Araştırma-İnceleme

O Türküyü Söyle

Selim Çürükkaya 1980 ile 1983 Yıllarında Diyarbakır Cezaevinde yaşananları çok çarpıcı bir dille anlattı.

 

-1-

Seyrantepe mevkisinde Diyarbakır Yedinci Kolordu Sıkıyönetim Komutanlığına bağlı askeri mahkeme salonu.Yüz metre eninde 300 metre uzunluğunda tek katlı, briket ve betondan ibaret bir bina. Salon, dıştan görüntülendiğinde etrafı tanklar ve panzerler tarafından sarılmış, yüzlerce eli silahlı askerin kuşatmasında, kelimenin gerçek anlamıyla bir savaş durumunu yansıtıyordu.

Salonun iç bölümü görüntülendiğinde ön duvarının ortasında büyük siyah harflerle “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR” vecizesi hemen göze çarpar, vecizenin  altında M. Kemal`in  altın renkli,  alçıdan veya tunçtan  bir başı asılıdır.

Bu duvarın hemen dibinde  uzunca tahta bir masa, masanın arkasında beş adet sandalyede soldan sağa As. Savcı Bülent Cahit Aydoğan, sivil giysili Hakim Niyazi Erdoğan, Askeri giysili  duruşma hakimi Emrullah Kaya ve Mahkeme Başkanı Binbaşı Kemal Kavi   oturmaktadır. Mahkeme heyetindeki savcı ve hakimlerin üzerinde yakaları kırmızı, siyah birer cübbe bulunmaktadır.

Bu heyetin en genci, kırk yaşlarında As. savcı  Bülent Cahit Aydoğan`dır.
Sivil hakim Niyazi Erdoğan kırk beş yaşlarında, orta boylu kırmızı yüzlü bir adamdır.
Duruşma hakimi Emrullah Kaya elli yaşlarında, iri yarı, esmer somurtkan yüzlü, gür seslidir.
Mahkeme başkanı Kemal Kavi hiç konuşmaz. Saçları hayli kırlaşmış altmış yaşlarındadır.
Mahkeme heyetinin iki basamak altındaki masada bayan bir sekreter oturmaktadır. Önündeki masada bir daktilo makinesi ve iki dosya bulunmaktadır.
Sekreter masasının sağında, biraz uzağında üzerinde siyah cübbeler bulunan dört avukat oturmaktadır.
İkisi kalın bıyıklı ve genç, biri uzun kır saçlı  ve orta yaşlı. Diğeri ise hayli yaşlıdır.
Dördü de tutukluları meraklı gözlerle izlemekte, tedirginlikleri adeta yüzlerinden okunmaktadır.

diyarbakirzndani-kurdistan-aktuelAvukatlara yakın bir bölüm, basına ayrılmıştır. Bu bölümde yalnızca beş basın mensubu vardır. İçeri fotoğraf makinesi alınmamıştır. Ama yabancı bir gazeteci ağzının içine yerleştirdiği kamerayı salona sokmayı başarmış, avucunun içine gizleyerek, kimselere sezdirmeden fırsat buldukça görüntü almaya çalışıyordu.
Mahkeme heyetinin sağında ve solunda iki şeritli, otomatik makineli tüfek kuruludur. Namluları tutuklulara çevrili olan bu makineli silahların üzerinde, parmakları tetikte her an taramaya hazır mavi bereli iki komando beklemektedir.

Mahkeme heyeti, avukat ve basının oturduğu bölüm ile tutukluların oturduğu bölümden,  seksen santim yüksekliğinde  üstü tahtalı demir parmaklıklarla birbirinden ayrılmıştır.
Tüfeklerin namlularının nişangahındaki salonun arka kısmında, 400 den fazla tutuklu sıralar halinde bankların üzerinde oturmaktadır.
Bütün tutukluların saçları sıfır numara tıraş edilmiş. Herkesin üzerinde siyaha boyanmış asker elbiseleri vardır.
Cezaevinde, dört aydan beri gece ve gündüz uygulanan işkencelerden ve açlıktan dolayı tutuklular, öyle bir hale gelmişlerdi ki onları tanımak imkansız gibidir.

Hücrelerde kalan tutuklular, dayatılan askeri kurallara uymayı ret etmişlerdi. Maruz kaldıkları işkence, susuzluk, açlık ve uykusuzluktan dolayı ortaya çıkan verem hastalığı onları daha da tanınmaz hale getirmişti.
Dört yüze yakın erkek tutuklunun arasında yalınızca iki bayan vardı, bunlardan biri Aysel Öztürk, diğeri Fatma Çelik idi.
Aysel evliydi ve kocası da onun gibi  bu salonda bulunuyordu,  altı aydan beri,  yani cezaevinde işkenceler başladığından  beri kocasını görememişti.

Aysel, mahkeme salonuna alındıktan itibaren sağına soluna bakmış, sıralarda oturan tutukluların simasını tek tek hafızasından geçirmişti. eşinin hafızasında kalan  son fotoğrafıyla, salondaki simaları karşılaştırmış, eşini bulamamış yada  tanıyamamıştı. Sıralar halinde   oturtulan tutukluların arasına, ellerinde joplar bulunan yüze yakın asker dikilmiş. Askerler, mahkeme heyetinin duyabileceği bir ses tonuyla tutuklulara:

“Başlar dik, eller dizde, gözler „adalet mülkün temelidir” vecizesinde olacak” diyorlardı ve bu kurala uymayan tutukluları yine mahkeme heyetinin gözleri önünde copluyorlardı.
Sağa sola bakmak riskli olmasına rağmen Aysel çenesine ve omuzlarına dürtülen jop darbelerine aldırmadan gözleriyle eşinin yiten simasını, bakabildiği tutukluların simasında arıyordu.
Mahkeme salonunda bir uğultu vardı.

Asker gardiyanlarla tutuklular arasındaki çekişme, jop sesleri, “hakim bey işkence yapılıyor:  “hakim bey tuvalete götürmüyorlar!” bağırtıları arasında bazı tutuklular altlarına işiyordu.
Duruşma hakimi Emrullah Kaya`nın: “Evet duruşma başlıyor!” uyarısıyla sessizlik hakim oluyor.

Emrullah Kaya:
Gür bir ses tonuyla ve üst perdeden konuşarak:
Yaz kızım, tutukluların tümünün getirildiği görüldü, herkes serbestçe yerini aldı.
Duruşma sabah itibariyle saat dokuz sularında başladı. Kimlik tespitine geçildi.”

Sekreter söylenenleri  olduğu gibi yazdı. Emrullah Kaya bakışlarını tutuklulara çevirdi:
Birazdan kimlik yoklaması yapacağız.
Adını okuduğum tutuklu yerinden kalkacak sanık kürsüsüne gelecek, kimlik tespitinde bulunacak.”
dedi ve ilk sanığın adını okudu:

 

Mazlum_Dogan4“Sanık Mazlum Doğan”

Mazlum Doğan ön sırada oturuyordu. Ayağa kalktı, orta boylu 27 yaşlarında bir gençti. Cezaevinde gördüğü işkencelerden dolayı alabildiğine yıpranmış bir deri bir kemik kalmıştı. Uykusuzluk gözlerinden akıyordu. Önündeki bankın arkasına tutunarak ayakta durabiliyordu. Bu haliyle sanık kürsüsüne gitmedi. Mahkeme heyetine, kendisine çevrilen şeritli otomatik silahlara, komandoların ellerinde  sallanan joplara baktı. Söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışıyordu.

Duruşma hakimi Emrullah Kaya:
“Mazlum kürsüye gel!”
Mazlum Doğan:
„Hayır kimlik bildiriminde bulunmayacağım.”
Emrullah Kaya:
“Neden?”
Mazlum Doğan:
(Emrullah Kaya’nın suratına bakıp acı acı  gülümsedi)
“Cezaevinde her gün ve her gece bize işkence yapılıyor!”
(Parmağıyla tutuklulara çevrilen silahları işaret etti)
“Gözlerinizin önünde bize çevrilmiş şu silahlara bakın!”
(Joplarını kaldırmış, oturan tutuklara her an saldırıya hazır bekleyen komandoları gösterdi)
“Başımızın üzerinde sallanan şu joplara bakın!”
(Sağ eliyle sıra halinde oturan tutukluları gösterdi)
„Şu insanların haline bakın! Böyle bir ortamda adil mahkeme olur mu?”
(Parmağıyla mahkeme heyetinin dibinde oturduğu duvarı işaret etti)
„Bakınız arkanızdaki duvarda ‚Adalet mülkün temelidir’ diye bir yazı var, o vecizeyle salondaki bu manzara amansız bir çelişki içindedir. Önünüzdeki manzara arkanızdaki yazıyı yalanlamaktadır. Dolayısıyla siz mahkeme değilsiniz, kimlik bildiriminde bulunmayacağım.” dedi ve yerine oturdu.

Emrullah Kaya:
„Mehmet Hayri Durmuş”

M. Hayri Durmuş ayağa kalkınca, bütün tutukluların gözleri ona çevrildi. Hayri 1.88 cm boyunda olduğundan, Mazlum Doğan`a göre  zayıflığı daha çok göze çarpıyordu. Ölüm orucunda olduğu için hayli halsizdi. Ayağa kalkarken bile zorlandı. Henüz ağzından bir kelime çıkmadan;
Emrullah kaya:
amedzindan34“Hayri sanık kürsüsüne geç ve kimlik bildiriminde bulun, işlerimizi zora koşmayın, cezaevinde olanlar bizi ilgilendirmez, orada olan bitenleri cezaevi yönetimiyle hal edersiniz”.
M.Hayri Durmuş:
“Siz sömürgeci bir mahkemesiniz, Kürdistan işgal altındadır. Mahkeme olarak siz de bağımsız değilsiniz. Burada bize, genel olarak Kürt halkına  karşı uygulanan politika, daha doğrusu zulüm ve işkence mahkeme ve cezaevinin  ötesindeki odaklarca uygulanıyor.
Cezaevi ve mahkeme bize uygulanan politikanın/ zulmün araçlarıdır sadece. Bu yüzden bu ortamda ben de kimlik bildiriminde bulunmayacağım.”
Dedi, yerine oturdu.
Emrullah Kaya:
“Kemal Pir!” dedi.
Kemal çevik bir hareketle ayağa kalktı, avurtları çökmüştü. Mahkeme heyetini küçümsercesine süzdü. Gözlerini bütün tutuklu  arkadaşlarının üzerinde gezdirdi, aslında herkesi direnişe davet edecekti.
Hayri`ye baktı, vazgeçti:
“Mazlum ve Hayri arkadaşın görüşlerine katılıyorum ve kimlik bildiriminde bulunmuyorum.”
Emrullah Kaya, sinirli bir ses tonuyla:
“Ferhat Kurtay!”
Ferhat Kurtay oturduğu yerden zor bela ayağa kalktı. Tek bir cümle söyledi ve oturdu.
“Kimlik bildiriminde bulunmayacağım!”
Emrullah Kaya:
“Necmi Öner!”
Necmi ayağa kalktı.
“Ferhat arkadaşın görüşlerine katılıyorum” dedi ve oturdu.
Emrullah Kaya:
“Mahmut Zengin!”
Mahmut Zengin ayağa kalkmaya gerek bile görmeden:
“Geç!” dedi yüksek bir ses tonuyla.
Emrullah Kaya:
„Eşref Anyık”
Eşref Anyık ayağa kalktı:
“İnsanlık dışı işkenceler var, insanlar öldürülüyor” dedi. Komandolar Eşref’i joplayarak oturttular.
Emrullah Kaya:
“Selim Çürükkaya” deyince, Aysel hemen arkasına dönerek  ayağa kalkan eşinin simasına baktı, içinden „aman tanrım bu ne haldir” dedi. Kaç kez bakmıştı bu simaya ama tanıyamamıştı. Tüberküloz hastalığına yakalanmış, tedavisi engellenmiş, saçları dökülmüş, gözleri çukura kaçmış, yanakları tamamen erimiş, çenesi küçülmüş, boynu incelmiş….Bambaşka bir sima! Eşinin hafızasındaki bütün görüntüleriyle bu simayı tek tek karşılaştırdı, hiç birine benzemiyordu. Gözleri bile ölü gözlerini andırıyordu.

Selim mahkeme heyetine baktı, çıkarabildiği kadar yüksek sesle:
“İşkenceler sürdükçe ve karşımda mahkeme gibi bir mahkeme bulmadıkça kimlik bildiriminde bulunmayacağım” dedi. Ve kalktığı yere oturdu.
Duruşma hakimi Emrullah Kaya direnen tutuklular karşısında kimlik tespiti yapamayacaklarını anladı. Sağında ve solunda  oturan hakimlerle kafa kafaya vererek bir karara vardıkları anlaşıldı. Bu kararını askeri savcının kulağına fısıldadı o da başıyla onaylayınca,
Emrullah Kaya:
“Cezaevinden getirilen tutukluların kimlik bildiriminde bulunmadıklarına dair 7.Kolordu Komutanlığına bilgi verilmesine, cezaevi müdürlüğüne yazı yazılmasına, kimlik bildiriminde bulunmak istemeyen tutukluların cezaevine geri gönderilmesine karar verilmiştir.” dedi.

Mahkeme heyeti oturduğu yerin hemen yanındaki kapıdan salonu terk edince, basın mensupları ve avukatlar da salonun ön cephesindeki kapıdan dışarı çıktılar.
Onlarca asker, salonun arka bölümünde bulunan Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın önünde tek sıraya girdi. Orta boylu sert bakışlı, uzun bir yağmurluk giyinmiş, başında mavi komando beresi bulunan gözlerinin altı simsiyah olmuş yüzbaşının:
„Asker gerekeni yap” talimatıyla saldırı başladı. Komandolar, ellerindeki joplarla tutukluları linç edercesine dövdüler, bir kaç dakika içinde salon savaş alanına döndü bağırış, haykırış…

Yere yatırılan  direnişçi tutukluların elleri arkadan kelepçelendi, sonra teker teker sıraya dizildi. Uzunca bir zincirle birbirine bağlandı. Dövülerek ring denilen her tarafı kapalı askeri bir arabaya konuldular. Tam kapı kapatılacağı sırada askerler sivil birisini boynundan tutarak  arabanın yanına getirdiler. Bir asker Adamın çenesini tutarak
“Adın ne lan ?”
Sivil giysili adam:
“Adem Nezan” dedi.
Asker adamı kaldırarak arabanın  içine fırlattı ve hızla kapıyı kapattı.
Araba mahkemenin kapısından hareket edince, diğer tutukluların arasında oturmaya çalışan bilekleri arkadan kelepçeli Adem Nezan, oturmak için bir yer ararken Kemal Pir:
“Dayı yanıma gel, böyle otur” dedi.
Adem Kemal Pir`in yanına gidip oturunca;
Kemal:
“Dayı, seni niye tutukladılar, yani neden ne?”
Adem Nezan:
“Nedensiz!” dedi.
Kemal hiç bir şey demedi. Adem bir müddet sonra Kemal`in yüzüne baktı.
“Niye rahat durmadınız, bu kavgayı neden başlattınız?”
Kemal Pir:
“Dayı sana anlatmam uzun sürer, ama bir gün anlayacaksın, unutma biz hücreler bölümünde kalıyoruz. Anladığın zaman cesur ol, bizim yanımıza gel” dedi.
Artık kimse konuşmadı.  Askeri ring arabası cezaevi kapısında durduğunda, askerler aşağı indiler. Bir kaç dakika sonra tutukluların kaldığı  arabanın arka  kapısı açıldı. Cezaevine girip dışarı çıkan sorumlu gardiyan elindeki bir listeyle arabaya yanaştı:
„Diğerleri arabada bekleyecek! Yeni tutuklanan Adem Nezan sen aşağı in!” dedi.
Adem Nezan arabadan indirilince arabanın  kapısı  tekrar kapandı.

-2-

 

1981 yılında Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesince kendisinden önce gözaltına alınan bir kişinin aleyhinde verdiği ifadeden dolayı tutuklanan 45-50 yaşlarında, saçlarına kır düşmüş, orta boylu, hafif şişman Adem NEZAN,  cezaevi kapısı önünde indirildiğinde cezaevinin kocaman demir kapısı gıcırdayarak açılır.

 

-3 –

evren1Bir komando er   Adem NEZAN`ın ensesinden tutarak çeker, giriş salonuna alır. Kapı tekrar korkunç, insanın içini ürperten bir gıcırtıyla kapanır. Griye boyanmış  bu salonun  bir duvarında Mustafa Kemal’in kocaman bir posteri asılıdır. Karşısındaki duvara ise İstiklal Marşı’nın ilk iki kıtası güzel italik bir yazıyla nakşedilmiştir. Marşın yazılı olduğu duvarın dibinde tunçtan bir Atatürk büstü dikilidir. Giriş kapısının sol tarafında koridora açılan başka bir kapı daha vardır ve açıktır. Bir çavuş, bir grup komando erle birlikte yeni geleni karşılamak için salonda beklemektedir. Başçavuş var gücüyle Adem’in yüzüne bağırır:

“Yavşak! İstiklal Marşının yazılı olduğu duvara bak!”
Adem duvara bakar. Arkasından ikinci emir gelir:

“Hazır ol vaziyete geç! Dümbük!”

Adem daha ne olduğunu anlayamadan elinde kalaslarla hazır kıta bekleyen komandoların saldırısına uğrar. Tekme tokat, cop, kalas darbeleri altında eğilir bükülür Adem. Açıkçası  yaşamakta olduğu bir linç olayıdır. Ve nereden geldiği belli olmayan esrarengiz bir komutla saldırılar bıçak gibi kesilir.

“Ayağa kalk , pis Kürt!”
“Hazırola geç!”
“İstiklal Marşı’nı oku!”
Adem avazı çıktığı kadar duvardaki marşı okumaya başlar:

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, O benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal,
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

– 4 –

İstiklal Marşı’nı okuduktan sonra Adem`i uzunca bir koridora alıyorlar.
Komandoların ikisi sağında, ikisi solunda, kendisi ortada tedirgin adımlarla yürüyor. Ara sıra başını kaldırıp koridora bakıyor; bir çok asker gelip geçiyor. Pek çok koridor bu ana koridora açılıyor. Bir müddet sonra esrarengiz ses tonuyla saldırıları durduran subayın karşısına hazır ol vaziyette dikiyorlar. Esrarengiz sesli bu adamın ismi Esat Oktay Yıldıran’dır. Zindana yeni getirilen Adem, karşısında bulunduğu subayı daha tanımamaktadır. Üzerindeki üniformadan onun sadece vasat bir komutan olduğunu düşünmektedir.  O an için yüzbaşı, çok nazik ve kibar tutumuyla  Adem’i etkilemeye çalışır.

“Geçmiş olsun Beyefendi!” sesinin nezaket  ve inceliği karşısında Adem rahat bir nefes alır. Minnettar bir edayla,  “Sağ olun komutanım” diye karşılık verir.

Yzb. Esat: “Efendim, uzun bir süreden beri gözaltındaydınız, değil mi?”
“Evet efendim” diye karşılık verir Adem.
“Vah vah vah, biliyorum, orası çok kötü, hele hele o şerefsiz polisler!”
“Evet çok cefa çektim komutanım….!”
Evladım çok kirlenmişsiniz. Belki de uzun bir süredir haberleri de izlememişsinizdir. Seni televizyonlu koğuşa mı alayım, banyolu koğuşa mı gitmek istersin?”

Adem sıcak suyla duş almanın zevkiyle: “Banyolu koğuşa gitmek istiyorum” diye cevap verir. Yüzbaşı Esat komando askerlere dönerek: “Çocuklar buraya gelin!” diye komut verir. Bir anda dört komando hazır ol vaziyette komutanın önünde durur. Yüzbaşı Esat: “Beyefendi banyolu koğuşa gitmek istiyor! Yardımcı olun! Keselensin! Tertemiz duşunu alsın! Ondan sonra da uykusunu alsın! Anlaşıldı mı?”
Komando erler hep bir ağızdan: “Emredersiniz Komutanım!” derler.

 

– 5-

1Komandolar Adem’i  36. Koğuş olarak bilinen hücre bölümüne getirmişlerdir. Diyarbakır E tipi hücre bölümü dört katlı bir yapıdır. Her katında  önü demir parmaklıklı on hücre vardır. Her hücresi beş buçuk metrekare genişliğindedir. Hücrelerin  içinde beton bir seki, arka bölümlerinde bir tuvalet, bir lavabo taşı, iki adet su musluğu bulunur. Zemin kattaki salon 40 metre uzunluğunda 10 metre genişliğindedir. Kanalizasyona açılan tuvalet boruları tıkatıldığından salonda bir diz boyu pislik ve sidik vardır. Ve her şey beton matlığında, demir görüntüsündedir. Banyo diye kendisine anlatılan bu salonda biriken keskin sidik kokusu genzini yakıp, içinden, yüzbaşının yumuşaklığı ile beton blokların sertliği arasındaki çelişkilerle boğuşmaya başlarken “Allaaah! Allaaaaah!” nidaları ve tekbir sesleri ile irkilir Adem. Tekbir sesleri kesilince, ellerinde kalaslarla komando erler kapıdan içeri girer. “Lan yavşak! Sen daha soyunmadın mı?” diye bağırır biri. Adem şaşkın vaziyette komandoların suratına bakar. Komandolar önce kendilerini tanıtırlar:

Benim Adım “Akın” der  iriyarı, sarışın ve şişman olanı. Benim ki “Kambur” der kara kuru kambur olanı Bendeniz “Karabela” diye kendini tanıtır uzun boylusu. Çavuş :”Benim adımda Mevlüt, adamın yedi sülalesine mevlüt okurum.” …… Ve “keseleme işlemi!” başlar.

Adem sert kalas darbeleriyle yere yıkılırken bağırış ve feryatları arşı âlayı sarsar. Karabela ve Kambur yarı baygın halde yere serilmiş Adem’i ayaklarından tutup çekerek boklu suyun içine sürüklerler. Dövüle dövüle yüzdürülür. Akın sırtında yürüyüşler yapar. Komando potinleri ile başına basılarak kafası boklu suya batırılır. Adem canhıraş bir feryatla bağırır çağırır, yalvarır. Ama sesini kimsecikler duymaz. Bayılırsa belki kurtulur. Bayılmazsa film çevrilmeye devam edilir. Adem’i dayaktan geçiren komandolardan Akın Karateciyi, Karabela Samurayı, Mevlüt Çavuş  ise Cüneyt Arkın’ı oynamaktadır. …. Ve Adem Diyarbakır 5 Nolu E Tipi Cezaevi’nde bunlardan dayak yiyen bir dublördür artık…..! Dinlenme ve sahne çalışmalarına ara vermeler ise Adem’in baygınlık derecesi ve süresi kadardır. Ayağa kalkamayacak derecede baygınlık geçiren Adem, bir hayvan leşi gibi ayağından çekilerek sürüklenir, 36. Koğuş’un ilk hücresine atılır. Üstü başı kan ve pislik içinde kalan Adem, beton yatağın  üzerinde derin bir uykuya (!) dalar.

– 6 –

diyarbekir-fare-yedirme-marasliYara bere içinde ve her tarafı adeta dökülen Adem ertesi gün yine aynı ekibi karşısında görür. Ekibin başındaki Mevlüt Çavuş: ‘Lan’ ibne ölmedin mi daha?” Adem ani bir atakla ayağa fırlar. Hazır ol vaziyete geçer. Bacakları ve elleri titrer. Mevlüt Çavuş: “Kahvaltı yaptın mı lan göt?” Adem hırıltı gibi gelen bir sesle “hayır” diye cevap verir. Hücrenin kapısı açılır ve Adem hücreye bitişik küçük bir salona alınır. Salonun ortasında ölü bir fare durmaktadır. Mevlüt Çavuş Adem’e: “Hazırola geç!” komutunu verir. Adem hemen hazırola geçer. Akın, Karabela ve Kambur Adem`in etrafını çevirir. Karabela:  “Hiç fare yedin mi lan?” diye sorar. Adem ne yapılmak istendiğini artık anlamıştır. Midesi bulanır, acıyla kıvranır, ne yapacağını bilemez. Dövülerek yere yıkılır. İşkenceden kurtulmak için ölü fareyi yemekten başka bir yolunun bulunmadığını çok iyi bilmektedir. Gözlerini kapatarak fareyi avucuna alır. Edebildiğince ağzını açar, avuçları arasında bulanan fareyi ağzına tıkar.  Çiğnemeye başlayınca kusar. Fare ağzından  yere düşer. Mevlüt çavuş “Devam!” der. Karabela Adem`i coplar, Kambur da bacak arasını tekmeler. Soğuk terler içinde kalan Adem nihayet fareyi yutmayı başarır. Ardından kusmuğunu yalatarak, salonu kendisine temizletirler. Ve tekrardan 36. Koğuşun  hücresine alırlar.  Adem beton sekinin üzerinde oturur, yakalandığı geceyi düşünerek, dalar.

 

 

 

-7 –

Güneş batmak üzereydi. Kocaman yemek salonunda Adem, uzun mavi bir fistan giymiş, saçlarını kısa kesmiş ve Adem’e göre daha genç görünen eşi, iki kızı ve biricik oğlu aksam yemeğine  hazırlanıyorlardı. Adem, uzunca  antika bir masada eşiyle karşı karşıya oturmuş, kızları servis yapıyor, oğlu da okulda olan bitenleri anlatıyordu. Ademim  Büyük kızı Zozan 25 yaşındaydı, yuvarlak yüzlü, uzun boylu ve kumraldı. Saçları beline kadar dökülüyordu. Böylece giydiği beyaz elbisenin içinde daha güzel görünüyordu. Küçük kızı Berfin büyüğüne göre daha kilolu, ama daha hareketliydi. Spor giyinmeyi seviyor, evde olduğu zaman spor giysilerini hiç üzerinden çıkarmıyordu. Tıp fakültesinde okuyordu, ama yemek  yapma konusunda ablasından daha maharetli görünüyordu.

Mutfaktaki buz dolabından bir ilaç kutusunu alan Zozan, babasına döndü:
“Baba, bırak doktora gitmeyi, bana güvenmiyor musun? Biliyorsun ki bu benim mesleğim, iki yıldan beri de eczanede çalışıyorum,” dedi ilaç kutusunu getirip babasının önüne koydu. Adem Nezan, ilaç kutusunu eline aldığında, kızına baktı:

“Zozan`ım yavrum, sana güveniyorum, ama doktora danışmadan bazı ilaçları almamak lazım” deyince

Zozan: “Aşk olsun baba, yine bana güvenmiyorsan Berfin gelsin sana reçetesini okusun, doktor çıkmasına iki yıl var. Ona güvenirsin” dedi. Berfin mutfaktan koşarak babasının yanına geldi, ilaç kutusundan reçeteyi çıkarıp göz gezdirmeye başladı. Adem masada sessizce oturan oğlunu süzdü:
Azad oğlum senin hiç ders çalıştığın yok, yine politikayla mı uğraşıyorsun?”
Azad: “Ya baba bırak ne politikası? Her gün insanlara işkence yapılıyor, çığlık sesleri ta Bağlar mahallesine kadar geliyor!” Adem: “Ne yapacaksın oğlum?” Azad “Ne yapacaksın olur mu baba, insanlara bok yediriyorlar!” Adem: “Oğlum böyle şeylere inanma, devlet var, kanunlar var.” Berfin babasıyla kardeşinin tartışmasına müdahale etmek için; “Bırakın bu tartışmayı, yemek geliyor!” Berfin`in annesi kızına baktı: “Aferin kızım, bak sende okula gidiyorsun, Azad daha lisede bu işlerle uğraşıyor!” deyince; Adem: “Bak Azad oğlum, bizim dedelerimiz bu dava için can verdiler, ama başarılı olamadılar. Ben başka bir yolu seçtim. Bu şehirde herkes beni tanır, herkese yardımım dokunmuş. İnsanların kalbini kazanmak onların refah düzeyini yükseltmek lazım. Bunun için sen oku, bu tür şeylerle uğraşma!” Azad babasına cevap vermeye hazırlandı. Zozan ile Berfin porselen tabaklar, kristal bardaklar, yiyecek ve içecekleri masaya dizmeye başladılar. Bu  sırada kapı zili çalındı…..

Adem`in genç oğlu koşarak kapıya gitti. Bir müddet sonra “Baba” diyen sesi geldi.  Eşinin yüzüne “acaba kim” dercesine bakan Adem, oturduğu yerden kalkıp kapıya gitti. İkisi resmi, üçü sivil giyimli beş polis kapıda bekliyordu. Adem biraz şaşırdı, biraz toparlaninca Kendinden emin bir ses tonuyla; “Buyurun, birini mi aradınız?” dedi. Uzun boylu, iriyarı, sivil giyimli polis, gayet soğuk bir ses tonuyla: “Beyefendi giyinin, bizimle karakola kadar geleceksiniz” dedi. Adem`in üzerinde beyaz bir gömlek,  kahverengi bir pantolon vardı. Hemen salona geri dönüdü. Kızları ve eşi ayağa kalkmış meraklı bakışlarla onu süzüyorlardı. Hiçbir şey demeden ceketini giydi ve eşine döndü: “Ben bir karakola gidip geleceğim” deyip hızlı adımlarla salondan çıktı. Kızları ve eşi de onun ardından dış kapıya yürüdüler. Oğlu kapıda donmuş gibi polislerin arasında uzaklaşan babasına bakıyordu. Adem`i bir polis cipinin arka koltuğuna iki polisin arasına aldilar. Araba evin önünden uzaklaşınca, gözlerini askeri bir bezle bağlayarak başına bir torba geçirdiler…

 

-8-

gozaltiKurtoğulu olarak bilinen bir işkence merkezine götürülüyor. Gözleri bağlı bir vaziyette kıçına bir tekme vurarak bir yere itiyorlar. Ağız üstü yere kapaklandığında insan cesetleri gibi bir şeylerin üstüne düştüğü sanısına kapılıyor. El yordamıyla çevresini kontrol ediyor. İtildiği bu yerde, oturan insanların, dizlerine, omuzlarına, ayaklarına dokunduğunu fark ediyor. Zemin çıplak betondu, insanlar sessizdi ve büyük bir ihtimalle herkesin gözleri kendisininki gibi bağlıydı. Bir ara göğsünden bir tekme darbesi alıyor. “Lan yavşak, düzgün otur” bağırtısını işitiyor. El yordamıyla bulduğu boşlukta Buda heykeli gibi oturuyor. Bir müddet sonra salondaki sesleri daha net olarak işitebiliyor. Çok sayıda insan, kendisi gibi bu salonda  gözleri bağlı olarak kıpırdanmadan oturuyor, sadece nefes alıp veriyordu.

Bu sessizlik salona giren bir grubun küfürleri, oturanlara tekme tokat girişmeleriyle bozuluyor. Aralarından birisini alıp gitmeleriyle birlikte gürültü bitiyor. Ancak bu kez de götürülenin çığlık sesleri salona yayılıyor. çığlıklar öylesine korkunçtu ki;  bu sesi işitenlerin içi ürperiyordu. Tam yirmi üç gün, yirmi üç gece bu çığlıkları duydu. Ve sıra kendisine geldiğinde de alıp götürdüler. Tahta bir sandalyede oturtup ellerini arkadan bağladılar. Göremediği bir adam gür bir sesle kendisine soru soruyordu:

Bölücü örgüte neden para yardımı yaptın?”
Adem: “Ben kimseye yardım yapmadım”
“Yaptın ulan devleti kandıramazsın”
Adem: “Hayır yapmadım”
“Tezgahı hazırlayın!”

Tahta sandalyeye bağlı olan ellerini çözdüler, uzunca bir sırığı, omuzlarının üzerine koydular, iki kolunu yana açarak bir iple sırığa bağladılar. Sırığın iki ucunu yüksekçe iki duvarın üzerine koydular. Çarmıha gerilmiş İsa gibi boşlukta sallanıyordu. Pantolonunu ve donunu çıkardılar. Çıplak iki kablonun ucunu vücudunda dolaştırdılar. Çığlıklar atmaya başlamıştı. O çığlık attıkça birisi “konuşacak mısın lan yavşak”  diye bağırıyor, manyetoyu daha seri çeviriyordu.

Çarmıhtan ne zaman indirildiğini hatırlayamıyordu. Fakat gözü kapalı kendisine bir kağıt imzalattıktan sonra bir yetkilinin sarf ettiği sözleri hatırlıyordu:
Bu ibne umudunu bölücülere bağlamış, konuşmuyor, gönderin oraya gitsin, götürün gezdirin! Güvendikleri adamların ne halde olduklarını gözleriyle görsün! Ancak böyle ikna olur!  Devletin büyüklüğünü kavrar ve tekrar devlete bağlanır”
Bu sözlerden sonra söylemediği, ama altında kendi imzasının olduğu ifadesiyle Sıkıyönetim mahkemesine sevk edilmişti……

 

-9-

Mevlüt Çavuşun “hazırol lan!” demesiyle düşlerinden sıyrılır, hücrede olduğunu anlar. Ayağa kalkarak hazır ol vaziyete geçer. Demir anahtarla demir kapı açılır. Adem salona çıkarılır. Ekibin başı Mevlüt Çavuş, yumuşak bir ifade ve ses tonuyla: “Beyefendi hangi koğuşta kalmak istersiniz?” der. Ama Adem artık yumuşak ses tonlarına ve ifadelere karşı kaygılar beslemeye başlamıştır. Banyolu(!) ve televizyonlu(!) koğuşlara gitmeye istekli değildir. Başını önüne eğerek tereddüdünü  gizlemeye çalışır.

Karabela`nın “Söyle lan yavşak!” sesiyle irkilince, dudaklarından “ben bilmem” kelimesi dökülüverir. Tekme tokat darbeleri altında Mevlüt Çavuş`un yine bir hinlik tasarladığını anlamakta güçlük çekmez. Mevlüt Çavuş: “Tamam lan! Seni bütün koğuşlarda gezdireceğiz. Hangisini konforlu bulursan orada istirahat edeceksin!” diyerek sırıtır. Hazırlanan senaryodan habersiz olan Adem çaresiz emre uyacaktır. Mevlüt Çavuş:
“Rahat!”
Adem ayağını bir asker gibi yana açarak rahata geçer. Mevlüt Çavuş:
“Hazır ol!”
Adem hazır ola geçer. Mevlüt Çavuş:
“Üçüncü koğuşa doğru marş, marş!”
Adem korkuyla titreyen acemi bir asker gibi nizami adımlarla uzun koridora doğru yürür.

Önceki sayfa 1 2 3 4 5 6Sonraki sayfa

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu