Röportaj

Kürtlerin ateşle imtihanı

Selim Çürükkaya / Yazar  Sadık Yalsız Uçarlar bundan yaklaşık bir yıl önce, 
Kürt sorunuyla ilgili bir röportaj yapmak isteğini illeti.
Kendisinin kaleme aldığı Kürtlerin ateşle imtihanı adlı
Kitabında bu roportaja yer vereceğini söyleyince, kendisine güvendim,
Sorularına yanıt verdim. Kitabı yayınlanınca, röportajı yayınlıyorum

*************************************************************** 

Selim bey merhaba,

Kitaba katkılarınız için gerçekten minnetarım

Sorunun çözümüne dönük tutumunuz için de gerçekten çok teşekkür ederim

Bendeniz edebiyatçıyım veya öyle olmaya gayret ediyorum

Ama, bu kanserlermiş  sorunun çözümüne minik bir damla dahi olsa katkı sunmanın edebi çalışmalar kadar, hatta onlardan daha önemli olduğuna inanıyorum

Sizin gibi, sorunun içinde yer almış ve çözümü yönünde de en büyük işleve sahip olduğuna inandığım samimi, iyi niyetli insanların düşüncelerinin öncelikle kamuoyuna yansıtılması gerektiğine fazlasıyla inanıyorum.

 

Söyleşinizdeki cevaplar çok önemli idi benim için

İlke olarak bir yazarın/düşünürün tek harfine hatta noktasına, virgülüne dahi müdahale edilmemesi gerektiğini biliyor ve inanıyorum

ne var ki, hem bendeniz 657’ye tabi bir emekli sicili kayıtlısıyım hem de alfa dahi olsa yayınevlerini bağlayan ve sınırlayan çeşitli yasalar var ve kendilerinin de kaygıları/korkuları bulunuyor

Kitabı üç kez bendeniz tashih ettim

Bir kez de istanbul hukuk’ta sivil kafalı, özgürlükçü bir hukuk doçenti arkadaşıma ettirdim

Sizin çok değerli düşüncelerinize asla müdahale etmedim, ama bazı ifadeleri ya çıkarmak durumunda kaldım veya kısmen değiştirdim

Tabi bu düşüncenin sistematiğini asla bozmayacak biçimde sadece kelime veya cümle düzeyinde oldu.

Eğer uygun bulursanız bu şekilde girmek isterim

(dediğim gibi düşünceleriniz kitabın kalan kısmından daha değerlidir benim için)

Değilse, tutumunuza saygı duyarım

Veya ne önerirseniz öyle yapmaya gayret ederim

Bilvesile selam ve dostluk ve dua ile

Sadık Yalsızuçarlar.

 

*************************************************************** 

 

 

Sadık Yalsızuçarlar:

“Kürt sorunu” söz grubu sizin için ne ifade ediyor? “Kürt sorunu” deyince ne anlamak lazım?

 

 Selim Çürükkaya:

Kürt sorununu dar olarak ele almak yanılgılı bir yaklaşımdır. Bu kavramdan, Orta Doğuda yaşayan, hakları gasp edilmiş bir milletin sorununu anlıyorum. Bu problemin çözülmemesi Orta Doğunun en büyük sorunudur.

Osmanlı İmparatorluğundaki kültürel çoğulluğun Kürtler açısından anlamı ne idi? Osmanlı sonrasıyla kıyaslandığında neler söylenebilir?

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürdistan’ın özel bir statüsü vardır. Kürtlerin dilleri kültürleri yasaklanmamıştır, Kürt beyleri kendi bölgelerinde buyruktular. Kendi dillerinden köyleri, dağları nehirleri vardır. Hata beylikler kendi adlarına hutbe okutabiliyorlardı. Gelenek göreneklerine müdahale edilmezdi.  Cumhuriyetle birlikte bu haklarını yitirdiler.

İttihat Terakki’nin, bugünkü Kürt sorunu’na uzantılar veren uygulama ve politikalarından söz etmek mümkün mü? Bu bağlamda neler söylersiniz?

İttihat ve Terakki iktidara geldiği zaman Osmanlı yönetiminde olan bütün milletler bağımsızlık istiyordu, bu konuda yalınızca Kürtlerin  talepleri yoktu. Buna rağmen İttihat ve Terakki, Kütlerin İstanbul’daki kurumlarını yasaklamıştır. Bu hareket Türk milliyetçiliğinin beşiğidir. Ve bu milliyetçilik mazlum bir ulusun milliyetçiliği değildi, başka halkları egemenlik altında tutmak isteyen şoven ve gerici bir milliyetçilikti. Osmanlı imparatorluğu döneminde din kardeşliğinden dolayı sünni Kürtlerle “iyi” ilişkiler kuran  devlet, Jön Türklerle birlikte “din kardeşliği” kavramını arka plana alarak milliyetçilik  ön plana çıkarılmış ve Kürtler potansiyel bir tehlike olarak algılanmaya başlanmıştır.

