Röportaj

Katin resmini gördüm

Dersim yas tuttu. İşçiler işe gitmedi, esnaf kepenk açmadı, arabalar yolcu taşımadı o gün. Dersim de ne kadar araç varsa ve bu araçlar ne kadar yolcu taşıyabiliyorsa ablamın gömüleceği Taptik köyünün yoluna dizildiler.

M. Öztürk: Gazetlerde katilin fotoğrafını görünce çarpıldım, şoke oldum, dilim tutuldu, ellerim titredi, midem bulandı, hayatımın trajedisini yeniden yaşadım, ablamın kesilmiş burnu, oyulmuş gözleri, paramparça  edilmiş  o güzelim yüzü gözlerimin önünden geçmeye başladı.

KATİLİN RESMİNİ GÖRDÜM “BU O DUR” DEDİM!

Selim Çürükkaya: 1 Şubat 1997 tarihli gazetelerde yayınlanan “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım ın fotoğrafını görünce beni telefonla aramış,”Bu fotoğrafın ardındaki  gerçeği anlatmak istiyorum” demiştin. Bunun için seninle görüşmeye geldim. Seni dinliyorum !
M. Öztürk :  Gazetlerde katilin fotoğrafını görünce çarpıldım, şoke oldum, dilim tutuldu, ellerim titredi, midem bulandı, hayatımın trajedisini yeniden yaşadım, ablamın kesilmiş burnu, oyulmuş gözleri, paramparça  edilmiş  o güzelim yüzü gözlerimin önünden geçmeye başladı.

– : Nasıl ?

–  : Fotoğraftaki adam ablamın katiliydi!

Selim Çürükkaya:Tahmin mi ediyorsun,yoksa kanıtların mı var?

–  :Kanıtlarım var. 1992 yılının ilk baharında Tunceli Alay Komutanı babam Hıdır Öztürk’ e: “Üç kızını  alarak benim makamıma gel” diye haber yollamıştı, Ben, ablam Yeter, ablam Ayten babamla birlikte bir taksiye binerek Tunceli dağ komando Alay Komutanlığına gittik. Alay komutanının odasında fotoğrafı gazetelerde yayımlanan adamda vardı.

– : İyi tamyormusun, bu adam mıydı ?

– : Evet iyi tanıyorum; kaşları, sakalı, bıyıkları, boyu bakışları ile resimdeki adamın ta kendisiydi…Ve Alay komutanı bu adama “Ahmet bey ” diye hitap ediyordu.

– : Jitem kurucularından Binbaşı Cem Ersever’ in itiraflarını okudunuz mu?

–  :Okudum. Orada “Yeşil” kod adlı kişinin Ahmet demir adını kullandığını yazıyor.

–  :Alay komutanı neden sizi çağırmıştı ?

–  :Aslında bizi Yeşil, yani Ahmet demir,yani Ahmet bey, Mahmut Yıldırım’ a göstermek için çağırdığı her halinden belliydi. Fakat babama: “Senin kızlarından birinin daha dağa çıktığına dair bir duyum aldık, onun için sizi çağırdık, demekki yalanmış” dedi. Sonra bize bir nasihat nutku çekti. Bu anda Alay komutanının “Ahmet bey “ diye hitap ettiği kişi biz üç bacıyı dikkatle süzüyor, arasıra bazı sorularla oturduğumuz yerlerin adreslerini soruyor, öğrendiklerini bir kağıda not düşüyordu.

– :  Sizce bu adam alay komutanlığının odasında hangi yetkiyle kalıyordu?

– : Biz adamı istihbarat veya sivil polisten bir yetkili olarak tahmin ediyorduk.
: İfade verme süreniz  ne kadar sürdü?

– : Ne oldu ?

–  :15 Temmuz 1992 gecesi ablam Ayten Öztürk Tunceli ili Mazgirt kasabasına bağlı Kepektaşı köyündeki evinden kaçırılmıştı!

–  : Olayı nasıl duydunuz ?

– : Komşuları anneme telefonla bildirdiler

–  :Kaçırıldığını gören olmuş mu ?

  –  : Çocuk yaşlardaki bir tanık, ablamın dört kişi tarafından zorla beyaz renkli Renault marka bir taksiye dört kişi tarafından zorla bindirildiğini bize söyledi. Çocuğun ifadesine göre zorbaların ikisi sakallıydı.
– : Siz ayrıca bir  araştırma yaptınız mı veya devletin savcısına baş vurdunuz mu?

–  :Babam savcılığa ve polise baş vurdu ” Kızın dağa çıkmış” dediler. Annemle babam birileri evlenmek amacıyla kızımızı kaçırmış düşüncesine saplandıkları için araştırmamızın yönünü saptırdılar ama daha önce Tunceli Alay Komutanlığının odasında yüreğime düşen kuşku, beynimde gerçeğe dönüşmeye başlamıştı bile.

–  : Ablanızın akibeti ne oldu ?

–  : 27 Temmuz 1992 Günü telefonumuz acı acı çaldı. Ahizeyi kaldırmaya cesaret edemedik, sanki kaldırmazsak melek ablamız ölmeye cekti.Telefon ağlayarak çalıyordu adeta. Sonra annemin titreyen elleri telefona uzandı. Bir kaç dakika sonra annem telefonla birlikte sustu ! Bayıldı annem……

Ailece Elazığ devlet hastanesine gittik, kalp hastası babam, sağ eliyle kalbini bastırmış, korkudan tutmayan ayaklarını yerden sürüklüyor. Yanında yürüyen bizlere ölü gözlerle bakıyordu….

Annem saçlarını yolarak, ağıt yakıp yürüyordu….

Hepimiz perişan bir halde hastane morguna girdiğimizde bir gurup polis önümüzü kesti, polisin biri anneme “Bulunan ölü senin kızındır, bacılarına benziyor” deyince, perişan halinden sıyrılan annem, yavrusunu koruyan bir dişi kaplan gibi polise saldırarak :”Kızımı siz öldürdünüz, siz öldürdünüz ki kızım olduğunu söylüyor sunuz”diye bağırdı. Annemi teskin ederek cesedin bulunduğu yere yürüdük, bir görevli cesedi örten bezi kaldırınca; babam dizüstü yere çöktü, annem çığlık atarak saçlarını yolmaya başladı.

Paramparçaydı ceset, burnu kopuk, kulakları kesik, gözleri oyuktu. Dudakları mosmor, yanakları siyah vişne rengi kanla dolup çürümeye yüz tutmuştu. O an çürümüş insan etinin kokusunu his ettim genzimde. Cesedin hiç bir tarafı ablama benzemiyordu, cesedin yüzünde ablamın güler yüzünü aradı gözlerim; küçük burnu, insanın içini burkan günahsız, mahsun bakışları, incecik dudakları, zeytin renkli gözleri yoktu ablamın.

Bunların yerinde yüreğime ve beynime işleye bir korku, bir dram ve bir kâbus vardı. Donup kalmıştım, dönmüyordu dilim, elim kalkmıyor, ayaklarım beni musalla taşındaki cesede ulaştırmıyordu. Ablam Yeter, nişanlım, annemle babam, hepimiz zomlanmış bir flim karesindeki fotoğraf gibiydik.

Önce annem hareketlendi; yüzünden kızını tanıyamayacağını anlamış olacak ki ayaklarını incelemeye başladı, gözleri ayak parmakları arsındaki küçücük bene takılmca, yüreğimizi kanatan çığlığını kopardı. Bu ara diş doktoru nişanlım cesedin ağzındaki dişleri inceledi “Bu benim dolgumdur ” diye mırıldanınca, koroya dönüştü ağlamamız.
Gazetelerde katilin fotoğrafını görünce bunları yeniden yaşadım, şimdi anlatırken bir daha yaşıyorum. Ablamın yüzü bir gül bahçesi kadar güzeldi, çiğnediler o gül bahçesini…

Musalla taşında postallarla çiğnenmiş gül yapraklarını, gül tohumlarını ve gül köklerini gördüm, kana, kine öfkeye ve çaresizliye bulanmış olarak….

Ablamın yüzü eski Mezopotamyadaki Semeramis’ in bahçeleri gibiydi. Ama ablamın yüzü o bahçeler gibi barbarlar tarafından çiğnendi….

Donuk kaldı gülücüğümüz dudaklarımızda…
Bahçelerimiz viran oldu…
Bülbülümüzün küçük yüreği gülün dikenine takıldı…
Baykuşların öttüğü diyar oldu ülkemiz… Sırtlanların Ceylanları, Çakallann aslanları boğduğu mekan oldu Mezopotamyamız….

–  : Cenazeyi Dersime’ mi götürdünüz ?

–  : Dersim e götürdük, ablamın ölüsü Dersim i ayağa kaldırdı.
O nun ölüsüyle Dersim’ i korkutmak isteyenler o gün çok korktular. Ve ablamın ölüsü Dersim deki korkuyu öldürdü.

–  : Cenaze töreni yapıldı mı ?

–  : Dersim yas tuttu. İşçiler işe gitmedi, esnaf kepenk açmadı, arabalar yolcu taşımadı o gün. Dersim de ne kadar araç varsa ve bu araçlar ne kadar yolcu taşıyabiliyorsa ablamın gömüleceği Taptik köyünün yoluna dizildiler. Başı sonu görünmez bir konvoydu. Korku duvarlarını yıkan kadınlar, özgürce ağıtlar yakıyorlar, gençler özgürlük türküleri söylüyorlardı.

–  : Ağlıyor muydun ?

–  :Hayır hiç kimse ağlamıyordu artık, mezarın başında türküler söylendi, şiirler okundu, halaylar çekildi. Annem kefen yerine kızına gelinlik giydirerek gömdü.

– :Mezarını yaptırdınız mı ?

– :Annem kızının mezarının üzerinde mermerden bir ev yaptırdı, pencerelerinde sürekli mumlar yanıyor, karanlıklara inat.
Ve beyaz gelinlikli prensesi mermer sarayından ebedi bir suskunlukla bizi izliyor.

– : Sence Ablanı neden hunharca öldürdüler ?

–  : İki nedenden ötürü; birincisi dağda gerilla olan büyük ablama duyduklan kin, ikincisi Dersim halkına göz dağı vermek…

– : Onların kini onları yıkar, barbarlıkları uygarlığa yenilir! Başınız sağ olsun

 

ayten

 

Foto 1 Ayten Öztürk. foto 2 soldaki  Ayten Öztürk

– : Bizimki ifade verme felan değildi. Alay komutanının bizi “Ahmet beye” göstermesi adreslerimizi ona vermesi ve bizden birisinin kurban olarak seçtirmesiydi. Bu görüşmede bu adamın bizimle ilgilenmesi bizi hayli rahatsız etmişti, görüşme öncesi babamızı eleştirmiştik, gitmek istememiştik görüşmeye, babam adeta zorla götürdü bizi. Eve döndüğümüzde yüreğimize bir kuşku girmişti.Artık adımlarımızı dikkatle atıyor, bize çevrilen her kuşkulu bakıştan ürperiyor, Korkuyor, korkuyorduk.
Nihayet korktuğumuz başımıza geldi!

Etiketler

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı