Çarşamba, 21 Kasım 2018
Anasayfa Yazılar Güncel Gülmece ve İşkence

Gülmece ve İşkence

 

gülmece
1 ) İşkence ile gülmece birbirlerine iki zıt kelimeymiş gibi görünür. Gerçekte ise hiçde öğle değiller, aslında ikisi ikiz kardeş veya bir ağlayan diğer gülen iki yüz gibidirler.

Bakın Diyarbakır zindanında işkence ile gülmecenin beraberliği nasıldı, onu size anlatayım:

Diyarbakır zindanında kışın hava soğuktu, sabahın erken saatlerinde tutuklular koğuşlarından mahkemeye çıkarılmak için alınırdı.

40 Kuğuş, 80 hücre vardı bu zindanda.

Gruplar halinde koğuş ve hücrelerden çıkarılan tutuklular askeri yürüyüşler eşliğinde zorla marş söyletilerek Mahkeme bekleme koridoruna alınırdı.

Burada yüzleri duvarlara çevrilir, hazırolda bekletilir, el bileklerine arkadan kelepçe, kollarına zincir vurulurdu.

 

Ardından her gruba yüksek sesle ayrı bir marşlar söyletilirdi.

35. Koğuştan getirlen tutuklular, kurallara uymaz, dayak zoruyla cılız bir sesle marş okurlardı.

Onlar seslerini yükseltmediklerinden yumruklar, tekmeler, joplar yağmur gibi vucutlarına inerdi..

Bu vaziyette istiklal marşını okumaya devam ederken İstklal marşının bir yerinde

“Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım”
ifadeleri vardı.

Buraya geldiklerinde hep bir ağızdan bu mısraları yüksek sesle söylerlerdi.

 

2) Yine aynı koridorda aynı pozisyonda 35. Kuğuştan getirlen tutuklulara işkence yapılırdı, dayak eşliğinde “Andımız” olarak bilinen marş okutulurdu.

Bu marşın bir yerinde kafalara ve gövdelere joplar inerken tutuklular yüksek bir ses tonuyla:

“ Ey bu günmüzü sağlayan ulu önder Atatürk!” Diye bağırırlardı.

 

3) Diyarbakır cezaevinde açlıktan sonra en kötü şey susuzluk va açlıktı.

Teslimiyet döneminde hücrelerde sabahtam akşama kadar demir parmaklılar önünde tek sıraya dizdirlen tutuklara marşlar söyletitilirdi.

Açlıktan tutukluların midesi guruldar, dudakları suszluktan çatlardı. Bir marş vardı, ilk mısrası şöyle başlardı:
Boğazdan Akan mavi sular
Hasretle Midiliyi sarar
Ufukta gemileri arar"

4) Açlık ve suszluktan inleyen bazı tutuklular, koro halinde söylenen bu marşı şöyle okurlardı:


“Boğazdan akan meysular
Hasretle mideyi sarar
Ufukta bisküvileri arar”

5) Diayarbakır cezaevinde okuma yazması olmayanlar da içkenceye tabi tutulurdu.

Örneğin yeni tutuklanan okuma yazma bilmeyenler, 10 kıtalık istiklal marşını ezberlemeleri için okuma yazma bilenlere teslim edilirdi.

Ahmet Türk ile Siirtli bir köylü gibi.
Gardiyanlar Avukat olan Ahmet Türk e okuma yazma bilmeyen bir köylüyü teslim ederler
“Üç gün içinde buna 10 kıta istiklal marşı ezberleteceksin” derler.
Ahmet ezberletmezse korkunç bir şekilde işkence görecek.

Ahmet o gece geç saatlere kadar Köylüye istiklal marşı okutur. Sabaha doğru  köylü ile yataklarına çekilip uyur.

Sabaha doğru Ahmet Türk birden dürtüldüğünü hisseder, uyanır, uykulu gözlerle köylü başında beklemektedir:

“Ahmet, hani bir matş vardı, marşın içinde bir canavar vardı, tek bir dişi kalmıştı. Oraya kadar biliyorum, o canavardan ötesi neydi?


6)Diyarbakır cezaevinde Kadınlar koğuşunda Hilvanlı Xaltiya Dürre vardı.
Yaşlı bir Kadındı Türkçe bilmezdi.
Koğuşun laz gardiyanı, kafaya koymuş, kadını Türkleştirecek.
Kadınlar koğuşunun havalandırmasına çıkarıldığında laz gardiyan Xaltiya Düre'yi karşısına alır, jopla omuzlarına vurur:
“Türçüm de” derdi.

Xaltiya Dürre de:
“Tırkim” derdi.

Laz gardiyan kabul etmez, “Tırkım, değil, Türçüm”
Xaltiye Dürre dayanmaz ve: “De get lo, sen de benim gibi söylemesini bilmiyorsun”


7) Diyarbakır cezaevindeki işkencelerden dolayı hemen hemen her koğuşta bir kaç tane “deli” çıkmıştı.
Otuz beşinci koğuşun iki sevimli delisi vardı.
Birinin adı Salih, diğerini adı Deza Hamit’ti.
Salih beş kişi ile birlikte bir hücrede kalırdı.

Bir gün kaldığım hücremden dört kişiyle birliikte kaldığı hücrede kendisine seslendim:
“Salih, Hücrenizde Sıçan var mı?”

“Evet, vala tam beş tane sıçan var!


8) Durumu kötüleşen Salih’i biraz hava alması için cezaevinin koridoruna çıkarıyorlar.

Koridorda volta atan Salih duvardaki yağlıboya kocaman Atatürk resmiyle karşıkarşıya geliyor.

Resmin üzerinde, “Ne mutlu Türküm diyene” yazısını heceleyerk okuyor.

Sağına soluna bakıyor, kimse görümnmeyince, Atatürke "yalan, yalan" diyor.
Birden işkenceci bir çavuş koridora girip ona doğru yürüyor:
“Lan Salih ne yapıyon?”

“Komutanım Atatürkler dertleşiyorum”
“Ne dedin Atatürke lan?
“Komutanım, biraz durumumuz anlattım”
“ O nededi lan?”
“Komutanım vala dondu kaldı, baksana konuşamıyor!”

9. Deza Hamit ise kendi başına bir alemdi.
Hayri Durmuş ve arkadaşlarından bir gün sonra 1982 temmuz ayında ölüm orucuna girmişti.
Ölüm orucunun yirminci gününde Rıza Altun ile birlikte eylemi bırakmıştı.
Hayri Durmuş ve arkadaşları ölüm orucunda yaşamlarını yitirince Deza hamit vicdan azabından dolayı aklını yitirmişti.

Tek başna bir hücrede kalırdı. Akşamdan sabaha kadar “Komünist Hamido teslim olmaz” diye bağırırdı.

Bunu öylesine çok tekrarlardı ki zamanla bu “Kominist Hamido teslim olmaz,” cümlesi kıslarak “Domade” oldu.

Gecenin yarısıdır kırk hücrede 120 kişi derin uykudadır, ikide bir, bir ses yüksele “Domadeeee” diye bağırırdı

 

10. 35. Koğuşta deza Hamit en çok beni severdi.

Bir dediğimi iki etmezdi.

1982 ölüm orucundan sonra PKK davasının bir duruşmasında Deza Hamit söz hakkı aldı.

Siverek ilçesinde daha önce  işlenmiş bir kaç cinayeti saydı," bu cinayetleri ben işledim, bu hainleri ben cezalandırdım, tetiği ben çektim emri de Müzaffer Ayata bana verdi" dedi.

Duruşma hakimi Emrullah Kaya zaten böyle bir ifade bekliyordu.

Deza Hamit’in söylediklerini bir bir zabta geçirdi.

Mehkeme dönüşü Müzfer Ayata, Deza Hamit’i ancak benim ikna edeceğimi bildiği için yanıma geldi, "git bu deliyle konuş o ifadesini geri alsın" dedi.

Deza Hamit’in hücresine gittim dakikalarca dil döktüm, o ise; "devrimciler yaptıkları eylemleri üstlenirler" dedi.

Ona yarın mahkemede neleri söylemesi geretiğini anlattım.
Bir gün sonra duruşma anında elini havaya kaldırınca, duruşma hakimi hemen kendisine söz hakkı verdi.
Sanık kürsüsüne gelen Deza Hamit: “Ben bu gün gittim Saddam Hüseyin’i öldürdüm geri geldim.”

Biraz şaşıran duruşma Hakimi: “Neyle giitin, Hamit kankılıç?”

Hamit: “Benim yeraltından giden bir motorsikletim vardı, onunla gittim.”

Duruşma hakimi: “Geç yerine!”


11. Deza Hamit, 1983 Eylül ayında  işkenceler sona erince, Diyarbakır cezaevinden Elazığ timarhanesine nakil edildi.

Bu timarhanede MHP li delilerin kaldığı koğuşa konuldu.

Deza Hamit in anlattığına göre Türkiyenin çeşitli cezaevlerinden deli raporu alıp tahlie olmak için buraya toplanan MHP lilerden çok işkece görmüştü.

“Domadeee” adeta linç edilmişti.


Aylar sonra Diyarbakır cezaevi hücrelerine dönünce kendisi ile bir röportaj yaptığımda.” Diyarbakır cezaevinde ben tek direndim ve hiç teslim olmadım, burada direniş, olunca işkence kalkınca, baktılar benimle baş edemiyorlar, beni Elazığ timarhanesine yolladılar, orada işkence yaptılar” dedi.

 

12. Deza Hamit ile yaptığım röportaj da, neden evliliğe karşısın diye sordum.

“Devrimciler evlenmemelidir” dedi.

Nedenini sordum, söylemedi “olmaz, ben karşıyım” dedi.

“Devrimden sonra evlenebilirmiyiz?” dedim.

“Evet, devrim yapıldıktan bir gün sonra hepimiz, aynı gün evleniriz” deyince, “Peki deza, hepimiz meşgulken kovduğumuz düşmanlar gelirse ne yaparız?” Dediğimde oda kahkayı koyverdi.


Bu röportaj da Deza Hamit’in Siverek’te bir kızı sevdiğini, kızın gidip başkasıyla evlendiğini, bundan dolayı Deza Hamit'in bütün kadınlardan nefret ettiğini kendisinden öğrendim.

 

13. Ben bir ara veremliler koğuşunda kaldım.

Yaklaşık olarak 24 kişiydik.

Hepimiz verem hastalığa yakalanmıştık.

Aramızda iki kişi siyasi değildi. Birinin adı M. A. Fidandı. Kaçakçılıktan yakalanmıştı.

Koğuşumuza haftada bir Günaydın gazetesi verilirdi.

Biz gazetenin bütün yazılarını dikkatle okurduk.

Okuma yazması olmayan Fidan ise, akşam üzeri gazetedeki erotik kadın resimlerini dikkatle keser, götürür yastığının altında saklardı.

Gece yarısı herkes uyuyunca, Fidan’ın yorganı hafiften iner kalkardı.

Fidan’ın bu halini herkes bilirdi.

Veremliler koğuşunun duvarına yağlı boya ile Mustafa Kemal Atatürk’ün genç görünümlü bir resmi çizilmişti.

Parlak bir subay resmiydi.

Bir gece M. A. Fidan koğuşun nöbetçisidir, herkesin uyuduğunu görünce duvardaki Atatürk resmine sulanır, duvara sarılır Atatürk'ün yüzünü öpmeye başlar. O anda tutuklulardan Bedrettin Kavak uyanır Fidan’ı o pozisyında görünce:


“ Ulan Fidan, bu koğuşta resimlerden o kalmıştı, onuda Si......tin”