Makalelerim

Harpagos, Şemdinos ve Abdullahgos (1)

Selim Çürükkaya / Geçenlerde Fırat haber Ajansında “Ergenekon PKK ilgisi” başlığı altında dizi bir yazı yayınlandı.
Yazıyı hazırlayanlar, İmralı da tutuklu olan Abdullah Öcalan’ın yaptıkları açıklamaları refarans alarak konuları irdelemişlerdir. Öcalan’ nın bu güne kadar söylediklerini “resmi tarih” olarak kabul edersek, bu dizi yazıyı da “yalaka tarih” olarak değerlendirmek mümkündür.

Resmi” ve “yalaka” tarih hakkında çokça yazılar yazdım.

Bu dizi yazıda “Şemdin Sakık, Mehmet Şener, ben ve kardeşim Sait Çürükkaya hakkında yazılanlarla ilgili bazı notlar yazmak isterim.
Onlara geçmeden önce Türk Genel Kurmayı ile Öcalan’ ın tavırları arasındaki benzerliğe dikkat çekmek istiyorum. Türkiye’de kirli, kokuşmuş, pis ilişkiler ortaya döküldükçe, Türk Genel Kurmay Başkanlığı bu ilşkileri birkaç kişinin üzerine yıkarak devleti, kendisini ve sistemi temize çıkarmaya çalışır.

Nitekim Türkiyedeki resmi sisteme göre işlenen bütün kötülüklerin sorumluları, “yeşil”, “Çatlı”, “üç beş itirafçı,”  “Veli Küçük” ve buna benzer kişilerdir.

Öcalan’ da kendi cephesinden aynı taktiğe baş vuruyor. Ona görede Kürt cephesinde işlenen bütün cinayetlerin, karanlık işlerin, katliamların, barbarlıkların sorumluları, “Hogır”, “terzi Cemal”, “Kör Cemal, Şemdin Vb. leridir.”
Oysa artık herkes biliyor ki; balık baştan kokmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinde son kırk yılda olmuş bütün karanlık, kirli işler  bizzat Türk Genel Kurmay Başkanlığının bilgisi dahilinde vukuu bulmuştur.
Ve yine PKK içinde ki karanlık kirli işlerin tümü, bizzat Öcalan’ ın tezagahladığı işlerdir.

Bu konular benim için artık tartışma götürmeyecek kadar açıktır.
Ama beni hayrete düşüren şey başkadır.

1970 lerin Ortalarında Öğretmen okulunda okurken Herodot tarihini okumuştum.
Orada Medler ile ilgili anlatılanlar bana bir masal gibi gelmişti.

Bu coğrafyada masalların gerçek oduğunu görebilmem için zamana ihtiyacım vardı.
Otuz yıl sonra Kürdistan toprakları üzerinde  Tarih öylesine bir tekerür etti ki; izlerken dilimi ısrımak ve sizlere bu satırları yazmak dışında bir şey yapamadım.
Nasıl mı? Diye soracaksınız!
Anlatayım!
Tarihçi Herodot’ un anlattığına göre; Millattan Önce beşyüz yıllarında Med’ lerin zalim mi zalim bir kralı varmış.

 

Adıda Astyages’ miş.
İşte bu Astyages, gece bir rüya görmüş.
 Medane adlı kızının kadınlık organından bir asma ağacı çıkmış ve bütün dünya onun gölgesinde kalmış.

Hemen ve acil olarak rüya yorumcularını, akıllı adamları huzuruna çağırmış
Gördüğü bu rüyanın ne anlama geldiğini soru vermiş.
Bir dizi görüşmeden sonra krala ”kızınız evlenecek, bir çocuk doğuracak ve bu çocuk bütün dünyaya hakim olacak” haberi verilmiş.
İktidarının elinden gideceği korkusuna kapılan kral, onlardan kral çıkmaz inacıyla kızı Medane’ yi bir Persli ile evlendirmiş.
On ay sonra Medane bir oğlan çocuk doğurmuş.
Astyages çocuğu annesi ile birlikte saraya çağırmış.
Bebeği başkomutanı Harpagos’ a teslim eetmiş:”Çocuğu götür dağa bırak, öldükten sonra haber ver, iki kişi göndereceğim, kontrol edip gömsünler” demiş.

Harpagos çocukla birlikte Akabatana sarayından dışarı çıkmış ama kralın emrine uymamış
Yani bebeği ölüme terk etmemiş..
Bir yerde Astyages’ in sığırtmacı ile karşılaşınca , çocuğu ona vermiş.

Sığırtmacın karısı  Kıynık, o gün ölü bir çocuk doğurmuş.
Ve sığırtmaç çocukarın yerini değiştirmiş:
Medane nin oğlunu karısının kucağına vermiş
Ölü oğlunu dağa bırakmış ve Astyages’ in adamları yanlış çocuğu gömmüş.

Aradan yedi yıllar geçmiş
Köyde büyüyen “çobanın oğlu” Kyros, arkadaşlarıyla oyun oynamış.

 

Oyunda kendisi kral, bir Med soylusunun oğlu suçlu rolündeyken onu döverek yaralamış.
Babası bu durumu krala şikayet etmek için gitmiş
Kral çoban ile oğlunu saraya çağırmış
İşkenceye alınan sığırtmac bildiği her şeyi anlatmış.

Öfkeye ve korkuya kapılan kral, sarayda bir ziyafetin verilmesi için hazırlıkların yapılmasını buyurmuş
Baş komutanı Harpagos ile sekiz yaşındaki oğlunuda yemeğe davet etmiş.

Davet günü saraya gelen Harpagos’ un yanındaki oğlu girişte  alınmış.
Kasaplara emanet edilmiş, çocuğu kesen kasaplar eti aşçılara teslim etmiş.

Yemek servisi yapıldığında Harpagos’ un önüne oğlunun etinden hazırlamış yemekler konulmuş.
Yemeklerin ardından meyve sepetleri gelmiş.

Harpagos önüne konulmuş sepetin üzerindeki örtüyü kaldırınca, oğlunun kesilmiş ellerini kafasını ve ayaklarını görmüş.

Bu olaydan sonra Astyages tekrar rüya yorumcularına ve akıllı adamlara danışmış.
Bu kez akılı adamlar şu açıklamayı yapmış: “Çocuk oyunda kral olduğu için, artık gerçekte kral olmayacaktır”

Kyros ölümden kurtulmuş, annesi ile birlikte Persli babasının yanına dönmüş..
Başkomutan Harpagos  tekrar ordularının başına geçmiş, ama oğlunun etini yeme gibi bir trajedinin esiri olmuş.
Kyros büyüdüğünde Med ordularının baş komutanı Harpagos ona bir mektup yazmış.

Bütün gerçekleri  tek tek ona izah etmiş.Mektubun son satırında; Senin deden böyle zalim bir adamdı demiş ve bir öneride bulunmuş:
“Sen Persleri topla, Med ordusunun üzerine yürü, ben ordumla birlikte senin saflarına geçerim bu zalimi hal edelim” demiş

Bu öneriye uyan Kyrus Persleri toplamış, onları ikna etmiş, med ordusunun üzerine yürümüş, Harpagos ordusyla Perslerin safına geçince, Med İmparatorluğu dağılmış.

Zalim Astyages, tutuklanmış, elleri, gözleri bağlanmış ve  ömür boyu cezasını çekmek için tek kişilik bir hücreye atılmış…..

 

Bu olaylar Millatan önce beşyüz veya beşyüzelli yıllarında bu topraklar üzerinde yaşandı. Fakat biz okuyunca, masal sandık.
Milattan ikibin yıl sonra aynı topraklar üzerinde biz  Kürtlerin kralı Abdullagos ile  Kürtlerin Baş Komutanı Şemdinos şahsında  yaşananları bizzat Şemdinos’ un yazdığı bir mektuptan size  aktarmak istiyorum.
Okuyun, varın karşılaştırmayı siz yapın:

Dolayısıyla tasfiye edilmem dikkat ve sabır isteyen bir çalışma gerektiriyordu. Bu da yılların işiydi. Zatı âlileri bu gerçeğin farkındaydılar. O nedenledir ki, tasfiye planını adım adım uygulamaya koydu. Önce, çok yoğun çatışma ve risk bölgelerine göndererek oralarda imha olmamı sağlamaya çalıştı.

Komplo bir:

1994 yılında, bir uçağa bindirerek Şam’dan Tahran’a gönderdim, oradan da apar topar Ağrı Dağı’nın yamacına aktarıldım. 1993 yılında “zaten defterini dürmüştüm” diyen Öcalan, 1994 yılının baharında tasfiyemi sağlamak için bu riskli yollara düşürmüştü. Bölge koşullarının her açıdan aleyhimize olduğu bir dönemde, kâh zorlayarak, kâh küfür yağdırarak, kâh korkaklıkla suçlayarak, kâh feodal damarıma basarak beni Ağrı Dağı’nın çıplak ve karlı arazisine sürdü. Kekliklerin bile gizlenemeyeceği o çıplak yaylalarda yoğunlaşan operasyonların içine attı.

Ağrı Dağı’na ulaştığımda örgüt militanlarının çoğu imha edilmiş, kalanları İran’a sürülmüş, İran’a ulaşmış olanların birçoğu Türkiye’ye teslim edilmişti. Serhat Bölgesi denilen bu alan her anlamda bir kıskaç altındaydı: Her taraf asker, her taraf kar, her taraf çıplak, her şey aleyhimizdeydi. Ağır kış koşulları, Türkiye-İran İşbirliği, Bölge’nin yeni ve örgütsüz oluşu, daha önceki kayıpların bıraktığı olumsuz etkiler vb. gibi nedenler, Bölge’yi mayın tarlasına çevirmişti. Bölge’de çalışma geliştirmeyi bir tarafa bırakalım, en değme komutanın hayatta kalması bile “öldürmeyen Allah öldürmez” dedirtecek cinstendi. Komuta yeteneklerimin tek bir tanesini konuşturmama imkân sunmayan bir bölgeye dönüşmüştü. Enver Paşa oralara yanlış hesap ve çılgınlıkları sonucunda gitmişti, ben ise Öcalan’ın tasfiye planının gereği olarak sürülmüştüm.

 

Kara kışın bütün şiddetiyle sürdüğü ve her tarafın karla kaplı olduğu bir dönemde yaylalık bir araziye sürülmeme anlam verememiş, yine iyi niyetle yaklaşmıştım: “Bu alan zor durumdadır, önemli bir alandır, başkası yapamadığı için beni gönderdiler” diye düşünmüştüm. Bu duygu ve düşüncede olduğum için, bana ulaştırılan bütün talimatları harfiyen uygulamaya çalışmıştım.

Tabii ki yıllar sonrasında gönderildiğim bu bölgenin içine sürüldüğüm bir bataklık, bir ölüm tuzağı, beni imhaya süren planın bir parçası olduğu gerçeğini anladım.

Hazretlerin planı şuydu: Çıplak arazide gizlenemeyip çatışmaya gireceğim, birincisinde olmazsa ikincisinde, üçüncüsünde veya dördüncüsünde imha olacağım. Beni “şehit” ilan edecek ve bu biçimde hem benden kurtulacak, hem de emeklerimi sömürecek.

Planı akıllıcaydı ama bazen şansımın yardımıyla, bazen yılların birikimiyle, bazen iklim koşullarının karşı tarafın hareketini sınırlandırması sayesinde, bazen de hareketli olmam nedeniyle girdiğim birçok çatışmaya ve yaşadığım birçok operasyona rağmen imha olmadım.

Denizde kum, zatı âlilerinde komplo eksik olmaz.

Komplo iki:

 

Serhat Bölge’sindeki operasyonlardan kurtuluşuma memnun olmayan Öcalan, geri çekilmemi sağlaması gerekirken, Serhat Bölgesi’nden Dersim Bölgesi’ne intikal etmemi istedi. Bu, oldukça riskli ve uzun bir yol yürümeyi göze almaktı. Zira daha önce bu yolu kullanan her grup bir biçimde darbe yemişti. Tüm zorluk ve risklere katlanarak yola çıktım ve yirmi beş gün yürüyerek Dersim Bölgesi’ne geçtim. Kıldan ince, kılıçtan keskin bu yolda da tasfiye olmadım.

Komplo üç:

 

Çıktığım yolda operasyonlarla boğuştuğum bir sırada, bu tuzağı da aşabileceğimi düşünmüş olmalı ki, Dersim’deki militanlarla ilişki kurup, “Şemdin alana geliyor, ona karşı dikkatli olun” diyerek uyarıyor. Bu uyarı, artık bana yaşam alanı bırakmayacağının mesajıdır.

Beni askerle karşı karşıya getirmekle emeline ulaşamayınca, bu sefer de hem askerle hem de örgüt militanlarıyla karşı karşıya getirerek sonuca gitmek istedi. Hem bir bölgeyi bana teslim ediyor, hem de militan yapısını oldukça şaibeli ifadelerle bana karşı uyarıyor. Böyle bir atmosfer içinde herhangi bir yöneticinin başarılı olması düşünülemez. Büyük bir ihtimalle, DR. Baran gibi bunalıp intihar edeceğimi bekledi ama olmadı..

.

Komplo dört:

 

Bu tarzla tasfiye olamayacağımı iyice anlamış olmalı ki, Dersim Bölgesi’nde faaliyet yürütmeme yeterli zaman tanımadan, beni Kuzey-Irak kampına çağırdı. Zira orada kurduğu tezgâha güveniyordu. Ne de olsa, o tezgâhta yüzlerce örgüt elemanı can vermiş, o tezgâhtan geçenlerden kurtulan olmamıştı.

Kuzey Irak kamplarında kurulan tuzağın bir gereği olarak “Merkez Karargâh” ta görevlendirildim. Eleştiri adı altında müritlerinin hışmına uğradım: Beni zorlayıp, derin bir suçluluk psikolojisine iterek, özgüvenimi sarsmak istediler. Bir yandan eleştiri adı altında ağır hakaretlere, bir yandan da örgüt içinde küçük düşürülmemi sağlayacak ve saygınlığımı sarsacak davranışlara maruz bıraktılar. Ayrıca, Serhat ve Dersim’de gerçekleştiremedikleri fiziki imhayı bu alanda denemeye devam ettiler. Bu nedenledir ki, ilk işleri güvenlik birimini dağıtma girişimi oldu. Ancak buna izin vermeyip, güvendiğim birkaç insanı yanımdan ayırtmadım.

Politik olarak zayıf bir konumdaydım ama yılların savaş tecrübesi derin bir sezgi kazandırmıştı: Neyin, nereden ve nasıl gelebileceğini az çok tahmin edebilecek olgunluğa ulaşmıştım. Bana bakan gözlerdeki kini ve sinsiliği anlayabiliyor, sıradan bir merhabalaşmada bile gözüm gibi koruduğum ve yıllarca yoldaşım dediğim insanların düşmanlıklarını görebiliyordum. Velhasıl burada da kıyasıya bir mücadele yaşadık. Bu mücadelede siyasal olarak yenildim ama fiziki olarak etrafımda oluşturduğum güvenlik çemberi sayesinde tasfiye olmaktan kurtuldum.

Yine tasfiye olmamıştım… Ama tasfiye kararı masada duruyordu; uygulanması için başka biçimler deneniyordu.

Komplo beş:

 

Beni tasfiye etme çabası devam ediyordu. Bu doğrultuda Botan Bölgesi’nde görevlendirildim. Bu görevlendirmenin tasfiye planının bir parçası olduğunun farkındaydım ama görevi reddetme gibi bir seçeneğim de yoktu. Gönülsüzce de olsa yeni görev alanıma doğru yola koyuldum. Irak-Türkiye sınırını geçip Cudi Dağı’na tırmandığım akşamın sabahında, telsizle iletilen talimatla, hiçbir gerekçe gösterilmeden, görevimden alındığım, sıradan bir savaşçı gibi çalışmalara katılmam gerektiği söylendi. Bu tasarrufu takip eden bir ay içinde silahıma da el konuldu. Yoğun operasyonların yaşandığı bir ortamda, silahsız dolaşmak zorunda bırakıldım. Yetki ve silahım elimden alındıktan sonra, operasyonların yoğunlaştığı Şırnak alanında aylarca bekletildim. Bu biçimde vurulmam daha kolay olacaktı. Ama umulan olmadı, şans eseri de olsa kör bir kurşuna hedef olmaktan kurtuldum. Yine şansım yaver gitti. Yine vurulmadım.

Komplo altı:

Tutuklu ve elleri bağlı vaziyette Kuzey-Irak kamplarına getirildim. İfadem alınmadan, bir metre karelik deliğe sıkıştırıldım. Ardından tutuklu vaziyette Şam’a çağırıldım. Yılların emekçisi olarak, eli bağlı biçimde sınırları aşıyor ve geçtiğim her yerde teşhir ediliyordum.

Getirildiğim Şam’da da aylarca tutuklu kaldım. Her hafta bir grup örgüt elemanının karşısına çıkartılıp küfür ve her türlü hakarete maruz bırakıldım. Sözüm ona “eleştiri ve öz eleştiri” denilen, özünde onur kırıcı geçen bu süreç altı ay sürdü.

Bu kişilik bitirici süreç tamamlandıktan hemen sonra, tekrardan Türkiye’ye gönderildim. Bu sefer seçilen bölge Hatay’dı.

İki seçenekle karşı karşıya kalmıştım: Ya gitmeyi kabullenme ya da her gün küfür yeme. Yani “kırk katır mı, kırk satır mı?” gibi bir durum. Ya her gün ölüp ölüp dirilmeyi ya da fiziki ölümü göze alıp bu ortamdan kurtulmayı kabullenecektim. Tercihimi, her gün öleceğime, gidip bir seferde ölmekten yana yaptım. O dönemde, Şam yakınlarında kaldığım eve birkaç günlüğüne misafir olan Abûlmelik Fırat’ın “Şemdin, seni Hatay’a öldürtmek için gönderiyor, çok dikkatli olmalısın, belki de gitmemen gerekir” uyarısında bulunmasına rağmen, yine de Hatay’a gittim. Başka bir seçeneğim de yoktu.

Şarjörlerini dolduramayacak kadar acemi ve çocuk yaştaki otuz gençten oluşan, kurbanlık bir sürüden farksız grubu yanıma katarak Bölge’ye gönderildim.

Yanıma verilen militanların silahlı mücadele deneyimlerine bakarak, Öcalan’ın niyetini anladım. Amed, Serhat, Dersim, Botan ve Kuzey-Irak bölgelerinde başaramadığını Hatay’da başarmak istediğini fark ettim. Buna rağmen yine de yola çıktım, Türkiye-Suriye sınırını aşarak Hatay Bölgesi’ne girdim.

Öcalan, beni yeni görev bölgesine gönderir göndermez, bu konuya ilişkin olarak çevresindeki kadınlara şöyle konuşur:

“Beni anlayacak kadar gelişkin değilsiniz. Çok saf, çok aptalsınız. Sizin gibi yapsaydım çoktan iflas etmiştim. Bu örgütü nasıl kurduğumu düşünüyorsunuz! Hiçbir şey sandığınız gibi oluşmadı, gelişmedi. Taktiksel yaklaşımlarla sizi etrafıma toplayabildim… İyi ki sizin gibi saf değilim. Örneğin, şu bizim Şemdin’in durumunu ele alalım: Size ve aptal yardımcılarıma kalırsa, onu hemen buracıkta mahkeme edip en ağır cezaya çarptıracaktık. Aptal mıyım, sizin tarzınızla hareket edebilir miyim? Tabii ki yapmam. İstediğiniz gibi yapsaydım halkın tantanasına cevap verebilir miydim? Adam kurnaz, hem halkı hem de gerillayı kendisine bağlamış. Ona bir şey yapmaya kalkışsam ya da bir kazaya kurban bile gitse, başta düşman olmak üzere, bizi tanıyan her çevre bu durumu eşeleyip kullanacaktı. ‘Siz vurdunuz, siz vurdurttunuz’ demeyecekler miydi? Gel de şuna buna cevap yetiştir. İsteğinize uyup idam etseydik başımıza belayı sarmış olacaktık. Dua edin ki size uymadım. Peki, ben ne yaptım? Dikkat ederseniz bir dizi eleştiriye tabii tutuktan sonra Hatay’a gönderdim. ‘Kendine komutanım diyorsan git kendini kanıtla’ dedim. Kendisini kanıtlamak için gitti. Orada belli bir gelişme sağlarsa(ki bu imkânsızdır) ne âlâ; operasyonlara dayanamayıp tasfiye olursa şehitler kervanına katılacak. Her iki durumda da savaşımız karlı çıkacak. İşte, benim farkım budur. Dehalığım buradadır. Ceza hukukum budur. Şemdin’e verilebilecek en büyük ceza da böyle olur…”

Hayatta kalabilmek için bile olsa, silahlı mücadele geliştirmek zorundaydım. Bütün çabalarıma rağmen bunu başarmadım. Zira başta silahlı mücadele olmak üzere her şeye karşı inançsızlaşmıştım, umutsuz ve moralsiz düşmüştüm.

Operasyonlar yoğunlaşınca, iki ay operasyon ve çatışma ortamında kaldıktan sonra, yaralıları yanıma alarak Suriye’ye çekildim. Bunun dışında tek seçeneğim vardı, o da grubumla birlikte ölüme yatmaktı.

Geri çekilişim, hem korkaklık hem de kışkırtma olarak değerlendirilip yeniden tutuklama gerekçesi yapıldı. Hem de, tek bir gün bile dağa adım atmamış, bırakalım herhangi bir çatışmaya girmeyi, silah bile eline almaktan korkmuş ve sefil yaşamının rahatlığı içinde hayallerle gerçeklerin farkını unutmuş Öcalan tarafından korkaklıkla suçlandım.

Suçlamalarını, her seferinde beni tasfiye etmede başarısız kalmanın hıncıyla derinleştirdi, fütursuzlaştırdı, histerik hezeyanlara dönüştürdü. Bu paranoyakça kuruntularını gerçeklikle karıştırarak şizofreni sınırlarına yaklaştırarak şu değerlendirmeyi yaptı:

 

Hayatımın en verimli on sekiz yılını hoyratça ve gözü karaca emrine ve emellerine adadığım Öcalan’ın bu sözlerini duymak, bardağı taşıran son damla oldu. Hiçbir belge, kanıt, bulgu göstermeksizin beni “Türk Genel Kurmayının adamıdır. Vs. vs.” safsatalarıyla suçlaması, yolumu ayırmama ve kendi kendime, “Şemdin, bir an önce başının çaresine bak, yoksa gidişin an meselesidir…” deme noktasına getirdi. Çok zor bir durumla karşı karşıya kaldıktan sonra başıma gelen felaketi anlamıştım ama çok geç kalmıştım.

Bu durumda en az iki kaçış gerçekleştirmem gerekiyordu: Kendimden ve örgütten. Tutuklandıktan sonra örgütten kaçmak kolay değildi, zira silahların namlusunda tutuluyordum. Henüz kendini bulamamış, insan olmanın derinliğine ulaşamamış, ‘ideoloji’ diye yutturulan yalanlardan kurtulamamış, “ak” ile “kara” dışında renk tanımamış, örgütün “mutlak iyi” ve “mutlak kötü”leri kıskacında tepinip duran kişiliğimden kaçmak ise çok daha zordu.

Lakin zor olanı başarmak zorundaydım.

İfadem alınmadan ve yüzüme bakılmadan tutuklandım, iki ay boyuca militan topluluğun karşısına çıkarılarak iyice teşhir edildim, daha sonra tutuklu olarak Kuzey-Irak’a gönderildim. Elleri bağlı biçimde geldiğim Şam’dan tekrar elleri bağlı biçimde Kuzey-Irak’a götürüldüm.

Yola çıkarılacağım gün Öcalan’a üç satırlık bir mektup yazdım. Bu uygulamanın kabul edilecek cinsten olmadığını, kaldıramayacağımı, bu kararın gözden geçirilmesi gerektiğini istedim. Bu satırlar suya yazılmış gibi oldu. Talebimi ciddiye almadan bildiğini okumaya devam etti. Zaten, bu şişkin pişkin kişiliğe talep kabul ettirmek imkânsızdı.

Suriye-Irak sınırını geçmeye çalışırken, 40 kişilik grubumuz Dicle Suyu önünde ikiye bölündü. Tutuklu olarak içinde bulunduğum grup önden gönderildi. Tesadüfen fark edilmeden sınırı geçmeyi başardık. Ancak, peşimizden gelen grup Kuzey Irak’ta konumlanmış TSK’nin tank birliğinin pususuna düştü. On beş kişi vuruldu. Yine benim için hazırlanan tuzağa başkası girmişti.

Tutuklu olarak getirildiğim Kuzey-Irak kamplarında iki kayanın arasına konuldum. Kış mevsimini burada, keleş namluları, kar ve yağmur altında geçirdim. Baharla birlikte silahlı örgüt elemanlarının hareketlenmesi gündeme geldi. Yapılan toplantıda hakkımdaki nihai karar, birkaç ay sonra yapılacak olan ‘6. Kongre’ye bırakılarak, tutukluluk halim kaldırıldı.

Bu, birkaç ay içinde faili meçhul bir cinayete kurban gitmem demekti. Yaşamımın nasıl noktalanacağı kesinlikle kararlaştırılmıştı. Buna hiçbir kuşkum da kalmamıştı. Neyse ki artık netleşmiştim! Bu netlik, ayrılma ve ayakta kalma gücü verdi.

Ve örgütten ayrılma kararı verdim. Bilirisin, bu örgüte gönüllüce girilebilir ama gönüllüce çıkılamaz. Bu örgütten ayrılmak için ancak kaçman gerekir. Ve ben de on sekiz yılımı verdiğim örgütten kaçtım.

Yukarıda saydığım uygulamalarına rağmen, kaçarken bir silahlarını yanıma almadım, paralarının nerede saklı olduğunu bildiğim halde gidip almadım, tek bir militana zarar vermedim. Evet, kaçarken içim doluydu, ama Öcalan’a karşı öfkeyle doluydu, kaderleri benimkine benzeyen militanlarla bir sorunum yoktu.

Bence bu kararı vermem isabetli olmuştur. Hatta bence geç verilen bir karardır. İtiraf etmeliyim ki, bu kararı da öyle büyük aklın sonucunda değil, başka çarem olmadığı için verdim.

Şuna kesinlikle emenim ki, bu kararı vermekte biraz daha geç kalsaydım, yaşam şansını yitirebilirdim: Ya kaza süsü verilmiş bir suikastla ya da KDP ile yaşanan çatışmaların birinde öldürülecektim. Özellikle KDP eliyle öldürülmek istendim; zira KDP’nın karalanması ve Kürtler nezdinde tecrit edilmesi kolaylaşacaktı.

Suriye-Irak sınırını geçişte yaşanan çatışmada, KDP’lilerin eline geçen yaralı militanların üzerinde, Öcalan’ın “Merkez Karargâh Yönetimi”ne hitaben yazdığı bir mektup ele geçmişti. KDP’nın yanına gittiğimde mektubu bana gösterdiler. Mektupta şunlar yazılıydı: “Şemdin iflah olmaz birisidir. Bu kadar uğraşmamızdan sonra değişim göstermedi. Türk Genel Kurmayı ile ilişki içinde olduğu kesinlik kazanmıştır. Savaşımızı tasfiye etmeye ve örgüt ortamımızı yozlaştırmaya çalışıyor. Nereden bakılırsa bakılsın tehlikeli bir konumdadır. Gözünün yaşına bakmadan gerekenleri yapın ama halkın muhtemel tepkisini de göz önünde bulundurun…”

Son cümlesinin tercümesi şuydu: Öldürün, ama ustaca!

Yani, beni öldürmek de, yaşatmak da onlar için bir sorun haline gelmişti. Zira Örgütün daha önce karşılaştığı ve tasfiye etmek istediği kadrolara benzemiyordum. Gerek Bölge halkı nezdinde bıraktığım etki ve gerekse örgütsel konum ve emeğim açısından kolay bir lokma değildim. Bu nedenle, adım adım geliştirilen tasfiye senaryosu bir türlü denk getirilemeyen bir oyuna dönüştü. Dirim, yapması gerekeni yapmıştı, sıra cansız bedenimin rantından demlenmeye gelmişti ama bir türlü başarılı olunamıyordu.

Öyle ya, yaptığım bunca hizmetin ödülünü almanın zamanı gelmişti; Öcalan’ın madalyasıyla ödüllendirilmeyi hak etmiştim(!) Bu dönemin “kahramanı” seçilme “şerefi” bana nail olmuştu. Bu “şan”, “şeref”, “onur” bana bahşedilmişti.

Ölmeliydim ama nasıl? Öyle ölmeliydim ki, ölüm de dirim kadar sömürülebilsin.

 

Dönemin “en büyük kahramanı” sayılabileyim. Bu kadar ünü-namı yayılmış Şemdin’i vurdurt, “şehit” ilan et ve istediğin düşmanına karşı silah olarak kullan taktiği uyguladı. Ancak, yukarıda sıraladığım isimlerin çoğunda başarılı olamadı; boğazıma geçirilen yuları koparmayı, pençesinden kaçmayı ve maskesini düşürmeyi başarmıştım. Bu kez taktik tutmamıştı. Zat-i âlileri bu sefer rüzgâra karşı tükürmüştü. Ağzından dökülen her salya damlası yüzüne gözüne bulaşmış, benim için kazdığı mezara kendisi yuvarlanmıştı. Baltayı taşa da değil, dizine vurmuştu: Planları gerçekleşmemişti, yeni bir Kongre’ye yeni bir kahraman yaratmadan gitmek zorunda kalmıştı. O çok arzuladığı ölü Che Guevera’ sını yaratamamıştı. Adımı “kahramanlar” listesine değil, “hainler” listesine yazmak zorunda kalmıştı.

 

Yedi gün yedi gece aradıktan sonra keçisini bulamayan köylünün, “rahmetli babamın ve annemin hayrına olsun” demiş. Öcalan’da, beni öldürtüp “şehit” ilan etmeyi başaramayınca, devlet güçlerinin eline geçmemi bulunmaz bir nimet saydı. “Size dememiş miydim?” edebiyatı yapmaya, ne kadar “hain” olduğumu anlatmaya koyuldu. Çoktan iflas etmiş bu taktiğini temcit pilavı gibi militanların ve halkın önüne sürdü.

Tabii ki, her zaman ve her yerde aptallar vardır. Örgüt safları da aptallarla doludur. Zaten örgütün ilk işi, saflarına giden gençleri aptallaştırmaktır. Aptalları en belirgin özelliği ise her söylenene baş sallamalarıdır. Benim hainliğime de baş sallayanlar az çıkmadı.

Tabii ki korkunç bir trajediydi benim için. Çok karmaşık duygu ve düşünceler içindeyim.
Şemdin Sakık’ ın mektubundandan: www.madiya.net

 
www.madiya.net
www.diyarbakirzindani.com
www.kurdistan-aktuel.org

aytenhasan93@hotmail.com

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı