Pazar, 19 Kasım 2017
Anasayfa Yazılar Röportaj Terörist Kürtler ve onlara karşı kullanılacak Kürtler üzerine

Terörist Kürtler ve onlara karşı kullanılacak Kürtler üzerine

 

 

selimSelim Çürükkaya /  Bugün Gazetesinden Seda Şimşek´e mülakat veren Yazar ve siyasetçi Selim Çürükkaya, röportajın Bugün gazetesinde yayınlanmasının ardından yaptığı açıklamada “Röportaj yayınlandı. Gazetenin hala Terörist Kürtler ve terörist Kürtlere karşı kullanılacak Kürtler mantığından vaz geçmediğini anladım. Çünkü bu bir devlet politikasıdır. Temelinde de Kürt halkının varlığını kabul etmeme gerçeği vardır. Kürt halkının varlığını kabul etseydi onun siyasi temsilcilerini de kabul eder, onların fikirlerini de meşru görürdü. Ama biz bu politikayı teşhir edeceğiz ve kıracağız. Seda hanımla yaptığım sohbetin tem metnini yayınlıyorum” diyerek röportajın orijinal halini yayınladı.

*** *** 

“Bugün Gazetesinden Seda Şimşek geçen hafta Mesenger üzeri beni arayarak PKK içindeki iç infazlarla ilgili bir röportaj yapmak istediğini söyledi. Ben kendisine bu konuda röportaj vermek istemediğimi, Türk savcıların bu konuda başlattıkları soruşturmanın da sadece propaganda amaçlı olduğunu, devletin, Hizbullah, köy korucuları, jitem aracılığıyla binlerce cinayet işlediğini, binlerce masum Kürt katettiğini, bu cinayetlerin hiç birisini henüz açığa çıkaramayan bir devletin PKK içinde işlenen cinayetlerden de bizzat sorumlu olduğunu, böyle bir devletin veya böyle bir devleti temsil eden savcıların hakem olamayacağını, Sayın İsmail Beşikçi veya sayın Yaşar Kemal öncülüğünde tarafsız bir komisyonun ancak bu işe çözüm bulabileceğini anlattım.

Neticede Seda hanım ile başka konularda sohbet edebileceğimi, ama şartlarımın olduğun, Türk basınına güvenmediğimi söyledim. Dedim ki Türk basına göre iki çeşit Kürt vardır: Bir, terörist Kürtler, iki, terörist Kürtlere karşı kullanılacak Kürtler. Biz elinde silah olmayan Kürtleri diğerlerine karşı kullanmak istiyor. Tük basını bu tavrından vaz geçmediği müddetçe, şiddete hizmet eden bir basındır. Seda hanım her ne kadar ben öyle değilim dediyse de, ben yine de şartlarımı ileri sürdüm. Bir, sohbetimiz bittikten sonra, kayıt edeceğiniz sohbetin bir nüshasını yazın bana yollayın, sonra röportajın yayınlanacak hailini bana yollayın, bende evet dersem, yayınlansın. Öyle yaptık, uzun süren tartışmalardan sonra Bugün gazetesinde yayınlanan metin üzerinde anlaştık. Röportaj yayınlandı. Gazetenin, hala Terörist Kürtler ve terörist Kürtlere karşı kullanılacak Kürtler mantığından vaz geçmediğini anladım. Gazetenin attığı manşet ve ara başlıklar bunu gösteriyordu.  Çünkü bu bir devlet politikasıdır. Temelinde de Kürt halkının varlığını kabul etmeme gerçeği vardır. Kürt halkının varlığını kabul etseydi, onun siyasi temsilcilerini de kabul eder, onların fikirlerini de meşru görürdü. Ama biz bu politikayı teşhir edeceğiz ve kıracağız. Seda hanımla yaptığım sohbetin tem metnini yayınlıyorum:

Faili meçhul cinayetler konusunda siz ne düşünüyorsunuz? 

*17 bin faili meçhul cinayet var, bunlar sadece Kürtler değil. Eşref Bitlis var, uçağının buzlanma ile düşmesinin mümkün olmadığını uçağı yapan firma açıkladı. Bahtiyar Aydın, Tunceli Alay Komutanı Kazım Çillioğlu, Mardin Alay Komutanı Rıdvan Özden, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan var. Bunların hiç birisini PKK öldürmedi ve üstlenmedi. Bunların hiç birisi intihar etmedi, yine bunların hiç biri nırmal yollardan ölmedi. Turgut Özal da dahil hepsi Kürt sorununun başka bir biçimde çözümünü isteyenlerdi. Bu ölümler Kürt sorununu farklı çözmek isteyenlere yönelik yapılmış bir tasfiye hareketidir. Bunlar aydınlanmalı. 20 Yıldır biz PKK nin  yaptıklarını eleştiriyoruz, ama bize de gelin ifade verin diyorlar. Ben 20 Yıl önce Apo’nun Ayetleri kitabımda yazmışım PKK içindeki cinayetleri. Savcılar da polisler de hükümetler de okudu, hepsi sessiz kaldı. 10 bin faili meçhul konusunda devlet kendisini temize çıkarmadığı sürece ben ifade veremem. Kimse Öcalan’ı soruşturamıyor. Mesela şimdi Öcalan’ı soruşturmak için Başbakan’dan izin almak gerekecek mi? KCK’dan bin kişi tutuklanmış, “terör örgütünün” militanları yakalanıyor, “terör örgütünün” programını yazan, kişileri görevlendiren hakkında hiç bir işlem yapılmıyor. Avukatları tutuklanıyor, Apo’nun talimatlarını Kandil’e götürmüşler, bunun üzerine çatışmalar çıkmış, askerler, polisler, siviller ölmüş diyorlar savcılar. Kuryeleri yargılıyorsunuz da, kuryelere talimatı verip gönderen niye yargılanmıyor? Cezaevinde her türlü suçu işleme özgürlüğü mü var? Felaketin ne olduğunu 20 Yıl önce yazmışım zaten. Devlet bu faili meçhul cinayetlerin nasıl işlendiğini biliyor, bize sormalarına gerek yok. Veli Küçük’e sorsunlar, şu anda tutuklu. JİTEM’in kurucusu değil mi? Neden Veli Küçük’e faili meçhuller sorulmuyor?
 

*Siz nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
 

Güney Afrika’da suçları araştırmak için tarafsız bir komisyon kuruldu. Siyahların ve beyazların beraber güvendikleri Desmond Tutu’yu başkan yaptılar, toplumun her kesiminden kişiler, hukukçular, sivil toplum temsilcileri yer aldı. 50 bin kişi gitti ifade verdi, “gördüklerim” ve “duyduklarım” diye. Sorun bu bakış açısıyla ele alınmalı. Bizde de bu komisyonun başkanlığına İsmail Beşikçi en uygun adaydır bence.
 

*PKK nasıl oluştu?
 

1974 sonbaharında Tunceli öğretmen okuluna başladığım zaman, o zaman PKK yoktu, Kürdistan Devrimcileri Grubu’nun çalışmalarına katıldım. Öğrenciydim. Kürdistan’ın sömürge olduğunu savunuyorduk, Kürdistan İran, Irak, Suriye tarafından parçalanmış, sömürge bir yer olduğunu söylüyorduk. Türkiye solu ise Türkiye’de sosyalizm inşa edilecek, sosyalizmde Kürt Türk problemi olmayacak diyordu. Biz buna inanmıyorduk, Kürtler’in kendi problemleri var, sömürge diyorduk. Vietnam’ı, Cezayir’i örnek alıyorduk, sömürge bir ülkede ancak ulusal kurtuluş mücadelesi verilir diyorduk. Bu baskıcı rejime karşı silahlı ulusal kurtuluş mücadelesi verilebilir diye inanıyorduk. Bu doğrultuda çalışıyorduk, ama aramızda merkezi bir yapı henüz yoktu. Kendi başımızaydık, sonradan Ankara’dan gelen gruplarla ilişkimiz oldu. Kürdistan’ın değişik illerine dağıldık, 1978’e kadar her yerde gruplar oluşturdu, Antep’te, Diyarbakır’da, Bingöl’de, Kars’ta, Hakkari’de, Van’da grup oluştu ve bu illerin çeşitli ilçelerinde gruplar oluştu. Bu gruplar PKK adını aldı.
 

*Öcalan nasıl çıktı ortaya? 
 

Öcalan Ankara’da okuyordu, daha önce Tapu Kadastro’da memur olarak çalışmış, bir ara Diyarbakır’da görev yapmış, ama nasıl olmuşsa torpille İstanbul Tapu Kadastro’ya aldırmış. Oradayken hukuk fakülkesini kazanmış, yatay geçiş yaparak Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelmiş.
 

*Yatay geçiş nasıl olmuş? 
 

İlginçtir, Öcalan eleştirdiği, kuşkulandığı kişileri suçlarken yatay geçiş ancak torpille yapılır. Devletle ilişkisi olanlar yatay geçiş yapabilir” derdi, ama kendisi için bir şey demezdi.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken Kızıldere olayı ile ilgili bir bildiri dağıtılır, Mahir Çayan’ın ölümünü protesto etmek için bildiriyi dağıtanlardan birisi de Abdullah Öcalan. Bildiriyi yazan Doğu Perinçek’tir, Doğu Perinçek Şafak Grubu’nun lideridir, bildiri de “Şafak bildirisi” diye bilinir. Şafak Grubu’nun bildirisi Doğu Perinçek tarafından kaleme alınmıştır ve Öcalan da bu bildiriyi dağıttığı için yakalanmıştır, 6 ay sonra serbest bırakılıyor. Bildiriyi yazan Doğu Perinçek orada asistan, bildiriyi dağıtan Öcalan orada öğrenci. Bildiriyi yazan asistan ile bildiriyi dağıtan öğrenci arasında o zaman bir ilişki var mıydı yok muydu araştırılması lazım.
 

* Normal bir süreç değil yani öyle mi?
 

Öcalan 6 ay sonra serbest kalıyor, onunla birlikte yakalanıp serbest kalan arkadaşı burs alamamış, ama Öcalan burs almış. Abdullah Öcalan’ı Ankara’da ön sıraya çıkaran nedir? Bunu bilmiyoruz! Öcalan bir militan değildir, Deniz Gezmiş gibi kavgacı biri değil, Mahir Çayan gibi teorik biri de değildir, diğer öğrencilere göre büyük becerileri yok. Fakat, her ne olmuşsa Yüksek Öğrenim Derneğinin yönetimine girebilmiş. Onu kim, ne için derneğin yönetimine aldı? Nasıl girdi? Bunlar aydınlatılması gereken konulardır. O zaman o dernek solda prestijli bir dernek, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde solu yönlendiren dernek bu dernektir. Öcalan’ın , bu derneğin yönetimine girmesiyle birlikte oradaki Kürt öğrencilerin bir numarası oldu denilebilir. Dayandığı bazı güçler olduğunu bu süreç ve bazı belgeler gösteriyor.
 

*Siz nasıl tanıştınız?
 

Onunla bu dönemde henüz tanışmamıştım, 1976’da, ilk görüşmemiz Karakoçan’da oldu, daha sonra Bingöl’de görüşmelerimiz oldu. Ankara’dan gelen herhangi bir öğrenci neyse Abdullah Öcalan da öyle birisiydi. Abdullah Öcalan, bir basın operasyonu ile Kürtler’e tanıtıldı ve bir numaralı adam haline geldi. Başını Doğu Perinçek’in çektiği Aydınlık Gazetesi, “Apocu katiller”, “Apocu çeteler” dedi, daha sonra diğer basın geldi, Kürdistan devrimcileri Kürdistan’da çalışırken hiç kimse kendisine “Apocu” demiyordu, onlar hareketi Apo’ya mal ettiler, “Apocu” diye adlandırdılar. Bize “Apocu” diyenleri biz dövüyorduk.

*PKK’nın kuruluşu nasıl ilan edildi? 

PKK’nın kuruluşu sadece Fis toplantısıyla değildir. Üç yerde toplantı yapıldı, birinci toplantı Lice’nin Fis Köyü’nde, ikinci toplantı Bingöl’de, üçüncü toplantı Antep’te yapıldı. Merkez Komitesi Polit Büro Antep toplantısında seçildi. Diyarbakır’daki toplantıya 24, Bingöl’deki toplantıya 16 kişi katılmış, Antep’teki son toplantıya 30 kişiden fazla katılım olmuştur. Polit büro Antep’te seçildi.
 

*Polit büroda kimler var? 

Klasik komünist partilerde bir merkez komite olur, merkez komite de kendi arasında 5 kişiyi polit büroyu seçiyor. Polit büro 6 aylık icraatı kendisi yapar, merkez komitesine hesap verir. Polit büroda Şahin Dönmez, Abdullah Öcalan, Mazlum Doğan, Hayri Durmuş, Duran Kalkan vardı.
 

*İsmini kim koydu?
 

PKK ismi Fis Toplantısı’nda Ferhat Kurtay’ın bir önerisidir. Ferhat Kurtay daha sonra, 18 Mayıs 1982’de baskıları protesto etmek için Diyarbakır Cezaevi’nde kendisini yaktı. Öneriyi Ferhat yapmış ve kabul edilmişti.

O zaman benim bazı eleştirilerim vardı, bazı konular üzerinde anlaşamamıştık, merkez komite benimle Delil Doğan’ı Diyarbakır’a sürgün olarak göndermişti. Ben Diyarbakır’da tutuklandım, 1 Mayıs 1980’de. Bölgede ben ve Delil Doğan en çok tanınan kişilerdik, sürgünleri pek sökmedi, Diyarbakır’daki faaliyetleri yönlendiriyorduk. Tutuklandıktan sonra 24 gün gözaltında kaldım, ben PKK ile bir ilişkimin olmadığını söyledim, Diyarbakır Belediyesi’nde çalışmıyordum, ama kendimi çalışmış gibi gösterdim. Savcılığa geldiğimizde “Amacımız bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmaktır” dedim. Tutuklandım, Diyarbakır Cezaevi’ne gönderdiler, benden önce eşim de tutuklanmıştı, o da aynı cezaevindeydi. 12 Eylül gelene kadar cezaevinin darlığı dışında, işkence, baskı yoktu. 12 Eylül geldikten sonra da 1-2 ay bir sessizlik dönemi oldu. Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir heyet Diyarbakır Cezaevi’ne geldi, cezaevinde tanınan kişileri bir araya topladılar ve bize bir test yaptılar. Hangi gazetecileri okuyorsunuz, hangi yazarı okuyorsunuz, işkence yapan birisi sizin elinize düşürse aynı muameleyi mi yaparsınız gibi sorular sordular. Bu testten sonra İç Güvenlik Amiri olarak Mevlüt Akkoyun diye bir havacı geldi, başçavuştan ziyade bir kabadayı gibi, saçları uzun, elinde bir zincirle tek tek koğuşları dolaşırdı. Kurallar vardı, içeri girdiğinde ayağa kalkılacak, tek sıraya girilecek, asker gibi koğuş sorumlusu “dikkat çekecek”, sonra 1,2,3,4,5 diye sayılacak, en son kişi kaç kişi varsa artık, mesela “45 kişi emir ve görüşlerinize hazırdır” diyecek, yemekten sonra ordumuz var olsun diye yemek duası, ideolojik bir dua, dini bir dua değildi.
 

Her sabah bir askerin denetiminde yat, sürün, kalk gibi bir askeri eğitim yapılacak, emir komuta zinciri olacak. <Madde 1  Komutan her zaman haklıdır. Madde 2 Komutan haksız olduğunda birinci madde geçerlidir.< Bize dayatıldı. Biz bunların hiç birisini kabul etmedik. Sopalarla, kalaslarla geliyorlar, biz de ellerimizle kendimizi savunuyoruz. Bu devam etti, bir müddet sonra durumu protesto etmek için görüşe çıkmadık ve açıklık grevine başladık. Bizim dışımızda, yani PKK’lılar dışında Türkiye solundan, Kürt partilerınden gruplar var. Onlara da bu öneriyi götürdük, ikili bir durum ortaya çıktı. Bazı gruplar : Darbe gelmiş, biz bunları kabul edelim dediler, bizim görüşümüz biz bunu kabul edersek ardından başka baskılar gelir diyorduk. Cezaevi ikiye bölündü, önce 700 kişi direndi, 300 kişi kurallara uydu. Açlık grevi başlattık, 2 gün sonra 7. Kolordu’dan komandolar geldi. (7. Kolordu Komutanı da Kemal Yamak idi. Kemal Yamak, özel harp dairesinin olduğunu Ecevit’e Fahri Yirmibeşoğlu ile birlikte açıklayan komutandı. Turgut Özal öldüğünde de Köşk’te görevliydi, düştüğünü duyar duymaz hastaneye gitti, Özal gömülünceye kadar başından ayrılmadı, bütün sorumluluk ondaydı. )

Komandolar ellerinde helva kutusu, bir kaşık bir de salata kapları. Helva yiyecek misin, yiyecek misin? Helva yenilirse içeri alıyorlar, kurallara uyacaksın demek, yemezsen yere yatırıp vururlar, helvayı yiyene kadar. Emin olurlarsa öleceksin ama yemeyeceksin sürükleyerek hücreye götürüyorlar. Ben yemeyenlerden birisiydim. Hücrelerde 600 kişi birikti, koğuşlarda kalanlar kurallara uyuyorlardı. Askeri eğitim yapıyorlar, dua okuyorlar, biz ise hiç bir şeyi kabul etmiyorduk. Cezaevinin yarısı hücrelerde, yarısı koğuşlarda.

24 Şubat 1981 günü Esat Oktay Yıldıran yeni bir ekiple birlikte geldi. Diyarbakır Cezaevi’nde bütün işkencelerin sorumlusu oydu, Cezaevi İç Güvenlik Amiri. Genelkurmay’ın emriyle geldiğini, kurallara uyacaksınız, bana Esat Oktay Yıldıran derler diye konuşmaya başlamıştı. Daha sonra Kısıklı’da PKK’lı bir militan tarafında İstanbul’da bir otobüsün içinde öldürüldü. Hücreler tek kişilikti, ama biz bazen 5, bazen 30, bazen 70 kişi konulurduk, 5,5 metrekarelik hücrelere. Hücrelerden 10 kişilik gardiyan grubu gelir, 2 kişiyi alıp işkence tezgahlarının olduğu gardiyan odasına götürürler. Böyle işkencelerin ardından biz Türk olduğumuz kabul ettiğimiz gün asıl işkence başladı. En büyük işkenceler de baştan beri kurallara uyanlara yapıldı. Artık işkencede hiç bir sınır kalmadı. Jop sokuldu, insan pisliği yedirildi. Aklınıza gelmeyecek işkence yöntemleri bu baştan teslim olara . Onları 33 işkence yöntemi diye yazmıştım. 1980’nin sonunda başladı 1983 Eylül’üne kadar devam etti. Bu arada Mazlum Doğan bu işkenceleri protesto etmek için kendisini astı, Ferhat Kurtay ve 3 arkadaşı üzerlerine nef dökerek kendilerini yaktılar. Ardından ölüm orucu başladı, Kemal Pir, Akif Yılmaz, Hayri Durmuş ve Ali Çiçek ölüm orucunda öldüler. Yeni bir grup ölüm orucuna başladı, “Kahrolsun işkence” sloganları atıldı, bütün cezaevi, 3 bin kişi “Kahrolsun işkence” dedi, koğuşlardaki ranzalar kırıldı, herkes eline bir sopa aldı, bu insanların hepsi imha edilebilirdi, ama teslim alınamazdı. Nitekim 27 gün askerler koğuşlara giremedi. Komutan geldi, bizimle görüştü, ölüm orucunda 600 kişi vardı, işkenceler bitti. 1980 ile 1986 arasında dışarıda ne olup bittiğinden, hiç bir şeyden haberimiz yoktu. 91’de ben tahliye oldum.


*Öcalan nerede?

Şam’da, Öcalan Şam’a gitmiş. 

*Siz tahliye olduktan sonra ne yaptınız?
 

Cezaevindeyken 1990’da “12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı” adlı kitabım 2 cilt olarak yayınlandı, Türkiye’de ve Almanya’da. “Demirci Kava ve Çağdaş Kava Destanı” diye bir tiyatro kitabım da yine Yurt Yayınları tarafından Türkiye’de yayınlanmıştı. 27 Nisan 1991 tarihinde tahliye oldum, İstanbul’a gittim. Tahliye olmadan önce günlük makale yazdığım “Yeni Ülke Gazetesi” vardı, orada çalışmak istiyordum. İstanbul’a gittikten 15-20 gün sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde bir panel düzenlenmişti, konuşmacılardan birisi de bendi. Ayşe Zarakolu da vardı. Ben 11 yıl cezaevinde kalmışım, dışarıda insanlar nasıl konuştuğunu bilmiyordum. Türkiye’nin en özgür yeri cezaevleridir. Cezaevinde sansürsüz konuşursunuz, ama o dönem Türkiye’de herkes sansürlü konuşmak zorundaydı. 11 yıl boyunca hep sansürsüz konuştuğum için orada da sansürsüz konuştum. Akşam avukatım aradı, polisin yaptığım konuşmadan dolayı beni aradığını söyledi. Ben bir taksiyle gece Meriç kıyısına gittim, yüzerek karşı tarafa geçtim. Param, fotoğraf makinem, elbiselerim, ses alma cihazım hepsi Meriç’te bir naylon torbanın içinde gitti. Ben kilotla karşı tarafta, Yunanistan’da kaldım.
 

*Sonra orada mı kaldınız?
 

Yunanistan’da bir pasaport bana çıkarıldı, o pasaportla Belgrad’a geçtim. Belgrad’dan uçakla Şam’a gittim.

*Öcalan’ın yanına mı? 
 

Öcalan’la 11-12 yıl sonra Şam’da karşılaştım. Biz bir odada oturuyorduk, Öcalan girdi, insanlar hazır ola geçti, ayakta duruyor, kıpırdamıyor, tek bir noktaya bakıyorlardı. Yüzbaşı Esat Oktay cezaevinde itirafçıların koğuşuna girdiğinde itirafçılar nasıl davranıyorsa, Öcalan’a da o tavır gösterildi.
 

*Şam’da nerede kaldınız? 
 

Bekaa’da Mahsun Korkmaz Akademisi denilen yere gittim. Dağdan, Avrupa’dan, şehirlerden gelmiş kişiler var, orada eğitim görüyorlar. Öcalan’dan müslümanların Hz. Muhammed’den bahsettikleri gibi bahsediyorlar. Çok tuhafıma gitti. Biz içerideyken dışarıda neler olmuş? Öcalan’la ortak arkadaşlarımız vardı, kimi çatışmalarda ölmüştü bunları duymuştuk, ama diğerleri hakkında soru sormak yasaktı, akıbetlerini araştırmak suçtu. Yok saymamız gerekiyordu. Böyle bir duvarla karşılaştım.

*Kimlerdi akıbetleri araştırılması suç olan? 

Parti içerisinde, Öcalan tarafından öldürülenler. 1974 ile 1978 arasında PKK’yı kuran 111 kişidir. 111 kişi profesyonel olarak çalışmış. Bu 111 kişi içerisinde çatışmalarda ölenleri biliyorduk, ama onların dışında 4-5 kişi dışında hiç kimse kalmamıştı. Diğerleri hakkında soru sormak, akıbetlerini araştırmak hatta onlara “arkadaş” demek suçtu. Bu durum beni Apo’nun veya PKK’nın ne olduğunu yeniden araştırmaya sevketti. 1 yıl sürdü. 1 yıl sonra da zaten “Apo’nun Ayetleri” Kitabı’nı yazdım. O kitabın üzerinden 19 yıl geçti, kim ne derse desin Apo’nun gerçek fotoğrafıdır.
 

*Siz ne yaptınız daha sonra?
 

Ben Avrupa’ya geldim. Öcalan’ın PKK içinde nasıl bir diktatörlük kurduğunu, bu diktatörlüğün Suriye’nin güdümünde olduğunu gördüm. Öcalan Şam’a gittiğinden beri aynı evde kalıyordu, bu evin telefonları Suriye istihbaratı tarafından dinleniyordu. Süleyman Demirel’in cebinde de numarası vardı, Türkiye istihbaratının bilmemesi mümkün değildi. Ortak bir kontrol sağlanmıştı.
 

*Öcalan’ın arkadaşı var mıydı?
 

Kürtler içerisinde Öcalan’ın tek bir arkadaşı yoktur, Öcalan’ın Yalçın Küçük dışında herhangi bir arkadaşı yeryüzünde yoktu. Yalçın Küçük onun gerçek arkadaşıydı, gelir evinde kalırdı.Yalçın Küçük şu anda Ergenekonun stratejisti iddiası ile yargılanıyor. Türkçe bir ata sözü var: Söyle bana arkadaşını söyleyeyim senin kim olduğunu. Ergenekoncu Albay Hasan Atilla Uğur, Şam da Öcalan’ın iki kat aşağısında oturuyordu.
 

*Bu ispat edilemedi.
 

Öcalan avukatlarıyla yaptığı görüşmede, “Albay Hasan Atilla Uğur’un bizim evin altında oturduğu doğrudur. Biz önce bizi bombalamak için geldiğini sanmıştık, fakat bu tür ilişkilerin önünü açmak için geldiğini sonradan öğrendik” diyor. Ergenekon sanığı Tuncay özkan operasyon adlı kitabını yazdığında şöyle diyor: Öcalan’ın Kenya’dan getirecek ekip hazırlandı. Doktor bulundu, fakat onu çok yakından tanıyacak bir subay bulunmalıydı arandı ve bulundu, ekip hazırdı deniliyor. Ergenekon operasyonlarında ortaya çıktı ki Albay Hasan Atilla Uğur Öcalan’ı Kenya’dan getiren subay olduğunu açıkladı. Şam’da Öcalan’ın iki kat altında Albay Hasan Atilla Uğur oturuyor, Yalçın Küçük gelip Öcalan’ın evinde kalıyor, Yalçın Küçük’ün eski eşinin kardeşi Cem Duatepe Şam’da Büyükelçi. Cem Duatepe, Yalçın Küçük, Hasan Atilla Uğur, Öcalan hepsi Şam’da. Birisi evinde, birisi alt katında, birisi büyükelçi. Bunların hepsi tesadüf olamaz. Şam istihbaratının haberi olmadan, Öcalan’ın oluru olmadan gidip o apartmanda onun iki kat altında oturulamaz. İlişkiler bu şekilde.
 

*Faili meçhul cinayetler şimdi gündemde. 
 

Faili meçhul cinayetler bu ilişkilerin bir sonucudur. Ergenekon Türkiye’de dal budak salmış, ordu içerisinde, MİT, polis, bürokrasi, akademisyenler, gazeteciler içinde dal budak salmış bir gizli yapıdır. Süleyman Demirel, derin devletle devlet arasındaki ilişkiyi tarif ederken, “Evinizde jenaratör var, elektrik kesildiği zaman jeneratör devreye girer. Derin devlet jeneratördür” demişti. Devletin hukuki olarak yapamadığı işleri bunlara yaptırdılar. 17 bin faili meçhul cinayet var deniliyor, bu abartıysa diyelim ki 10 bin olsun. Hukuk devletinde bir suç işleyen varsa yakalanır hukukun önüne çıkarılır. Vedat Aydın HEP’in Diyarbakır İl Başkanı, Vedat Aydın suç işlemez mi? İşler. Suç işlediyse devletin polisi yakasına yapışır, onu mahkemeye çıkarır, mahkeme yargılar ceza verir. Devlet bunu yapar, ama gölge devlet, polis kılığında, asker, jandarma kılığında gider evine, eşine “işi var, karakola gidecek” der, alır götürür onu, bir gün sonra yol kenarında cesedi bulunur.

Almanya’da, yabancı ve müslüman 10 kişi neo naziler tarafından öldürüldü. Onların eskiden şu veya bu şekilde istihbarat örgütü ile ilişkileri olmuş, muhtemelen istihbarat örgütü bunları kullanmıştır. Alman Devleti bunun arkasını açığa çıkartacağını, katilleri ortaya çıkaracağını açıkladı. Bütün Almanya’da 23 Şubat’ta saygı duruşu ile ölenler anıldı. Türkiye’de hükümet gerçekten faili meçhul cinayetleri aydınlatacaksa en önemli deliller devletin kasasındadır.
 

*Öldürülen Kürtler’i Ergenekon ve Öcalan’ın birlikte mi öldürdüğünü iddia ediyorsunuz?
 

Bakın PKK’nın Merkez Komite Üyesi Çetin Güngör, İsveç’te bir toplantıda, bir başka Kürt örgütünün, Doğu Devrimci Kültür Derneği’nin toplantısında, ara verildiğinde kitap almak için bir standa gidiyor, o anda birisi arkasından yaklaşıyor, vuruyor onu. Stockholm’un ortasında, binlerce kişinin arasında Çetin Güngör’ü vuruyor, PKK’nın Merkez Komitesi üyesiydi, ayrılmadan önce bütün Avrupa’nın sorumlusuydu. PKK’nın kurucularının büyük kısmı bu şekilde infaz edilmiş. Stalin de kendi arkadaşlarını öldürdü, Fransız Devrimi’ni yapanlar birbirlerini kestiler, ama Öcalan bir devrim yapmadan arkadaşlarının, PKK’yı kuranların büyük kısmını öldürdü. Kürdistan’da bir devlet kursaydı, orada diktatör olsaydı, o zaman “diktatör oldu da yaptı”derdik, ama Öcalan’ın bir karış yer kurtarmadan kendi arkadaşlarının, PKK’nın kurucularının yüzde 80’ini öldürmesi bu işin başka bir iş olduğunu gösterdi. Ergenekon Öcalan aracılığıyla PKK içinde düşünebilen herkesi bir biçimde yok etmiştir. Ergenekon-Öcalan ilişkisi, Öcalan İmralı’ya gittikten sonra başlamadı. O ilişki sonucu zaten Öcalan İmralı’ya gitti. Hiç öyle, ABD, İsrail verdi gibi uluslararası komplolar aramayın, ABD, İsrail verdi hikayeleri Ergenekon’un uydurduğu hikayedir.

Kendisi geldi, özel uçağa bindi, geldi. Ama korkuyordu, “Ben nasıl bazı insanları kullanıp, yok ettimse, aynı şekilde beni de yok edecekler” diye. Ama, ona “Senin daha işin var” dediler, Veli Küçük hani“Daha emekliye ayrılmayacak, işi var” diyor ya.

Hükümet, bugün Türkiye’de hiçbir hükümetin sahip olmadığı güce sahiptir, eğer bu sorunu çözmek, faili meçhul cinayetleri aydınlatmak istiyorsa, suçsuz yere öldürenleri açığa çıkartacak bir tavır ortaya koymalıdır. Her kesimin güveneceği, tarafsız bir heyetle bu yapılır. Güney Afrika’daki gibi. Bu devlet henüz kendisini temize çıkarmadığı için hakem rolü oynayamaz. Sadece Kürtler de değil, Tunceli’de Kazım Çillioğlu bir alay ona teslim edilmiş, Mardin’de Rıdvan Özden bir alayın teslim edildiği komutan, Bahtiyar Aydın Korgeneraldi Diyarbakır’daki bütün bölge ona teslim edilmişti, Eşref Bitlis Orgeneraldi, neredeyse Kürdistan’daki bütün ordu ona teslim edilmişti. Bunlar öldürüldü. PKK bunları öldürmedi. Bunların arkasındakiler dahi açığa çıkarılamıyor. Savcıların bize gelin ifade verin çağrısını doğru bulmuyorum. Tarafsız bir heyet oluşturulabilir, mesela İsmail Beşikçi ya da Yaşar Kemal başkanlığında bir komite kurulup, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları, sendikalar, üniversiteler, barolar, kürtlerin ve türklerin temsilciler bu heyete dahil olup, bu sorunu çözebilir.

Devlet Ergenekon eliyle Abdullah Öcalan’ı kontrol etti, Öcalan aracılığıyla da bütün PKK’yı kontrol ediyordu. Öcalan’ın dediklerini yapmayanların ortadan kaldırılması hem Öcalan’ın isteğiydi hem de onların isteğiydi. Başka bir siyasi hareketin ortaya çıkması tehlikeli görülüyordu. Devlet derken, şimdiye kadar bu işi yapan Ergenekon’du. Hükümete karşı darbeye teşebbüs edenler tutuklandı, ancak darbeye teşebbüs etmeyenlerin üzerine henüz gidilmedi.
 

*Sizin baldızınız da galiba bir faili meçhul kurbanı. 
 

Benim baldızım Tunceli’de Yeşil tarafından öldürüldü. Tunceli Alay Komutanı 1992’de, Tunceli Özel İdare’de şef olarak çalışan kayın babam Hıdır Öztürk’ü çağırıyor. Ahmet Yıldırım, “3 kızını al, Alay Komutanlığı’na gel” diye çağırıyor, bir baldızım hemşire, bir baldızım mühendis, birisi de bir fabrikada sekreter olarak çalışıyor. Kayın babam üç kızıyla birlikte gidiyor Tunceli Alay Komutanı Ahmet Yıldırım’ın odasına. Odada genç birisi var, yakalanınca tanıdılar, Ayhan Çarkın. Alay komutanı kayın babama kızlarından birisinin dağa çıktığını duyduklarını, onun için çağırdıklarını söyler, kayın babam “Kızlarımın üçü de çalışıyor, memuruz” diyor. Kızların adlarını, adreslerini alıyor. Sonra odada bulunan Ayhan Çarkın’a “Bunları alt katta bulunan Mahmut Bey’in yanına götür” diyor. Çarkın üç baldızımı Mahmut Bey’in yanına götürüyor. Kızların adlarını, doğum tarihini alır, sonra gönderir. 5 gün sonra Tunceli Valisi Arslan Yıldrım, garip Tunceli Valisi Arslan Yıldırım, Alay Komutanı Ahmet Yıldırım, Mahmut Bey dedikleri adam Yeşil’dir, onun adı da Mahmut Yıldırım’dır. Baldızlarımdan biri Çorum’a, diğeri Kars’a sürgün edilir. Bir müddet sonra, sekreter olarak çalışan baldızım Ayten Öztürk 27 Temmuz 1992’de evinin önünden 4 kişi tarafından beyaz Renault marka bir otomobille kaçırılır, 11 gün sonra Elazığ Asri Mezarlığı’nda bir eli dışarıda kalmış, gömülü vaziyette çocuklar tarafından bulunur. Çocuklar muhtara haber verir, muhtar polise haber verir, ceset çıkarılır, Elazığ Hastanesi’ne götürülür. Savcı ve 2 doktor otopsi raporu yazmışlar. Benim bacanağım doktor. Uzaktan bakıldığı zaman tanınmaması için yüzü derisi ile yüzülmüş, saçı saç derisi ile birlikte yüzülmüş, kulakları ve burnu kesilmişti diyor. Raporu yazan savcı, “ceset 2-2,5 ay gömülü kaldığı için kulakları ve burnu çürümüş” diyor. Kaybolma süreci hepsi 11 gün. Abdulkadir Aygan, Diyarbakır’da JİTEM’in hücrelerinde tutuklu olduğunu söylemiş. Kayın babam devlet memuru, 19 yıl bu olayın aydınlanması için uğraştı, Meclis Araştırma Komisyonu onu çağırıncaya kadar uğraştı. Şimdi, Tunceli Alay Komutanı ve Yeşil hakkında dava açılması için Elazığ Savcılığı’na ifadesini gönderdi ve suç duyurusunda bulundu. Şimdi MİT Kanunu’nda düzenleme yapıldı, Yeşil soruşturulabilecek mi soruşturulamayacak mı bakalım nasıl olacak? Yeşil nerede? Devlet dışında zaten kimse de bilmiyor.
 

*Siz nasıl girdiniz infaz listesine? 
 

Biz Avrupa’da Kürdistan Ulusal Meclisi diye bir meclis kurduk. Ben artık PKK ile bu işlerin yürümeyeceğine kanaat getirmiştim. Bir Ulusal Meclis kurulur, Avrupa’daki partilerle ilişkiler geliştirilir, Kürtler için bir siyasi kapı açılabilir ve ateşkes sağlanabilirse bu Meclis işleri yürütür diye inanıyordum. 400 kişiden bu meclisin oluşmasını hedeflemiştik, 12 kişi Türk parlamentosunda vardı, onlar da bizim bu ulusal meclise katılacaktı. Halkın seçtiklerinden bir meclis oluşturmaya çalışıyorduk. 15 kişi seçildi, birisi de bendim. Avrupa Parlamentosu Başkanı ile görüştük, PKK’ya ve Türkiye Cumhuriyeti’ne bir mektup yazarak ateşkes çağrısında bulundu. Ulusal meclis adına bunu kabul ettik, PKK ve diğer Kürt örgütleri de parlamento içinde yer alacak, ateşkesi kabul ediyoruz dedik. Avrupa Parlamentosu ile görüştük, basın toplantısı yaptık ve bunu kamuoyuna açıkladık. Ardından Öcalan acil olarak bizi Şam’a çağırdı. Bu ateşkes çağrısı ile ilgili Türkiye’de hiç bir haber çıkmadı. Turgut Özal Celal Talabani’yi çağırmış, “Git bu Apo’ya söyle, ulusal meclisi feshetsin. Ateşkes ilan etsin” demiş. Biz bir kaç içnde gün Şam’a gittik, Celal Talabani gelmişti, önce Hafız Esad ile ardından Apo ile görüştü. Celal Talabani ile görüşmesinden sonra Apo bize “Bu meclisle ilgili kimse konuşmasın, çok tehlikeli bir şeydir” dedi, ben tutuklandım. Sonradan belgeler ortaya çıktı, Türk özal harakat şefi İbrahim Şahin de bir ifadesinde Kürt iş adamlarının ölüm listesi sorulduğunda, Kürdistan Ulusal Meclisi kuranların ölüm listesi olduğunu söyledi. Faik Candan Ankara’da bir avukattı, ulusal meclis üyesiydi, faili meçhul bir cinayetle öldürüldü. Faik Candan, Selim Çürükkaya ve Osman Öcalan isimlerini ben hatırlıyorum dedi. Ankara’da ölüm emrimiz verildiğinde Bekaa’da infaz işi Abdullah Öcalan’a düşmüştü. Ben Bekaa’da hapisten kaçtım.
 

*Ne kadar kaldınız hapiste?
 

Yaklaşık 2 ay.
 

*Nasıl kaçtınız? Niye sizi öldürmedi de hapse attı? 
 

Gözetim altında tutuluyordum. Üzerimde bir gömlek, bir pantalon 500 Suriye riyali vardı. Taksi buldum. Zahle’den aldı, Beyrut’ta bir çarşıya bıraktı beni.
 

*Niye öldürmedi sizi?
 

Cezaevinde sergilediğim tavır, mahkemelerde sergilediğim tavır, kitaplarımın yayınlanması Türk ve Kürt kamuoyunda tanınmam sebebiyle beni öldürmenin riskli olduğunu biliyordu. Sonra, Apo’nun ayetleri kitabım yayınlandı. Beni bırakın, kitabımı okuyan 5 kişi saldırıya uğradı, birisi 10 gün, birisi de 30 gün komada kaldı. Beni bulamadılar. Tedbirli olarak yaşamak zorunda kaldım.
 

*Hâlâ üzerinizde var mı bir ölüm tehdidi? 
 

Artık ortam 1993 gibi değil.
 

*Sizce bu faili meçhullerin aydınlatılmasında kritik ayak nedir?
 

Bu faili meçhuller aydınlatılmak isteniyorsa, bana, İbrahim Güçlü’ye, Şemdin Sakık’a veya diğerlerine sormakla bir yere varılamaz. Karanlık işleri yapan bir yapı var, devlet de bunlardan habersiz değil. Öcalan’ın avukatları tutuklanmış kuryelik yaptığı için, savaşla ilgili talimatlarını Kandil’e götürmüşler, Kandil’den talimat verilmiş, askerler, siviller, polisler ölmüş. Savcı bunu iddia ediyor. KCK’da kuryelik suç da, talimat vermek suç değil mi? Kurye tutukluyor, tetikçi öldürülüyor, ama Öcalan hakkında dava açılmıyor. Cezaevinde olması ona suç işleme ayrıcalığı mı tanıyor? Öcalanın mahkemeleri çoktan beri bitmiş. Davası Avrupa insan hakları mahkemesindede kapanmış. Öcalan’ın avukatlar ile herhangi bir işi kalmamış. Ama Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmeler devletin protokolü halindedir. Avukatlar, Savcının izniyle İmralı ya gidiyor. Devlet onar koster hazırlıyor. Adaya vardıklarında üstleri aranarak bir salona alınıyorlar. Karşılıklı konulmaş masalara sağ tarafına avukatlar karşı taraflarına devlet görevlileri oturuyor. Bu görevliler aracılığıyla avukatlara kalem kağıt veriliyor. Her şey hazırlanınca öcalan geliyor. Burada oturuyor ve konuşuyor. Onun konuşmaları görevli avukatlar hemde görevli görevliler tarafından yazılıyor. Ve bu durum olduğu gibi kameralara çekiliyor. Bu devlet protokoludur. Öcalan’ın dışardaki örgütüne verdiği emirler bu protokolde veriliyor. Avukatlar kuryelik yaptığı için tutuklanıyor, ama Öcalan hakkında hiçbir şey yapılmıyor.
 

*33 er olayı var. 
 

Ne zaman Kürt sorunu ile ilgili ortam yumşamış, sorun tartışılmaya başlanırsa bir şeyler oluyor, yeni bir süreç başlıyor. 33 asker olayı üzerinde çok tartışma oldu, önce Eşref Bitlis’in öldürülmesi, sonra Turgut Özal’ın öldürülmesi ile yeni bir süreç başlatıldı. 93’ten AK Parti iktidarına kadar bu süreç devam etti.
 

*33 er olayıyla ilgili sevkiyatın yapılacağına dair bilginin bizzat Öcalan tarafından verildiği ve operasyon talimatının da Öcalan tarafından verildiği iddialarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
 

33 asker operasyonunu yapan PKK’nın komutanı,yerel bir komutanken Öcalan tarafından Dersim sorumlusu olarak atanmıştır. Bir kaç gün sonra, Öcalan yüksek bir yere çıkıp kendisiyle telsizle görüşmesini istedi. Öcalan ile bir telsiz konuşması yapmak için 2 korumasıyla birlikte dağa çıktı, Öcalan ile telsiz görüşmesi yaparken Türk helikopterleri orada 2 korumasını öldürüp, Zeynel’i alıp gittiler. O günden bugüne ortada yok. Bu olay çözülmeli. Normalde, “33 askerimizi şehit eden PKK’lı ele geçirildi” diye manşetler atılırdı, ama bununla ilgili tek satır yazılmamıştır. Bu olayın sırrı çözüldüğü zaman diğer olaylar da çözülür.
Karanlık aydınlık devlet birbirine karışmıştır. Temiz ve kirli devleti birbirinden ayırmak için mert, düzgün bir siyasi irade gereklidir. Kürt sorununun siyasi olarak çözümünü isteyen Kürtler’e itirafçılık rolü biçilmek istenmesi doğru değildir. Biz 20 yıldır Kürt sorununun siyasi yollardan nasıl çözülebileceğini izah etmeye çalışıyoruz Türk basını bu konuda gelip bizimle konuşmuyor, PKK nasıl adam öldürüyor onu anlatın diyorlar. Bu da sorunun çözümünü tıkıyor, bu insanları da şiddeti savunan tarafa itiyor. Kürtler sadece terörist Kürtler ve teröristlere karşı kullanılacaklar Kürtler diye görülüyor. O yüzden başka Kürt hareketi ortaya çıkmıyor.
Kürt halkı bir şey istemiyorsa, onlara istemediğini verme önerisinde bulunulamaz. Kürt halkına ne istediği sorulmalı. Önce Kürtler’in varlığı kabul edilmeli, “Türkiye Cumhuriyeti’ni Kürtler ve Türkler birlikte kurduk” deniliyor, Çanakkale’de mezarları yan yanadır, Sarıkamış’ta birlikte donmuşlardır, eğer Cumhuriyet’i birlikte kurmuşsak, anayasada bu güvence altında alınabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarında yaşayan Türkler ve Kürtler eşit midir? Türkler “hepimiz eşitiz” der, ben hiç inanmıyorum, fakat inanmamız bunu anayasa maddesi haline getirelim, “Türkiye’de Türkler hangi haklara sahipse Kürtler de aynı sahiptir” diye yazılsın.. 80 yıla bakıldığında Kürt diye bir şey yok, sadece Kürtler isyan ettiğinde Kürtler’den bahsedilir, isyan bastırıldığında yine Kürt diye bir şey yok. Eşittir deniliyor, ama eşit filan değiliz. Ben Ceyhan’da tutukluydum, savcı Metin Bey bana “Siz niye ayrımcılık yapıyorsunuz? Türkiye’de hepimiz eşitiz, Cumhuriyet’i beraber kurduk” dedi, ben ona “Metin Bey biz cumhuriyeti beraber kurduysak siz 80 yıldır kendi dilinizi ilkokuldan üniversiteye kadar, bütün televizyonlarda, gazetelerde siz kendi dilinizi konuşuyor, bizi de döverek bize konuşturuyorsunuz. Kabul edelim biz kardeşsek, sadece 1 yıl Türkçe yasak olsun, Türkçe konuşan bölücü olarak yargılansın” dedim, “Öyle şey olur mu” dedi bana, “Bizimki oluyor da sizinki 1 yıl niye olmuyor?” dedim. Kim ne söylemek istiyorsa da herkes fikrini özgürce söylesin. Silahlı mücadeleye başvurulmadığı sürece örgütlenme özgürlüğü tanınsın, Kürtler o zaman bana göre silaha başvurmaya gerek duymazlar. Almanya’ya çalışmaya gelen Türkler için şoför olacaksa bile Türkçe eğitim yapılıyor. Sadece Berlin’de 424 öğretmen Alman Devleti’nden maaş alarak Türkçe dersi veriyor.
 

*Şiddet, terör varken bunlar tartışılabilir mi?
 

Kürt isyanlarının hemen hemen tümü devletin uyguladığı şiddetin bir sonucudur. Devlet Kürtler’in varlığını kabul ederse, siyasi bir Kürt hareketi gelişir ve şiddet anlamını kaybeder.
 

*Bugün bu kadar açılımlar yapılıyor, Kürtler’in hala silaha ihtiyacı mı var?
 

Ben gereksizdir derim. Kürt halkına zarar vermekten başka hiç bir işe yaramıyor.
 

*Almanya’da yaşantınızı baskı altında mı sürdürüyorsunuz? 
 

Geçenlerde savcılara ifade vermem dedim, karanlık devletle aydınlık devlet birbirine karışmış olduğu için. Bana yönelik sanal saldırılar oldu. “Dilini keseriz” diye tehdit ettiler. Devletin bir bölümü Öcalan’ı güdümüne almış, siyasi mücadeleyi savunanlara da itirafçılık kapısı gösteriliyor.
 

*Siz hiç operasyon emri verdiniz mi?
 

Ulusal Meclis ve Kürt Televizyonunun kuruluşunda benim de etkim var. Benim operasyonlarım bunlardı. Bir de cezaevlerindeki direnişlerin yürütücülerinden biri de benim, ama silahsız olarak silahlılara karşı bir direniştir bu. Başta Diyarbakır cezaevi, sonra bütün Türkiye cezaevlerindeki direnişleri benim de içinde yer aldığım bir yapı tarafından oraganize edildi. Hatta dışardaki sivil direnişi, legal alandaki demokratik halk direnişini de biz örgütledik, ama Öcalan ve ekibi bunu da terörle damgalattı.“ 

 
 

Son Güncelleme (Çarşamba, 29 Şubat 2012 16:53)