arkadaşım Ekrem

Birisinin adı Ekrem Yıldırım‘ dı, ince uzunboylu zayıf bir gençti.
Kardeşim kadar bana yakındı, ortaokulu bizim köyde okumuştu.
Kendisi  köyümüze yaklaşık olarak dört kilometre
uzaklıktaki Hacı çayır köyündendi.
Kışın soğuk ve kar yağdığından Ekrem yaya olarak
köyüne gidemez, bizim evde kalırdı.

İkimizin bir odası ve çalışma masası vardı.
Cebir ve matemetik sorularını birlikte çözerdik
Dünya klasiklerini birlekte okur, ansiklopediler
üzerinde birlikte araştırmalar yapardık.
Ekrem aşırı dindar bir gençti, su içerken bardağa
cinler girmesin diye elini başının üzerine koyardı.
Beş vakit namazını kılardı
Ben ise bütün dinleri aşan düşünceler edinmiştim
Buna rağmen çok iyi anlaşıyorduk
Durmadan, yorulmadan medenice tartışıyorduk.
Arkadaşım Ekrem'in de Dersim‘e gelmesi
elbette benim için sevindiriciydi.


Ekrem‘ in yanında Mustafa Karakaya duruyordu
O da bizim köydeki  ortaokul mezunuydu
Zeki bir çocuktu, boyu Ekrem‘ e göre çok kısaydı.
Kirpi dikeni gibi saçları vardı
Vahtettin Kıtay da onun gibi kısa boyluydu
Matemetikte daima "on" alan Selahattin de oradaydı.

Ve bu üçü, yani Mustafa, Vahtettin ve Selahattin
bize yakın bir köyde otururlardı.
Benim her üçüyle aram iyiydi.

İlk okuldan sonra okumaya ara verdiğimden
yaşça hepsinden büyüktüm
Ben  orta okuldaki gençliğin lideriydim
Sol fikirleri ve Kürt sorunu ile ilgili düşünceleri 
ben onlara benimsetmiştim.
İşte bu grubumla birlikte sonbahar aylarında,
Bingöl garacından Dersim‘ e doğru yola çıktık.
Hiçbirimiz daha önce Dersim‘ i görmemişti.
Yalınız Kovancılarda aktarma yapıp oradan
can_dersim_tuncelililer_otobusDersim' e giden Otobüse bineceğimizi biliyorduk.
Arkadaşlarımda heyecanlıydı
Yolculuk  esnasında  şimdi hatırlayamadığım
konuları konuşmuştuk.
Kovancıların biraz ötesinde düzlüğün bittiğini,
Başları gökyüzüne değen dağların başladığını,
Vahşi vadilerin bir bir görünüp kaybolduğunu,
otobüsümüzün zikzaklı bir yoldan gittiğini hatırlıyorum.

Kaç köprünün üzerinden geçtik, hatırlayamıyorum. 
Ama karşılaştığım ilk nehirin Munzur olduğunu
Arkadaşlarıma söylemiştim.
Öyküsünü anlatmıştım Munzur'un..
Arkadaşlarım pür dikkat dinlemişti.
Bu öyküyü burada size de anlatmak isterim:

 

 



Munzur' un Öyküsü


ovacik20gozeler2040puRivayet ederler, derlerki;
Çok eski bir zamanda genç bir çoban varmış
Adı Munzur‘ muş
Kışın kar yağdığında, üzerine yağmur düşüp kuruduğunda
Munzur keçilerini alıp meşeliğe gidermiş
Yapraksız meşe dalına, elini attığında, dal yemyeşil kesilirmiş,
Keçiler Munzur'un eğdiği dalın yapraklarını yer doyarlarmış..
Oğlunun davranışlarından, keçilerin beslenmesinden kuşkulanan baba,
Munzur' u takip etemeye karar vermiş.
Kupkuru dalın yeşerdiğini görünce: „Allahım" diye bağırmış
Munzur babasının kendisini anladığını anlayınca, kayıplara karışmış.
Aradan günler geçmiş
Kimse Munzur‘ un yerini öğrenememiş.
Kılık değiştiren Munzur, bir müddet sonra Ovacıkta görünmüş.
Haydar ağa isminde birisinin evine gitmiş.
Kimsesiz bir çoban olduğunu anlatmış
Haydar ağa onu çoban olarak yanına almış
Kısa zaman içinde  Haydar ağa ile çobanı arasında
inanılmaz bir güven bağı gelişmiş
Haydar ağa Munzur‘u olmayan oğlu gibi bağrına basmış
Karlar kalkınca, vadiler yem yeşil kesilince, havalar ısınınca
Binmiş atına Haydar ağa, Kerbela' ya haca gitmiş
Evini  malını mülkünü Munzur‘ a teslim etmiş

Derlerki günler sonra bir gece, Munzur
uykusundan aniden uyanmış
Ağanın hanımının yanına koşmuş:
"Çabuk helva pişir ağa helva istiyor, götüreceğim" demiş
Ağanın hanımı gülmüş:
Ağa Kerbela'da, onu bahane etme,
sen istiyorsan yapayım"
demiş
Ve hemen yatağından kalkarak helva yapmış
Bir tabağa doldurarak Munzur‘ a uzatmış

Tabağı kapan Munzur dışarı fırlamış
Bir müddet sonra içeri girmiş
Ağanın hanımı tabağı istemiş
Munzur : „Ağa dönünce birlikte getirir" demiş
Hayrete kapılıp başını iki yana sallayan kadın bir şey dememiş.
Zaman su gibi akıp gitmiş...
Haydar ağa atının sırtında köyüne geri dönmüş
Onu gören köylüler atına doğru koşmuş
Ellerini öpmek isteyince, itiraz etmiş
Köyün dışındaki bir taşlıkta Munzur koyun sağıyormuş

Haydar ağa parmağıyla onu işaret ederek:
"Benim ellerimi değil, gidin onun ellerini öpün,
ermiş odur"
demiş.
Köylüler Munzur‘ a,  doğru koşunca,
o da taşlık alandan yukarı koşmuş
Elindeki süt kovası çalkalanınca sütler dökülmüş
Ve sütün döküldüğü her noktadan bembeyaz su fışkırmış
Bu beyaz sudan bir ırmak oluşmuş
Ve köylüler orada kaybolan Munzur‘ un adını bu nehire vermiş....
Munzur nehri!
Bu öyküyü otobüsteki arkadaşlarıma anlattıktan
bir müddet sonra Munzur nehri üzerindeki son
köprüden geçerek şehre girmek üzereydik.
Erzincan‘ a doğru kıvrılıp giden yoldan döndük.
Küçük bir vadiye girdik, buradan çıkınca  bir çarşıya ulaştık..

 

Tunceli' deyiz

tunO günkü adıyla Tunceli çarşısına varmıştık.
Otobüs durunca, aşağı indik
Bağacdaki çantalarımızı aldık
Grup halinde ilerledik, önümüze çıkan
ilk kişiye, öğretmen okulunun nerede olduğunu sorduk.
Kocaman ağaçların dalları arasından görünen
uzaktaki binaları parmağıyla işaret ederek „aha orasıdır" dedi.

Gösterilen yere doğru ilerlerken otobüsten inen başka bir grup dikkatimizi çekti.
Bizimle aynı istikamete doğru yürüyorlardı
Hal ve davranışlarından onlarında öğrenci
olduklarını anlamakta gecikmedik.

Yeni bir grupla tanışıyoruz

Çarşıdan Munzur vadisine inmeden onlarla selamlaştık.
Bize Bingöl‘lü olduklarını, okula gitmek istediklerini söyediler.
Birisinin adı Ferhan Güllü'ydü, gözlüklü olanın adı Müzafer'di.
Uzunboylu ve yakışıklı olanın adı Bilent‘ ti
Diğerlerinin adlarını şu ada hatırlayamıyorum.
Tanıştıktan sonra yokuş aşağı inmeye başladık
Bize katılan grup şehirli, biz ise köylüydük
Onların sağcı mı solcu mu olduklarını merak ediyorduk
Büyük bir ihtimalle onlarda bizi çözmeye çalışıyorlardı.
Ben hemen bir zarf attım
"Bu okul kominstlerin elinde, bakalım  bir, neyapcağız?" dedim.
Gözlüklü olanı hemen yanıt verdi:
Merak etme, bizde köprüden geçene kadar ayıya dayı deriz" dedi.


Herkes sus pus kesildi.
Yürüyerek Munzur nehrinin kıyısına kadar indik
Suyun üzerinde tahtadan bir köprü vardı
Nehrin iki kıyısına betondan sutunlar dikmişler
Bu beton sutunların üzerine çelikten halatlar,
onların üzerine tahtalar koymuşlardı.
Biz karşıya geçerken köprü sallanıyor, haşin akan
Munzur, beyaz köpükleriyle akıp gidiyordu
Müzaffer‘ in kullandığı cümleden dolayı şehirli grupla
aramızda buzlar oluşmasına rağmen birlikte rampaya
tırmanmış, dört yıl boyunca yüreyeceğimiz yolu katetmeye başladık

 

Burası Tunceli Öğretmen okulu

0008-tunceliYokuşu çıkınca bir ucu öğretmen okuluna kadar giden araba yoluna çıktık.
Oradan biraz daha yürüyünce, locmanlar göründü.
Sonradan öğreniyoruzki  dört katlı olarak inşa edilen
bu binaların biri yatakhane, onun az aşağısında tamda  Munzur nehrinin kıyısındaki  uçurumun üzerinde  kurulan bina ise ise dershane olarak kullanılıyordu.  Bu iki yapının  sağındaki iki lojmandan birinde öğretmenler, diğerinde ise okulun memurları ve hademeleri kalıyordu.

Dört adet dört katlı binanın inşa
edildiği alanın orta yerinde bir tepe vardı.
Tepenin orta yerinde betondan bir havuz yapılmış
kenarına banklar konulmuştu. Ayrıca bu tepe, 
belli aralıklarla sıra halinde fidanlar dikilmiş bir
bahçe haline getirilmişti.

 

 

 Yatakhanenin kapısına  vardığımızda bir  grup öğrenci bizi  karşıladı. 
Onların rehberliğinde üçüncü kata çıktık, uzunca bir koridoru geçtik.
Boş bir koğuşa götürdüler bizi, koğuşta iki katlı demirden ranzalar  vardı.
Birde iki kapılı demirden elbise dolapları.
Herbirimiz kendimiz için  yer beğendik.
Çarçaflar temiz, yataklar yumuşaktı.
Valizlerimizi boşaltarak elbiselerimizi dolaplara yerleştirdik.
Kafile halinde keşife çıktık.
Yatakhane olarak inşa edilen binanın
alt katı yemekhane olarak kullanılıyordu.
Bodrum katı depoydu.
Diğer katları yatakhanelerdi.
Orta bölümde bir koridor vardı
Koridorun her iki tarafında koğuş kapıları bulunurdu.
Kapıların renkleri,  ranzalar ile elbise dolaplarının renkleri gibi griydi.
Her katın bir tuvalet bölümü vardı
Beyaz mermer döşeli bu bölümde onlarca tuvalet ve lavabo mevcuttu.

 

Yatakhane bölümünü gezdikten sonra dershane binasına gittik.
İkisi arasındaki mesafe ancak üçyüz adım kadar vardı.
Dersahanenin  ön tarafında bir düzlük bulunuyordu.
Burası betonlanmış, valeybol sahası haline getirilmişti.
Binanın ön tarafı camlıydı.
Alt katı idare bölümü olarak kullanılıyordu.
Üst üç kat  dershaneydi.
Koridorları pırıl pırıl,  dershaneleri genişti
Ders sınıflarını inceledikten sonra yatakhanenin önüne kadar geldik.

Oradan yatakhanenin arkasındaki kahveye doğru yürüdük.
Öğrenciler buraya „Durso‘ nun kahvesi" derlerdi.
Dursun amca "duman" bir adamdı
Gelişimize çok sevindi, kimimize çay, kimimize kahve ikram etti.
Akşamüzeri kahveden ayrılarak  yatakhaney doğru gittik
Alt katta hayli kalabalık vardı
Baktık ki öğrencilerin ellerinde servis
tabakları, tek sıraya girmiş yemek alıyorlardı.
Yemekhane kapısından mutfak bölümüne geçtik,
herbirimiz elimize bir servis tabağı kaşık ve
çatal alarak geri döndük, koridordaki sıraya girdik.
Elimdeki tabak kromdandı.
İçinde dört adet çukur vardı. Biri yemek biri plav,
biri datlı, uzun olanı  ise çatal ve kaşık içindi.
Yemekten hemen sonraydı bahçeye çıkıp dolaşıorduk.
Bizden bir sınıf önde olan bazı öğrencilerle tanıştık.
Kimi Siverek, kimi Diyarbakılıydı.
Nerden geldiğimizi, okulu nasıl bulduğumuzu sordular.
Bu gençlerin çoğunun ileride Kürt kamuoyunda tanınan
kişiler olacağını o gün hiç birimiz bilemiyorduk.
Bize karşı yaklaşımları hayli olumluydu.
Yani bizdendiler ve sıcaktılar.

Fırtanalaşan ilk arkadaşlarım

İçlerinden en zayıf olanının adı Cuma Taktı,
saçları hayli dökülmüş, açık bir alını vardı.
Mütevazi ama kararlı bir genç olduğu herhalinden belliydi.
Kıpkızıl yanaklarıyla  ortaboylu tıknaz olanının adı ise Seyfettin Zoğurlu idi.
1Palabıyıklı kartal burunlu alaycı gencin adı Mehemt Sevgat’tı.
Süleyman Günyeli'nin kırmızı bir ceketi vardı, her zaman emre amadeydi.
Uzun boylusu  Ahmet  Toptal, çakır gözlü utangaç  bakışlısı  Veysi Badem idi.
Nizamettin Taş’ı  Orhan Aydın‘ ı, Halit Yıldırım‘ ı  sonra tanıyacaktım.
Okula gittiğim ilk günlerde bu arkadaşlarla
tanıştım, onlarla Kürdistan sorununu tartıştım.
Beni dinleyen Seyfettin Zoğurlu bir uyarıda bulundu.
"Bu görüşlerini her yerde ulu orta söyleme,
geçen yıl bende okula ilk başladığımda,
Kürdistan kelimesini kulandığım,
Kürtlerin kurtuluşundan söz ettiğim için,
Dev_gençten bir öğretmen beni bodrum katına indirdi ve orada  bana tokat attı,"
dedi.
Seyfettin’ in bu sözleri karşısında hayrete kapıldım.
Tunceli öğretmen okulunun devrimcilerin elinde olduğunu biliyordum,
ama devrimcilerin yanında Kürdistan sorununun tartışılamayacağını bilmiyordum.
Bu duruma kesin olarak itiraz ettim.
Hayır Kürdistan sorunu büyük bir sorundur,
bu sorunun kendi ülkemizde tartışılmasını kimseler  yasaklayamaz, dediğimi hatırlıyorum:
Ve o andan itibaren önüme gelen herkes ile bu sorunu tartışmaya başladığımı biliyorum.
 

"Barzanici gelmiş!"

Birkaç gün sonra diğer sol gruplar Kürtçü hatta Barzanici bir milliyetçinin okula geldiğini duymuşlardı.
Beni bulmada pek zorlanmdılar,
akşam üstüydü, yemekhaneden çıkmıştık,
bir grup bizimle gezmek isteğini illetti, kabul ettik,
birlikte yürüyorduk, uzun boylu olanı bize propağanda yapar bir tarzda;
önce işçi sınıfı tanımını yaptı, Proloterya diyordu işçi sınıfına, proloterta sömürülüyor, o herşeyin yaratıcısıdır diyordu.

Bunu kavramak için emeği bilmek gerekiyor,
onuda bilmek için artıdeğerin ne olduğunu kavramamız lazım.
Bütün bunları kavrarsak burjuvazinin nasıl tarih sahnesine çıktığını,
emek ile sermaye çelişkisinin nasıl doğduğu gerçeğini görür ve böylece saflarımızı belli ederiz dedi.
Adamın sözünü kestim.
"Tamam kardeşim işçi sınıfı sömürülüyor, onu biliyoruz,
bu konuda sizin dersinize ihtiyacımız yoktur.
Siz Kürdistan sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz?"
Diye sordum.
Grubun şefi konumundaki  olan genç, bizimle dalga geçercesine gülümsedi.
Ve şöyle konuştu:
„Lenin yoldaş proloterya enternasyonalizmi adlı eserinde,
her türlü burjuva milliyetçiliği anlayışlarını mahküm eder.
Biz Marksistler ve Leninistler için proloteryanın birliği esastır.
Ama ulusal sorunu çözmekte Proleterya iktidarının bir sorunudur.
Zaten sosyalizm inşşa edlince o sorunda çözülür,
bakın Yogaslavya' da Semiç yoldaş, Sovyetlerde Stalin yoldaş nasıl ulusal sorunu çözdüyse,
sizin bahsettiğiniz sorun da öyle çözülür“

Adam kitaplardan okuduklarını anlatmaya çalışıyordu, müsaade etsem saatlerce anlatacaktı.
Dedimki, "Bana masal anlatma, biz Kürdistan toprakları üzerinde yaşıyoruz.
Türk devleti bu topraklar üzerinde işgalci ve siz bu işgali görmüyorsunuz.
Dilini yasaklamış bu devlet, senin bundan haberin bile yoktur.
Tarihini inkar etmiş, Sovyetleri Çin’ i biliyorsun,
kendi ülkenin tarihi hakkında bildiğin tek kelime dahi yok...."



Son Güncelleme (Perşembe, 29 Aralık 2011 21:49)