23669507Hamidiye alaylarına ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

Hamidiye alayları, Osmanlı imparatorluğu eliyle kurulan sünni  Kürt beylerinin askeri  teşkilatlarıdır. Bu güçler, Ermenilere, Nasturilere, Yezidilere, Alevilere ve aynı zamanda Osmanlıya muhalif olan sünni aşiretlere karşı da kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminde yer yer bu alaylarla karşı karşıya gelen ordu onları cezalandırmıştır.

Cumhuriyet döneminde beliren Kürt ayaklanmalarının temel nedenleri nelerdir?

Türkiyedeki resmi ağızlar, Cumhuriyet döneminde 29 Kürt isyanının vuku bulduğunu söylerler. Bu isyanların görünen veya gösterilen nedenleri ne olursa olsun, sorunun temelinde zor ve baskı ile egemenlik altına alınmış bir milletin,  “ya kendini inkar et, ya da imha olursun” politikası yatmaktadır. Şeyh Sait davasının iddianamesine ve Dersim isyanının dava dosyalarına bakıldığında, işin esasının çözülmemiş Kürt probleminden  kaynaklandığı anlaşılacaktır. 

 

Mecburi İskân Yasası ve Kürt dilinin kullanımının yasaklanması türünden uygulamalar açısından bakıldığında Cumhuriyet’in ilk yıllarında bugünkü Kürt sorununun oluşumu nasıl başlamış ve ne gibi bir sorunun derinleşmesine, alttan alta kronikleşmesine yol açmıştır?

 

Cumhuriyetin Kürt sorununu çözme politikasını şu cümle ile ifade etmek mümkündür. “İnkâr et, kabul etmedi mi bastır, sivri olanları imha et, potansiyel tehlike arz edenleri sürgüne yolla,  geri kalanları sustur ve Türkleştir”. 80 yıldır Kürtlere karşı uygulanan politikanın özeti budur. Ve bu politikanın küçülen dünyamızda sürdürülmesi artık imkânsızdır.

 

Lozan’da azınlık sayılmayan Kürtler için Cumhuriyet’i kuranlar neler düşünüyor ve öngörüyordu?

Lozan antlaşması öncesi Kürtler örgütsüzdür, siyasi bir iradeden yoksundurlar. Antep Urfa ve Maraş’ta Fransız’lara karşı savaşmışlar, diğer bölgelerde Hamidiye alaylarının kalıntıları şeklinde organizedirler, Sivas ve Erzurum kongresinde Mustafa Kemal’ in girişimine beyler şeyhler ve aşiret reisleri düzeyinde destek vermişlerdir. Serv’de bir halk olarak tanınmış en azından manda yönetimi layık görülmüş, ama Lozan’da sadece “kurucu unsur” olarak telafüz edilmişse de sonraki yıllarda bu da unutularak inkâr ve “imha edilmesi gereken unsur” olarak muamele görmeye başlamıştır.

Dersim Kürtler’in ve dolayısıyla Türkiye’nin vicdanında nasıl bir yara açmıştır, bu yaranın iyileştirilmesi yönünde neler yapılabilir?dersim

 

 1937 – 38 Dersim, yakın tarihin en büyük katliamıdır. Bir bölgede yaşayan insanların yetmiş bine yakını, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapılmaksızın imha edilmiştir. Bir bölümü zorla vatanından sürgüne gönderilip asimilasyona tabi tutulmuş, geriye kalanların tümüne yakını bu gün Tunceli şehrinin bulunduğu vadiye toplanmış, buraya da Kalan adı verilmiştir. Bu katliamın günümüze kadar devlet katında henüz tartışılması dahi yapılamamıştır. Devlet yaptıklarını “vatan millet” için yaptığına inanıyor. Bu mantık sürdüğü müddetçe yaralar giderek büyür,”iyileştirme” yi nasıl yapacaksınız?

 

Şeyh Said ayaklanmasının kalkış noktası, seyri ve bastırılma biçimine ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

 

Ben Şeyh Said efendinin planlı programlı bir ayaklanma yaptığı görüşüne katılmıyorum. Kemalist seçkinler hilafeti ortadan kaldırmak için çok önceleri İngilizlerle anlaşmışlardı. 1920’lerde Fransızlarla da anlaştılar, Yunanları püskürtünce, Osmanlıdan arta kalanlardan zorla  “Türk ulusunu” oluşturmaya karar verdiler. Otoriteyi tesis etmek, Kürtleri zapt u rapt altına almak için dini bir otorite olan Şeyh Said efendiyi tutuklamak istediler.
Şeyh buna direnince Kemalist uygulamalardan rahatsız olan köylüler Dare Heni, Palu ve  Xarpieti ele geçirdiler. Örgütsüz olan Kürt köylüleri  Fransızlar ve  İngiliz tarafından  silahlandırılmış, kendisini organize etmiş Türk ordusu karşısında yenilip katliama uğradılar. Bazı çevreler Şeyh Said hareketini dini bir ayaklanma  olarak gösterseler de, bu onun ulusal bir ayaklanma olmadığı anlamı taşımaz. Resmi devlet görüşü Şeyh Said ayaklanmasının Musul ve Kerkük sorunundan dolayı bir İngiliz kışkırtması olduğunu söylese de; gerçekler, Kemalistlerle İngilizlerin derin ilişkiler içinde olduklarını göstermektedir.

 

Kürt ayaklanmalarının hangileri etnik, hangileri dini hangileri sosyo-ekonomik nedenlere dayanır?

 

Eğer bir milletin varlığı inkar edilmişse, dili, kültürü gelenek ve görenekleri yasaklanmışsa, dağlarının, köylerinin, ovalarının adları kanun zoruyla değiştirilmişse, başka bir dil ve kültür kendisine empoze edilmişse, o milletin yaşadığı coğrafyada yoksulluk, sefalet ve cehalet kol geziyorsa, doğal olarak zaman zaman isyan edecektir. Bilindiği gibi şiddet daima karşı bir şiddeti doğurur. Bundan dolayı Kürt isyanlarının tek bir nedeni yoktur bir çok nedeni vardır. Bekli de Kürtleri isyana sürükleyen ilk neden, zulüm ve baskıdır denilebilir.

 

Kürt ayaklanmalarının bastırılma biçimleri ve yol açtığı sorunlar, Kürt sorunu’nun oluşumunda nasıl bir rol oynamıştır?

                                                                                                

Kürt sorunu’nun derinleşmesi ve güçlenmesine ulus-devlet’in katkısı nedir?Bu sorun bugün ne türden reformlarla aşılabilir?

 

Ulus devletler bildiğimiz gibi Avrupa da ulusal burjuvazinin doğuşu ve güçlenmesiyle ortaya çıktı. Türkiye’deki ulus devlet bir ucubedir. Osmanlı imparatorluğu çok milletli bir devletti. Ve birinci dünya savaşının sonucunda imparatorluk tamamen çöktü. Kemalistler imparatorluktan geriye kalanlardan bir “ulus” yaratmaya çalıştılar. Ve şöyle bir tanım getirdiler “Türk bayrağı altında yaşayan herkes Türk’tür”  veya “Kendini Türk hisseden herkes Türk’tür”. Peki kendini Türk olarak hissetmeyenler ne olacaktı? Onlar zamana göre ya şaki, ya isyanc,ı ya bölücü, ya terörist ya da vatan hainleri olarak görüleceklerdi. Özet olarak Türkiye’de ulus devlet demek, bir millet olan Kürtleri Türkleştirmek anlamına geldi ve bundan dolayı çok kan döküldü, hem Kürtler hem de Türkler çok zarar gördü, birbirlerini öldürdü, olağanüstü haller, sıkıyönetimler ve çarpışmalardan dolayı iki halk da gün yüzü göremedi.

 

Türkiye’deki askeri darbelerin Kürt sorununa ne gibi etkisi ve katkısı olmuştur? Bu bağlamda 1960 ihtilalini nereye yerleştirirsiniz?

 

Cumhuriyet’in kurulduğu günden 1950 yıllarına kadar bölgede savaş hali vardı. İstiklal Mahkemelerinden ve devlet baskısından geçilmiyordu. Menderes döneminde Kürtler biraz nefes almışlardır. 1960 darbesinde göz dağı olsun diye ileri gelen Kürt ailelerin büyükleri gözaltına alınıp sürgüne yollanmıştır, bazıları idam edilmek amacıyla mahkemelere sevk edilmiştir. 1970 Mart darbesiyle Kürtlere tekrar baskılar uygulanmış bu kez Kürt entelektüelleri hapishanelere doldurulmuştur. Sıkıyönetimler olağanüstü halleri beslemiş, olağanüstü haller yerini sıkıyönetimlere bırakmıştır. Ve Cumhuriyet tarihi boyunca birkaç yıl hariç, bölge olağanüstü haller ve sıkıyönetimlerle yönetilmiştir.

 

12 Eylül döneminde özellikle Diyarbakır askeri cezaevinde, bölgede ve diğer bölgelerde yaşananların PKK’nın oluşumunda nasıl bir etkisi olmuştur?

 

  12 Eylül darbesi Diyarbakır’da bir cehennem yarattı.. On binlerce Kürd’ü yakalayarak bu cehenneme attı. Bunların arasında üniversite öğrencileri, imamlar, çobanlar, köylüler, avukatlar, milletvekilleri, dindarlar, Aleviler zenginler, fakirler kısacası her sınıftan insanlar vardı. Ve bunlar arasında hiçbir ayırım yapılmaksızın, özellikle cehennemin kurallarına dört dörtlük uyan tutuklulara insan aklının almayacağı işkenceler yapılmıştır. Örneğin oğul babasına ana avrat küfür etmek zorunda kalmıştır. Örneğin dua eden ağızlara bok yedirilmiştir. Örneğin koğuşlarda tutukluların makatına sigara tıkılmıştır. Bu zulme karşı mücadele ettiğini söyleyen bir örgüt ortaya çıkarsa, zulüm görenlerin desteklememesi için bir neden var mıdır?

 

Siz 12 Eylül’de neredeydiniz ve neler yaşadınız?

 

12 Eylül askeri darbesi olduğu gün Diyarbakır cezaevinin dokuzuncu koğuşunda tutukluydum. Darbe haberini sabah radyodan duydum. Biz bu darbenin ağırlıklı olarak Kürt sorununa karşı yapıldığını biliyor ve söylüyorduk. Ama bize sonradan yapıldığı gibi korkunç işkencelerin yapılabileceğini hayal bile edemiyorduk:

 

Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununun kırılma noktası ve bir tür milat olarak yorumlanır, ne dersiniz?

 

Diyarbakır cezaevi olayı olmamış olsaydı, siz belki bu soruları bana sormamış olacaktınız. Orası bir milattır. Çünkü orada insanlık çarmıha gerildi. Ve hala çarmıhta asılı duruyor.

12eyllDiyarbakır Askeri cezaevinde o dönemde yaşananları anlatır mısınız?

Orada yaşananları burada anlatmam imkânsız. Çünkü 1990 yıllarında “12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı” adını taşıyan iki ciltlik bin sayfalık bir roman yazdım. Bu romanın Türkiye’de ve Avrupa’ da yayınlandı.  İstanbul’da Komal yayınlarınca  “O Türküyü Söyle”  adlı başka bir kitabım piyasaya çıktı. http://www.diyarbakirzindani.com/ adlı bir internet sitesinde bu cehennemi anlatmaya çalışıyorum. Hala Diyarbakır’ı anlattığıma inanamıyorum. Orası nereye benziyordu diye soracak olursanız, tek kelimeyle yanıtım; Dante’nin İlahi Komedya’sındaki cehenneme tıpa tıp benziyor diyeceğim.

 

12 Eylül’ün ve yol sonuçları itibariyle bu harekâtı gerçekleştirenlerin gerisinde hangi odaklar vardır? Neyi amaçlamışlardır? Nasıl bir sonuç elde etmişlerdir?

 

12 Eylül darbesi gerçekleştikten sonra Amerikalı bir yönetici arkadaşlarına “Bizim çocuklar darbeyi yaptı” demişti. Bana göre Türk ordusu korktuğu için darbe yaptı. “Neden korktu?” derseniz, yanıtım şöyle olacaktır. Cumhuriyet kurulduğundan beri Yunan düşman, Rum düşman, Ermeni düşman, Kürt düşman, iç düşman, dış düşman, komünist düşman, bölücü düşman, Müslüman düşman, düşman düşman …Bu korku hem askere hem bütün topluma hakimdir.  Bu korkunun darbelerle ilişkisi vardır. Bildiğiniz gibi darbe demokrasiyi getirmek gayesiyle yapılmıştı, demokrasinin canına okudu ve hala gitmiş değildir. Korkulu rüyası olan Kürt sorununu bitirmek için işbaşına gelen askeri darbe,  bu sorunu  güncelleştirmek, uluslararası bir sorun haline getirmek  ve korkusunu büyütmekten başka bir şey başaramamıştır.

 

Bir ‘Kürt’ okur-yazar olarak, kimliğinizden ötürü yaşadıklarınız ve hissettikleriniz nelerdir?


Ben 12 Eylül öncesi Kürt olduğumu, Kürtlerin baskıya uğradıklarını, dillerinin yasak olduğunu bazı toplantılarda açıkça söylemiştim. 1 Mayıs 1980 günü gözaltına alındım. Bana inanılmaz işkenceler yapıldı. Öylesine işkencelere maruz kaldım, kimliğimden dolayı inanılmaz derecede  aşağılandım ki, askeri savcılığa sevk edildiğimde “Siz sömürgeci bir devletsiniz, ben Kürdüm, amacım Bağımsız Demokratik bir Kürt devleti kurmaktır” dedim. Yakalandığım an gerçekten PKK üyesi değildim. PKK ile sorunlarım vardı, müthiş hatalar yapıyordu ve eleştirdiğim için gözaltına alınmıştım. PKK’nın gözaltındayken polis beni yakalamıştı. Ama öylesine işkencelere maruz kaldım ki kitaplardan tam olarak kavrayamadığım sömürgeciliği polisin yaptıklarından kavradım ve savcının karşısına  bir militan olarak çıktım.  Artık o noktada PKK mücadeleden vaz geçseydi, ben tek başıma devam edecektim.

 

1960’lı yılların sonundan itibaren Türkiye’de hangi Kürt örgütleri oluştu, bunlar arasında PKK’nin ayırt edici özelliği nedir?

 

1938 Dersim kırımından sonra bir suskunluk dönemi ve devletin inanılmaz baskısı vardır. Düşünmek, hak talep etmek suçtur. Kürdüm demek, başa beladır, hatta Kürtçe konuşmak bile cezayı gerektiriyordu. 1960 lardan Sonra Mustafa Barzani’nin önderlik ettiği yeni bir Kürt ayaklanması Irak Baas rejimine karşı gelişmeye başladı. Bu hareket kuzeydeki Kürtleri etkiledi, ben o tarihlerde çocuktum, köyümüzde topluca Kürtçe Erivan radyosunu dinleyip heyecana kapıldığımızı, Barzani nin adını hayranlıkla andığımızı hatırlıyorum. Barzani mücadelesine karşı beslenen ilginin Türkiye KDP’si diye bir partileşmeye doğru evrildiğini, Devrimci Doğu Kültür Ocakları gibi legal Kürt derneklerinin kurulduğunu, anadille eğitim gibi ulusal talepler ileri sürerek büyük kitle desteği aldıklarını biliyoruz.

1974 yıllarında General Barzani vefat etti, Irak KDP’si yenilgiye uğradı. Kürt coğrafyasında lider ve örgüt boşluğu doğdu. 1970 lerin ortasıydı bu iklimde pek çok Kürt örgütü ard arda sahneye çıktı. Bunlardan bir tanesi de daha sonra PKK  adını alacak olan Kürdistan devrimcileri grubudur. O tarihlerde bu grubu bir araya getiren düşünceleri şu şekilde formüle etmek mümkündür: “Kürdistan dört parçaya bölünmüş  klasik bir sömürgedir, sömürgeciliğe karşı silahlı  ve değişik aşamalı ulusal kurtuluş savaşı verilerek bağımsız bir Kürdistan kurulacaktır.” PKK’nın diğer Kürt örgütlerinden en önemli farkı, silahlı mücadeleyi ön plana çıkarmasıydı.

PKK’nın oluşumunda hangi dinamikler ve odaklar etkili olmuştur?

 

Kuruluşunu çok yakından bilen biri olarak  PKK’nın dış güçler tarafından kurulduğuna inanmıyorum. Bu konudaki bütün teorileri reddediyorum. PKK  Kürt halkının içinde mahküm edildiği koşulların doğal bir sonucu olarak doğmuştur. Eğer Kürtler baskı altında, işgal altında olmasaydı, cehalet ve sefalete mecbur edilmeseydi, geçmiş Kürt ayaklanmaları zor ve şiddetle bastırılmasaydı, eğer Kürtlerin dili ve kültürü yasaklanmasaydı, işsiz ve aşsız bırakılmasaydı PKK hareketi doğmazdı, doğsaydı bile taban bulamazdı.

 

Öcalan kimdir? İlk kayınpederi kimdir? Pilot Necati nedir? Refik Korkud nedir ve Öcalan’ın onunla ilişkisi nedir? Öcalan’ın Kürt sorunu içerisindeki siryeri ve işlevi nelerdir?

Benim 2007’de  Doz yayınlarınca “Sırlar Çözülürken” adında yeni bir romanım yayınladı. Orada bu konuyu ayrıntılı olarak izah etmeye çalıştım. Bana göre Türk derin devletinin adı olan Ergenekon Abdullah Öcalan’ı 1970’lerin ortalarında  Truva atı olarak PKK’nın içine yerleştirdi. Ve giderek onun aracılığıyla PKK yönlendirilmeye çalışıldı. Öcalan’ın PKK içinde Kürtlere yaptıkları analiz edildiğinde her şey aydınlamış olacaktır. Şu örnek bile görmek isteyenler için yeterlidir. Diyarbakır cehenneminin baş sorumlusu,  Kemal Yamak’tır. Beka vadisindeki Cehennemin baş zebanisi yine aynı teşkilatın üyesi Abdullah Öcalan’dır. Çok ilginçtir, bu iki cehennemde yapılan işkence ve katliamlar birbirlerinin tıpkısı gibidir. Kemal Yamak’ın Diyarbakır cehenneminde ıslah edemediklerini, katl edemediklerini, boyun eğdiremediklerini Abdullah Öcalan Bekaa Cehenneminde islah etti, katletti veya boyun eğdirdi. Kemal Yamak ın temel amacı Kürtlerin kimliğini ve onurunu yok etmekti  Onca zulmü bunun için uyguladı. Öcalan’ın temel amacı da Kürtlerin kişiliğini yıkmaktı. O da bu amaçla zulüm uyguladı. Fakat şunu da inkâr etmemek gerekir, kişilik yıkma konusunda Öcalan, Kemal Yamak’a göre daha avantajlı ve daha gaddardı. Beka Cehenneminde katledilen Kürt sayısı, Diyarbakır cehenneminde katledilenlerin en az on katıdır.

 

PKK’de sizin katıldığınız andan itibaren gözlediğiniz ve kuşkularınızı doğrulayan neler olmuştur? Bunların zaman içerisinde doğrulanması söz konusu oldu mu?

 

Ben 1 Mayıs 1980 tarihinde Diyarbakır’da tutuklandım. O tarihlerde PKK’nın diğer Kürt hareketleriyle çatışmasını doğru bulmuyordum. Bu konudaki tutumunu eleştiriyordum. Örgüt içinde esrarengiz olaylar olduğunu, örgütün içinde gizli bir kastın oluşmaya başladığını, bu kastın kendisine bağlı bir infaz ekibi oluşturduğunu fark ettim, bunları eleştirdim, beni ikna edemedikleri için görevden alınarak Diyarbakır’a gözaltına yollandım, gözaltı durumum sürerken tutuklandım. Diyarbakır cezaevinde bize zulüm yapıldığı için zulme karşı direndim. Sıkıyönetim mahkemelerinde Kürt halkının davasını açık ve net olarak savundum. Yani yakalanmadan önce neyi nasıl savunuyordumsa mahkemeler karşısında aynı şekilde hatta daha açık olarak savundum. Zulme karşı direnen, mahkemelerde siyasal tavır takınan PKK’lılarla  birlikte hareket ettim. Bu gün hala doğru yaptığıma inanıyorum. Bir daha öyle bir zulümle karşılaşırsam aynı şekilde direneceğim.

 

 Çünkü zalimlerin en çok kendilerine boyun eğip yalvaranlara işkence yapmaktan zevk aldıklarını iyi biliyorum. Diyarbakır zindanından tahliye olduktan bir müddet sonra Bekaa vadisine gittim. Diyarbakır cezaevinde oluşturduğumuz “PKK” ile dışarıdaki PKK arasında dağlar kadar fark olduğunu fark ettim. Biz Diyarbakır zindanında hiçbir şiddet eylemine baş vurmadan, bize karşı uygulanan amansız bir şiddeti; irademiz, inancımız ve yüreğimizle yenebilmiştik. Ama dışarıdaki Öcalan, örgütün siyasi yapısını tamamen bitirerek, militanı cizvit tarikatının müridi, örgütü de babasının çiftliği veya bir mafya şebekesi haline getirmişti. Bu yapıyı değiştirmek için bir yıl kadar çaba harcadım. Bir Kürt parlementosu kurmaya çalışarak Kürt sorununu siyasal bir alana çekmeye çalıştım, durumu fark eden Öcalan ve sahipleri asıl felaketin “siyasallaşmış ve meşrulaşmış Kürt sorunu” olduğunu bildiklerinden dolayı önümü kesmeye hatta doğrudan beni kesmeye kalktılar. Başaramadılar, ellerinden kurtuldum. Ve görüşlerimi “Apo’ nun Ayetleri” adını taşıyan bir kitapta yayınladım. Kitap Türkiye’de yayınlandı. Aradan 14 yıl geçti ve orada iddia ettiğim bütün görüşlerim doğru çıktı.

 

PKK Kürtler’i temsil ediyor mu, Kürtler taleplerini taşıyabiliyor mu, Kürtlerin sorunlarını ifade edebiliyor mu?

 

Bana göre PKK diye bir parti kalmamıştır. Öcalan’a bağlı bir teşkilat vardır. Öcalan’ın kendisi, Türkiye ve Suriye zaman zaman İran ve bazen de Saddam’ın kullandığı bir piyondu. O teşkilatın üst düzeyinde yer alan insanların çok azı bilerek orada çalışıyorlar, bazıları gafletlerinden dolayı kalıyorlar, bazıları mecburiyet karşısında duruyorlar, bazıları menfaatlerinden dolayı oradadırlar. Ama bir de taban vardır: bunlar, işkence gören, kafaları kesilen, öldürülenlerin anaları, babaları, halaları teyzeleridir. Köylerinden sürülen, hor görülen baskıya uğrayan, yoksulluktan perişan olan, dilleri yasaklanan Kürt halkıdır. Öcalan ve şebekesi,  Kürt sorununun siyasi  çözümünün gündeme gelmemesi için kullanılan bir enstrümandır.

 

PKK dışında Kürtlerin sorunlarının çözümüne katkı verebilecek hangi örgütlü/örgütsüz oluşum ve kişiler var?

 

Türkiye’de devlet Kürt sorunundan söz eden herkesi hasım olarak gördüğünden farklı seçenekler gündeme gelemiyor. Onlara göre Kürt sorunu diye bir sorun yoktur. Kürt sorunu demek PKK demektir, PKK de terörizm demektir. Silahların dışında yeni bir yol öneren veya savunanlar, aslında tek taraf olan iki silahlı tarafı karşısında buluyor ve bu durum karşısında bir şey yapamıyor.

 

O, Kürtler’i yoran ve tedirgin eden soruyu yinelemek istiyorum, Kürtler ne istiyor? Eğilimler ve talepleri tasnif edecek olursak ne çıkıyor karşımıza?

 

Kürtler ne istiyorlar sorusu bu günlerde çokça soruluyor. Onun yerine Kürtlerin hangi hakları gasp edilmiştir onları görmek gerekiyor. Bunun için Kürtler denilince neyi anlıyoruz? Bir kere Kürtler var mıdır? Onun üzerinde anlaşmamız lazım. Varlıkları konusunda hemfikir olunca, Kürtler bir aşiret mi, kabile mi; azınlık mı, ulus mu, bu konuda da bir fikir sahibi olunca var olan Kürtlerin hakları üzerinde konuşulabilir. Aşiretlerse aşiret, azınlıklarsa azınlık, uluslarsa ulusal haklarını teslim etmek gerekiyor. Türkiye’de Kürtlerin ne olduklarına dair henüz bir karara varılmış değildir.. Resmi ideolojiye göre Kürtler Türk’tür. Bazılarına göre de Kürtler kurucu unsurdur. Bazılarına göre Türk Kürt kardeştir. Bazılarına göre et ile tırnaktır. Bütün bunlar gerçeğin gizlenmesi için uydurulmuştur. Yalanlarla ancak buraya kadar gelebildiler Ve gelinen noktada Kürtler de Türklerde mutlu değildir. Önce Kürtlerin haklarını vermek gerekiyor.

 

Kürt sorununa ordunun yaklaşımı nasıl olmuştur?

 

Kürt sorunu Cumhuriyet kurulduğu günden beri askere devredilmiş bir sorundur.  Asker ise sorunu ya bir asayiş problemi ya da dış güçlerin Türkiye’yi içten çökertmek için yarattıkları suni bir sorun olarak görmektedir.

 

Bir ‘sol’ parti olarak CHP’nin Kürt sorununa ilişkin tutum ve politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye’ de sol partiler sağcı, sağ partiler solcu oldu. Kürt sorunu konusunda MHP ile CHP arsında hiçbir fark yoktur.

 

Ak Partinin Kürt sorununa ilişkin bir projesi var mı, siz Ak Partinin, sorunun çözümü yönünde bir imkân olabileceği kanaatinde misiniz, neden?

 

Ak partinin Kürt sorununa ilişkin bir projesi görünür halde değil. Ak Parti Kürt sorununun çözümü konusundaki inisiyatifi ele almadıkça, soruna siyasi bir çözüm bulmadıkça iktidar olamayacaktır, hata hükümet olma durumu bile tehlikededir.

 

ABD’nin Kürt sorununda yeri, konumu, tutumu ve ilişkileri nelerdir, Kürt sorununa ne türden bir katkısı olmaktadır?

 

ABD’nin Kürt sorununa Ortadoğu projesinden dolayı ilgi duyduğunu sanıyorum. Eğer Ortadoğu’daki Kürtlerin aleyhindeki mevcut dengeler yıkılacaksa, kurulacak olan yeni dengelerde Kürtlere bir yer olacaksa,  Kürtlerle ABD arasında bir yakınlık doğabilir. Müslüman ülkeler onların gözyaşlarına bakmadılar. Saddam onlara Halepçe’yi  reva gördü, Türkiye ise, Diyarbakır cezaevini…Suriye onlara kimlik dahi vermedi, İran rejimi darağaçları dışında Kürtlere bir şey reva görmedi.

Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Türkiye Kürtleri kardeş olarak görseydi “Kuzey İrak”taki  Kürt kardeşlerine her türlü yardım elini uzatır,  Amerika’dan önce o destek verir, onları tanır, Musul ve Kerkük petrollerini İskenderun körfezine akıtır. Kendi yönetimindeki Kürtlerin haklarını verir, bundan dolayı Suriye ve İran’daki Kürtlerin desteğini alır, bölgenin güçlü devleti olabilirdi. Ama Türkiye’nin ufkunu daraltan Kemalist elitler buna müsaade etmez.. Çünkü Kemalizm 1920’lerin kalıplaşmış, modası çoktan geçmiş ideolojisidir, koşullar gereği kendini değiştiremez, yeni koşullara karşı bağnazca direnir,  kendini yıkarak yok olur.

 

TRT’de haftada bir yarım saatlik Kürtçe yayın ve Kürtçe dil kurslarına izin verilmesi Kürtler açısından ne anlam ifade ediyor?

Bir halkın dilini sadece haftada yarım saatliğine serbest bırakmak,23,5 saatini yasaklamak kadar ilginç bir olaya Türkiye dışında başka bir yerde rastlanmıyor. Bunu yapıp, halka “nasıl sevindiniz mi?” demek kadar traji-komik bir durum yoktur sanırım.

 

DTP’nin Kürtler açısından anlamı nedir? DTP Kürtleri temsil eder mi, neden?

 

DTP Kürtleri temsil eder bir duruma gelebilir. Ama Abdullah Öcalan buna müsaade etmez. Çünkü DTP Kürtleri temsil etme misyonunu üstlenirse Kürt sorununun siyasi çözümü gündeme gelir, bu da kurulan oyunu bozar. DTP Öcalan’ı dinlediği müddetçe Kürt sorununun çözümüne katkı yapamaz, işlevsizleşir.  Onlar da Öcalansız hareket edemiyorlar. Çünkü Öcalan’ı idare edenler DTP yi de kuşatmışlardır.

 

Kürt sorununun çözümüne ilişkin somut önerileriniz nelerdir?

 

Kürt sorununun çözümünün önünün açılması için şu anda derhal silahlar susmalıdır.

Kürt sorununun bütün boyutlarıyla tartışılmasına müsaade edilmelidir.

30 yıl içinde kendi şehrinden ve köyünden göç eden Kürtlerin yurtlarına geri dönmeleri için devlet derhal imkânlar yaratmalıdır.

80 yıl boyunca yapılanlardan dolayı Kürt halkından özür dilenmelidir.

Kürt sorununun siyasi çözümünü isteyen Kürtlerin kendi kendilerini yönetecek siyasi yapılarının örgütlenmesine müsaade edilmelidir.

Kürt sorunundan dolayı tutuklu olanlar serbest bırakılmalıdır. Böylesi bir ortamda Kürt halkının siyasal ve kültürel taleplerini temsil eden demokratik kanallar oluşunca sorunun her iki halkın yararına çözümü için projeler üretilmelidir.

Sorunun çözümü konusunda halkı temsil eden kurumlar çözümde tıkanınca referandumla bizzat halka başvurarak tıkanıklıklar aşılmalıdır

Ak Partinin hazırladığı yeni anayasa Kürtlerin varlığını inkâr ederek kurgulanırsa, Kürt sorununu daha da kronikleştirip “birliği” sağlama adına Türkiye’yi kesin bir “parçalama” ya götürmenin önünü açacar ki böyle bir durum karşısında her iki halk da bir “oh“çeker.

 

Cumhuriyet dönemindeki Kürt isyanlarının tümü baskıya karşı vuku bulmuş başkaldırılardır. Ve bütün isyanlar silahla, tankla, topla, katliamla, olağanüstü hallerle, özel mahkemeler, özel kanunlarla, sürgünlerle darağaçlarıyla bastırılmış, sağ bırakılanlara asimilasyon dayatılmıştır. Bu mantık bir türlü terk edilemediği için bastırılan her isyan, yeni bir isyanın tohumu olmuştur.  

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı