Belgeler

Sakık’ tan mektup var 2

Şükrü Gülmüş, benim adıma, benim haberim olmadan Şemdin sakık'a bir mektup yazmış, Şemdin bu mektuba cevap vermiş!

Şemdin Sakık’ ın bir İnternet sitesinde bana hitaben yazdığı “Açık Mektup” un 2. Bölümünü yayınlıyorum.
Mektubun birinci bölümünde yaptığım açıklamadan anlaşılacağı gibi,
bu mektupta Şemdin Sakık’ ın eleştiri konusu yaptığı yazı bana ait değildir. Selim Çürükkaya

“Biliyorsun, kız kardeşim Adife dağa çıkan ilk kadın militanlardan biriydi. Dağa çıktıktan dört ay sonra, 9 Mart 1985 tarihinde, Talori mıntıkasında, silahlı kuvvetlerle girdiği bir çatışmada sekiz arkadaşıyla birlikte vuruldu.

O günlerde cenazeler, yani ölülerimiz bile para etmiyordu. O günlerde hem diri, hem ölü Kürt değersizdi, hatta biraz da sorundu. Özellikle Siirt bölgesinde vurulan arkadaşlarımızın cenazeleri, el arabalarına bırakılıp sokak sokak gezdirildikten sora götürülüp bir çukura atılıyorlardı.

Dolayısıyla kız kardeşimin öldürüldüğü olayda, cenazeler düştükleri yerde kaldılar. Devlet, onları teşhir etmek amacıyla helikoptere atıp Sason Jandarma Komutanlığı’nın bahçesine bıraktı. Üzerlerinde elbise olmayan cenazeler teşhir edildi. Sason’luların gelip cenazeleri görmeleri sağlandı.

O günler 1985’in kara kışını yaşıyorduk. Her yer buz tutmuştu. Buzlanan cenazeler manivelâlarla sökülüp helikoptere atıldı. Bu sefer de Diyarbakır’a götürüldüler. Bir de Diyarbakır’da teşhir edildiler. Cenazeleri daha sonra Diyarbakır Belediyesi’ne teslim ettiler. Diyarbakır belediyesi onları toplu halde Şehitlik Mezarlığı’nda toprağa verdi.
Peki, bunlar olurken, annen, baban, kardeşlerin neredeydiler, demeyecek misin?

Haydi, sen sor ben cevap vereyim. Dedim ya, cenazeler öyle değersiz, öyle belalı, öyle cüzamlıydılar ki, babam ve kardeşlerim oralı bile olmadılar. Kürtçü geçinen çevreler, “neden cenazeye sahip çıkmadınız” diye sorduklarında, “onu arkadaşlarından ayırmak istemedik, aynı mezarda uyusunlar diye almadık” diyerek cevaplayan Sırrı, devlet yetkilileri sorduklarında ise, “bizim öyle bir kız kardeşimiz yoktur, bize kalsaydı dağa çıkmazdı” diyormuş. Cenazeye sahip çıkmadı çünkü o zaman, militanların cenazesinde rant yoktu. Hatta risk vardı.

Karda yürüyüp iz bırakmayan hırsız Sırrı, hiç riskli iş yapar mı?
Annem ise 2002’de vefat etti. Vefat ettiği ana kadar, her yıl Mayıs ayında Diyarbakır’a gelip kızının mezarını ziyaret ediyordu.
1992 yılında, ağabeyim Abdulsamet Sakık, Antep’te faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Tabii ki bu sıralar cenazeler artık değer kazanmıştı. Cenazeye sahip çıkmanın hem siyasal hem de ekonomik getirisi oluşmuştu. Hal böyle olunca, başta hırsız üvey kardeşim Sırrı olmak üzere, ailenin tüm üyeleri leş kargaları gibi cenazeye üşüştüler. Cenazeyi köye getirdiler, on binlerin katıldığı bir törenle toprağa verdiler.

Tabii ki bu dönemde cenazeler pirim yapmaya başladığı için, bir yerde biri toprağa düştüğünde on binler orada türemeye başlıyorlardı.

Yıl 1999. Örgütün askeri yenilgiye uğradığı söyleniyor. Haliyle cenaze borsasında düşüşlerin yaşandığı bir yıl. Abdulsamet Ağabeyimin oğul Müfrit Sakık, ulu önderin “geri çekilme” kararı doğrultusunda Irak kamplarına giderken, Kulp kırsalında girdiği bir silahlı çatışmada vuruldu. Şemdin’in yeğeni vuruldu, haberi gazetelerde yayınlandı. Ailemizden tık çıkmadı. Cenaze günlerce Kulp Jandarma Alay Komutanlığı’nda bekletildi. Sahip çıkan olmayınca, asker tarafında arkadaşlarıyla birlikte bir çukura gömüldü. Neden cenazeyi almaya gitmediniz sorusuna, “annesi duymasın diye cenazeyi getirmedik” diyerek işin içinden çıktılar.
Neyse ki ben ve kardeşim Arif vurulmadık. Yoksa cenazelerimiz, belki de belediye tarafından bile kaldırılmazdı.

Tutuklandığımızın ilk yılıydı. Hırsız kardeşlerimden biri ziyaretimize gelmişti. Miras meselesi üzerine tartıştık. Tartışma sertleşince gerçek niyetini ortaya koydu: “Keşke siz ikiniz de vurulsaydınız. Vurulsaydınız şehitlerimiz diyecektik. Şimdi halka ne diyeceğiz?” diyordu.

Hikmet Fidan’ın cenazesinde yaşanan rezaleti hiç mi hiç unutmadım. Belediye bile sahip çıkmadı. Çünkü ulu öndere ters düşmüştü, cenazesi öyle kalmalı ve insanlar ulu öndere ters düşmenin ne demek olduğunu gözleriyle görüp akıllarını başlarına toplamalıydılar.

İyi güzel de! Tuncer Beyi ölü Kürd’e sahip çıktığı için eleştiriyorsun da! Peki, ölü Kürd’e bile sahip çıkmayanlara ne diyorsun? Seni eleştirmek istemem ama gerçeği haykırmak zorundayım. Ölü Kürd’e sahip çıkmayanların arasında sen bile varsın. Şimdi de kalkmış, Tuncer ölü Kürd’ü seviyor, diyorsun. Ve ekliyorsun: “Ben yüz bin kere ölsem ve tek başıma bir adaya düşsem, bilsem onunla cennete giderim, böyle bir anlayışla olmaktansa- cehennemde kalmayı tercih ederim. Ama ben, BENİM. Şemdin, ŞEMDİN’dir…”

Seni anlıyorum. Söyleyecek bir söz bulamıyorum. “Sobe germe, zıman nerme” atasözünü hatırlatmayı yeterli buluyorum.
Ve devam ediyorsun:
“… Lakin kitabınız üzerine de düşüncemi söylemekten geri durmayacağım. İthaf ve taktim ATO başkanı Sinan Aygün’den. Ve Taktim yazısında şuna dikkatiniz çekerim: Eski PKK’lı Kürtçü olan Şemdin SAKIK’la milliyetçi ve vatansever bir duruşa sahip Tuncer Günay’ın mektuplaşmaları çok ilginçtir ve bu mektuplarla birlikte bir dostluk geliştirmeleri, üzerinde çok düşünülecek, hayranlık verici ve güzel bir gelişmedir. Bu dostluğun bütün vatan sathına yayılmasını temenni ediyorum.’ diyor. Gerçekten de ilginçtir! Çünkü biri eski PKK’lı Kürdçü iken, diğeri hala Milliyetçi ve vatansever biri. O zaman biri diğerine rucu etmiştir. Elbette Kürd, eski PKK’lı Şemdin SAKIK, Elhamdullillah Türküm demiş ve tüm günahlarından arınarak Halis muhlis Türk olmuştur. Bu hem hayret edilecek bir durum hem de bizim açımızdan sevindirici olmakla zerre kadar alakası yok. Bu Şemdin SAKIK gibi biri için ZUL’dür. Bize ise üzüntüdür. Bu nasıl dostluk oluyor? Kürd olan SAKIK Kürdlüğünden soyunuyor. Biz bunu insanlığından da soyunma olarak okuruz. Ve bunun vatan sathına yayılması bizim için en büyük felakettir…”

Sevgili Selim, bana kalırsa bu noktada çok, hem de çok ileri gittin. Çizmeyi aştın. Sahiden bu cümleleri oluşturma hakkını nereden alıyorsun? Yoksa yazı yazarken adalet duygusunu mu yitiriyorsun? Yoksa yazdığın şeyleri gerçek olup olmadığına değil de, cümlelerin kafiyeli oluşuna mı bakıyorsun? Bu ipsiz sapsız cümlelerine cevap vermek için kelime bulamıyorum. Seni kırmamak ve kendi kalemimi kirletmemek adına, bir çözüm buldum: Bu soysuz cümlelerini olduğu gibi sana iade ediyorum. Biraz uygun hale getirip münasip bir yerine yerleştirmeni öneriyorum. Daha başka ne söyleyebilirim ki!

Eh, bunu da görecektik. Saydığımız ve sevdiğimiz Selim’in, Apo gerçeğini en anlamlı ve yalın biçimde bize gösteren Selim’in bir kez daha Apoculaştığını da görecektik. Zira bu cümleler tamamen Apocuların cümleleridir. Kendileri gibi düşünmeyen, kendilerinden kopan insanlar için kullandıkları cümlelerdir. Ya bendensin ya da hainsin, insanlıktan çıkmışsın anlayışının ürünü olan cümlelerdir. Galiba, seni biraz terletse de, yine bir atasözüne başvuracağım: Quna ku elimî tira, devê ku elimî vira, rast nave heta kurê kura. Tercümesini sana bırakıyorum.

Eğer biraz Kürtçen varsa çevirisini yaparsın.
Daha doğrusu seni Apo’yla kıyaslamakta bile zorlanıyorum. O, hiç olmazsa karşılaştığı yeni durumlara karşı yeni duruşlar sergiliyor. Seni CHP zihniyetiyle karşılaştırmak daha doğru olur. Tıpkı onlar gibi kendilerinden farklı olanları vatanı, milleti, bayrağı satmakla suçluyorsun. Ama onlardan da farklısın, onlar bu tür hamasi sloganları, ceplerini doldurmak için atarlar. Sen ise, cani gönülden inandığın için söylüyorsun. Aradan on yıllar geçtiği, dünya düzeninde köklü değişimler yaşandığı halde tutturmuş gidiyorsun. Yolun açık olsun.

Hey adam, sende hiç akıl yok mu? Sende hiç saygı yok mu? Ne oldu da bu kadar sapıttın? Ben ne yaptım ki, bu kadar ağır hakaretlerine maruz kaldım. Peki, bu iddialarını desteklemek için bana bir tek somut örnek gösterebilir misin? Burada geçen on yıl içinde, benim için kurduğun hakaret dolu cümleleri destekleyecek bir eylemim var mı? Yoksa Özgür Gündem’in “Halk Sokakta, Sakıklar Operasyonda” manşetinden mi etkilendin.
Evet varmış!

“Ama -ilerde görülecektir- Şemdin SAKIK çıkmayı hayal ediyor. Ankara’ya yerleşiyor. Sinan abileri onlara kol kanat geriyor. Ve vatan sathına bu ‘Elhamdullillah’ Türküçülüğü yayacaklar. Günay Türkiye, Sakık; ‘Doğu-Güney Doğu’ temsilcisi oluyor. Olur mu olmaz mı? Ama kurulan dostluk böyle bir köprü olacaktır. Düş de olsa; böyledir. Zaten 10. sayfalardan itibaren ‘halkımız, ülkemiz, devletimiz’ derken Misak-i Millici düşünmeye başlamıştır artık. Ve o biricik ordusuna toz kondurmuyor. Oysa yıllarca bu orduya karşı savaşan bir komutandı. Ve bu ‘şanlı ordu’ onunla baş edememişti. Yalnız bundan sonra; o dağlarda bulunan gerillalara karşı nasıl savaşılması gerektiğini bir bir söylüyor. Ve eminim gidip kendi de o ‘şerefli mavi berelilerle’ savaşır…” diyerek devam ediyor zatı âlileri.

Hâlâ hâlâ! Hâlâ ki hâlâ! Dışarıda neler dönüyormuş da bizim haberimiz yokmuş.
Sevgili selim, bir yanlışın olmasın mı? Galiba bir şeyleri karıştırıyorsun. Yemin ederim ki tutuklandığımda, “, ne benim  annem Türk’tür  ne de görev verirseniz yapmaya hazırım” diyen ben değildim. Bilakis, eğer sen de düşman kardeşlerin Apocular gibi kıçınla dinlememişsen, çıktığım mahkemede aynen şunları söyledim: “Ben Kürdüm, Kürtlüğümle ne iftihar ediyor, ne de utanç duyuyorum. Resmi dilin Türkçe olduğu ve bu dilden başka dilin konuşulmasına izin verilmediği bir ülkede liseyi bitirmeme rağmen, yüzlerce Türkçe kitap okumama ve Türkçe yazmama rağmen hâlâ Kürtçe düşünüyor, Kürtçe gülüyor, Kürtçe ağlıyor, Kürtçe rüyalar görüyorum…”
Kendisini savunacak bir avukat bile bulamadığı bir ortamda mahkeme huzuruna çıktığında; ben Kürdüm, rüyalarım, hayallerim, ağlamam, gülmem Kürtçedir, Türkçe okurum ama Kürtçe düşünürüm, Kürtlüğümden ne gurur ne de utanç duyuyorum, diyen Şemdin Sakık hain, işbirlikçi, kendini satmış oluyor. Zora düştüğünde annem Türk’tür, bana bir görev verirseniz severek yerine getiririm, diyen Öcalan, büyük direnişçi, büyük lider, ulu önder oluyor.

Eh, sürüleştirilmiş bir toplumda ancak böyle olur. Kimin borazanı güçlü ötüyorsa o haklıdır…
Ama galiba duymak istediğini dinlediğin için bu cümleleri duymamışsın. Dahası elindeki mektuplar kitabında, bir yazısında beni Ermeni uşağı olmakla suçlayan Tuncer Bey’e verdiğim şu cevap da var: “Ermeni olduğumu ortaya çıkarmak için o kadar araştırmaya yapmana gerek yoktu. Bana sorsaydın, babaannemin Ermeni katliamından kurtulmuş bir Ermeni ağasının kızıdır. Benim damarımda bir de Ermeni kanı vardır. Ne olmuş yani diyecektim.”
Dikkat edersen, zora girdiğimde milliyet değiştiren değil, Türkiye’deki Ermenilerin söylemeye cesaret edemedikleri bir şeyler söylüyorum. Bu sözüm üzerine hırsız kardeşlerimden biri, “bu sefer de bizi Ermeni meselesine mi bulaştırmak istiyorsun, rahat durmayacak mısın, sana ne bizim babaannemizin Ermeni oluşundan; Kürt olmamız yetmiyor da, bir de Ermeni belasına mı bulaşacağız” diye soruyordu. Bu soruda ne var biliyor musun? Bu soruda Sakık ailesini benim Kürtlüğe çektiğimin itirafı var.
Sevgili Selim, ben Kürdüm, hem de sapına kadar Kürdüm. Ama Apocu Kürtlerden değilim. Sosyalist Kürtlerden hiç değilim. Hele hele bu “halk” kelimesi geçtiğinde cinlerim tepeme doluşuyor. Ben Kürdüm ve Kürdü severim, ama Kürt halkını değil. Zira halk denilince bir despotun maymunlaşmış sürüsü gözlerimin önüne gelir.

Benim de artık kafamda kurduğum bir Kürt tipi var. Belki beğenmezsin ama yine de bazı ipuçlarını vereyim: Bu savaş kolik toplumu aşan, sürü psikolojisinden kurtulan ve birey olmayı başaran bir Kürt. Köklü, karmaşık, kapsamlı ve menfi yargılarla yüklü kördüğüm sorunları bile akıl, hukuk, demokratik yöntemlerle çözen yararlı ve başarılı bir Kürt. İsyancı geleneğinden kurtulmuş, isyan-katliam ve yine isyan döngüsünden çıkmış, dünyaya yeni bir pencereden bakan bir Kürt. Özgür dünyayı anlamış, aradaki mesafeyi kapatmış ve bu dünyanın bir parçası olmayı başarmış bir Kürt. Vasıfsız, mesleksiz ve tetikçi değil; emekçi, meslek sahibi ve çevresine yararlı bir Kürt. Yıkıcı bir Kürtçü değil, yapıcı bir Kürt. Yerlerde sürünen, dillenerek geçinen bir Kürt değil, yaşam kalitesini yükseltmiş, zengin bir Kürt. Hayatını dağlarda ve zindanlarda geçiren, hiçbir şey üretemeyen ve hep zarar veren bir Kürt değil, insanca yaşayan bir Kürt. Köylülük, cehalet, yoksulluk ve kavgacılıkla özdeşleşmiş bir Kürt değil; eğitimli, medeni, kültürlü bir Kürt. Yontulmamış kör-kütük kişilik değil; sosyalleşmiş, aydınlanmış, zarafet kazanmış bir Kürt.
Galiba seni de bu Kürtlerden biri saydığım için o kadar sevdim, saydım.

Mümkün olanı yapmaya ne denir? Politika. Gerçekleşme ihtimali milyonda bir olmayan hayaller peşinde koşmaya ne denir? Macera. Ya söylediklerinin tersini yapan, yani dağlar kutsaldır, şiddet yöntemi tek araçtır, diyen ve aynı zamanda zora girdiklerinde ya Avrupa’ya ya da Afrika’ya sığınanlara ne denir? Korkak maceracılar.

Ben artık elli yaşındayım. Elli yılımı sinema salonlarında, kütüphanelerde, kitaplıklarda değil hayatın bizzat içinde, sokaklarda, dağlarda ve zindanlarda geçirdim. Galiba yeterince dersimi aldım. En azından mümkün olanla, gerçek dışı olanı ayırt edebilecek kadar dersimi aldım. Artık hayalimde şekillendirdiğim Kürt olmak için gerçekçi olmak gerektiği inancındayım.
Ha şunu da söyleyeyim: Ben Donkişot değil, bir komutanım. Aynı zamanda savaşçı bir komutanım. Komutanın olduğu yerde her insan birer asker olmaya mahkûmdur. Savaşçının olduğu yerde her şey birer silaha dönüşü verir. Tıpkı bir yazar kalemi eline aldığında kelimelerin sıraya girişleri gibi… Mücadeledeki bilinmezliklerin bir gereği olarak bazı zamanlar hazırlıksız yakalanmış olabilirim, ama kervanımı yolda dizmesini de bildim ve biliyorum. Bilmem anlatabildim mi, bilmem anladın mı?
Beni Türk-Kürt tartışmasına çektiğin için sana beddua okuyorum. Eğer, “Şiddetin Sefaleti” isimli kitabımın Türklüğe hakaret suçlamasıyla basım izni çıkmadığını bilseydin belki bu cümleleri kurmazdın. Eğer, “İmralı’da Bir Tiran” isimli kitabım için tam bir yıldır izin alamadığımı bilseydin, belki bana bu kadar saldırmazdın. “Apo” isimli kitabın bir dizi manevrayla ancak çıktığını ne bileceksin ki! Sen fakirim, sıkışmışsın bir odaya, ancak internetten dünyaya bakarken ne anlayacaksın Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nin bir köşesinde kaderine terk edilen Şemdin’in yaşadığı zorlukları!

Maşallah, öyle yazmışsın ki, bilmeyen de, dağdan indiğim gibi bana kucak açmışlar, gel sen de Türkçü ol demişler, ardından kırmızı halıda yürütmüşler, törenle karşılamışlar… Zaten gerçeğin böyle olduğu 29 Kasım 2007 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayınlanan fotoğraflar ortaya koymuyor mu? Zaten gerçeğin böyle olduğu başımda açılan yarıktan belli değil mi? Ah keşke bir de çıplak halimle görseydin beni. Vücudumdaki morluklar, yarıklar sana anlatırdı nasıl karşılandığımı.
Hem de bu törenli karşılaşmadan sonra da beni kendilerinden saydılar. Bir dediğimi iki etmediler. On yıldır bir elim yağda bir diğeri balda yaşıyorum. Ah keşke ilk beş yılımı geçirdiğim hücrenin sefaletini bir görseydin.
Annemin deyişiyle tew, tew, tew ; tew ki tew!

Doğrusu hücreme gittiğimde hem derin bir nefes aldım, hem de havalandırmanın bir köşesinde çömelip on iki yıl sonra ilk kez bir sigara yaktım. Sigaramdan derin nefesler çekerken doyasıya ağladım. Niçin ağladığımı da bilmiyordum: Zira annemin vefatına ne sevinmiş ne de üzülmüştüm…
Bu haber Mahir isimli müdüre olan hıncımı daha da artırdı. Zira annem hayatta olduğumuzu öğrenmeden göçüp gitmişti. Son kez, anne sana iyi birer evlat olamadığımız için bizi affet diyememiştik.
Müdür Bey’e karşı yaptığım ilk icraat, gizliden koğuşuma yerleştirdiği, ama arayıp bulduğum iki dinleme cihazını ve bir kamerayı aramak oldu. Aradım, buldum, çıkardım, kırıp çöplüğe attım.
Ve ondan sonra da müdür beyin huzuruna çıkmak için dilekçe vermedim. Sadece o çağırdığında gittim. Bu olay nedeniyle kendisine karşı beslediğim kin o kadar büyüdü ki, kendisini görmek istemiyordum. Tayini çıktığı gün, gidişini kutlama şerefine kantinden biraz çerez ve içecek alıp personele dağıttım.
İşte böyle!

Ve devam ediyorsun:
“…Ve o biricik ordusuna toz kondurmuyor. Oysa yıllarca bu orduya karşı savaşan bir komutandı. Ve bu ‘şanlı ordu’ onunla baş edememişti. Yalnız bundan sonra; o dağlarda bulunan gerillalara karşı nasıl savaşılmasını gerektiğini bir bir söylüyor. Ve eminim gidip kendi de o ‘şerefli mavi berelilerle’ savaşır…” iddiasını ortaya atıyorsun.

Bu cümlelerini cevaplandırmadan önce sana bir küfür savurmak geliyor içimden: Be kendini bilmez adam. Burada anneme bir kaset göndermeme bile güvenmiyorlar. Beni nasıl dağa çıkarırlar! Devlete kendini kabul ettirmek o kadar kolay olsaydı, şimdi ben Kürtçüyüm diye geçinen birçok insan tıpış tıpış gelmişlerdi.

Dedim ya, ben hayatın yetiştirdiği gerçekçi bir insanım. Nerede, ne söyleyeceğimi az çok bilirim. Türk Ordusu’nu eleştirmek ya da övmek benim işim değildir. Bir gün bana sorsalar, ne kadar yanlış, ne kadar hata yaptıklarını söylerim elbette.

Sevgili Selim, ben asla ve asla dağlardaki çocuklara karşı nasıl savaşılacağını öğütlemedim kimseye. Çünkü savaşın hiçbir sonuç getirmeyeceğini bilenlerdenim. Onlarla savaş yerine onların nasıl dağlardan indirileceği üzerine kafa yordum. Eğer amacım onları öldürtmek olsa, bir girişimde bulunmama hiç gerek yoktu ki. Onlar sonunda ya ölecekler ya da benim gibi birer iflah olmaz hainler olarak ilan edilecekler. Kör kaderlerinin bu olduğunu bildiğim için, dağdan inmeleri gerektiğini düşünüyorum.
İşte bu konuda farklı düşünüyoruz. Sana ve Apo’na kalsa bütün Kürt gençleri dağlara çıkacak, orada ölecekler. Ama bana kalırsa hepsinin inmesi gerekiyor.

İki nedenden dolayı inmeleri gerekiyor.
Birinci neden şudur: Apo çizgisinde verilen her tür mücadele başarısızlığa uğramaya mahkûmdur. Dahası bu mücadeleyi verenler ya toprağa, ya zindana düşerler. Ya da tıpkı benim örneğimde olduğu gibi birer büyük hain olarak ilan edilirler. Bunun ötesi yoktur. Ve bunu sen de biliyorsun. Ama galiba siz de kendiniz kan üzerinde yaşatmaya alıştınız.
İkinci nedeni ise şudur: İyi kötü, doğru yanlış, yeterli yetersiz, haklı haksız bir savaş verdik. Doğada var olan her şeyin olduğu gibi savaşlarında bir süresi olması gerekmiyor mu? Ebediyen savaşacak değiliz ya! Varsa savaşla kazanılması gerekenler onlar kazanılmıştır. Eğer daha fazla kazanamamışsak, bu demektir ki artık savaşla kazanılacak hiçbir hak kalmamıştır. Buna rağmen savaşta ısrar ederseniz, yozlaşırsınız. Şu anda PKK’nin içinde bulunduğu durum gibi uluslar arası güçlerin bir piyonu olursunuz.
Yani Che dönemi sona erdi demek için illa da Celal Talabani olmak mı gerekiyor?

“Ve eminim gidip kendi de o ‘şerefli mavi berelilerle’ savaşır” cümlesi ise tam zırvalamadır.
Barzani tarafından Türkiye’ye verildiğim günden itibaren tek bir an bile cezaevinin dışına çıkmadım. Tek bir militanın ölümüne neden olmadım. Zira böyle çalışmayı benden istemediler. Çünkü kişiliğimi, karakterimi biliyorlardı. Neleri yapacağımı, neleri yapmayacağımın farkındaydılar. En azından senin ve düşman kardeşlerin gibi saygısız davranmadılar. Benden onur kırıcı işler istemediler. Bırakalım dağdaki militanların tasfiyesini, vakti zamanında bana yardımcı olmuş tek bir insanın ismini vermedim. Bunu da açık seçik söyledim. Tek bir insanı cezaevine getirmedim. Dahası, hiç tanımadığım Türk solcularını, gazetecilerini korumaya çalıştım. Adıma düzenlenen ifadelere direndim. Bütün bunları senin de bilmen gerekiyor.
Burada kaldığım on yıl içinde, karınca kararınca insanlara yardımcı oldum.

Galiba beni yine başkasıyla karıştırmışsın. Ben kapalı kapılar ardında başka, halkın karşısında başka olan tiplerden değilim. Öyle olsaydım şimdi DTP’de politika yapıyor olacaktım. Öyle olsaydım şimdi birkaç kişi beni alkışlıyor olacaklardı.
Galiba şimdi neden huylandığını anladım. “Biliyor musun, bu konuda çok pişmanım. Güvenlik Kuvvetlerine teslim olduğum gün A. Öcalan’ın Şam’dan çıkışı üzerine değil de vurulması üzerine plan yapmadığım için pişmanım. Sanıyordum ki, Suriye’den çıkarılır ya da tutuklanırsa etkisiz kılınacak. Böyle olacağını bilseydim ‘Gelin bu adamı tasfiye edelim’ derdim. Bu adam tasfiye edilmeden Kürt sorununda hiçbir olumlu gelişme olmayacak. Herkesin önü tıkanmıştır. Sadece siyaseten değil, fizikken de tasfiye edilmesi gerekiyor. Arafat gibi, Şeyh Yasin gibi, Dudayev gibi, Maşadov gibi…” cümlelerinden huylanmışsın.

Bak işte, bu cümlelerle biraz oynanılmış olsa bile, bana ait cümlelerdir. Söylediklerinin ve yaptıklarının arkasında duran bir insanım. Yanlış yapmışsam pişmanlık bildirmesini, özür dilemesini ve cezasını çekmesini de bilirim. Dikkat edersen militanların tek bir tanesine dokunmazken, Abdullah Öcalan’ın vurulması gerektiğini söylüyorum. Ve bu sözü açık açık söylüyorum.
Bu bir çelişki değil mi, militanlara dokunmazken Liderlerini hedef alıyorsun, diye sorabilirsin. Hayır, bence ortada çelişki yoktur. Ortada kandırılan çocuklar ve kandıran bir sahtekâr vardır. Kandırılan çocuklar derken resmi dilli konuşmuyorum. Daha farklı bir kandırmacadan söz ediyorum.

Bana öyle geliyor ki, Öcalan’ı Şam’dan çıkarmakta rol oynamış olmam ve onun tasfiye edilmesi gerektiğinden söz etmiş olmam sana biraz dokunmuş. Bu dokunuşun insani yönüne bir şey diyemem. Gerçekten de milyonlarca insanın öldürülmesinden sorumlu olan Saddam’ı idama götürmeleri bana da dokundu. Ama işin içine siyaset girdimi, biraz da intikam duygusu bulaştı mı işin rengi değişir. Sırf kendini yaşatmak için, verdiği talimatlarla her gün birkaç Kürt genci ölüme gönderen ve hiçbir olumlu sonuç almayan adamın ölümünü istemek, biraz da gençlerin yaşamasına olanak sağlamaktır.

Ne yani, on sekiz yıllık emeğimi gasp eden, benden aldığı gücü bana karşı kullanıp beni tasfiye etmeye çalışan, bunu başaramadığında ise televizyonlara çıkıp “devlet onu idam etmelidir, eğer devlet onu idam etmezse o devletin a… s…” diyen, bütün bir sürüsünü üzerime saldırtan, bana hücrede de yaşam hakkı bırakmamaya çalışan, yanına giden yetkililere Şemdin’i tasfiye ederseniz şunları bunları yaparım deyip şart koşan adamı annenin eri mi yapacaktım. O başkandır, ne yaparsa yeridir, diyerek onursuzluğa mı yatacaktım. Hayır. Bunu yapamam. Bu kadar onsuz olamam. Birisi derimi yüzecek ve ben de müsamaha göstereceğim. İşte onu yapamam. İşte onu yapmadım. Bana düşmanlık yapana ben de düşmanlık yaptım. Beni bir tas suda boğmaya çalışan bu adama haddini bildirmek zorundaydım. Şimdi de, Şemdin beni öldürtecek diyormuş. Be adam, sen başkasını öldürmeye çalışırsan, elbette ki o da kendini savunacaktır. Sağa sola şikâyetlerde bulunacağına saldırganlığından vazgeç. Geçmişte hata yaptığını, bazı arkadaşlarına zulüm yaptığını söyle…

Kaldı ki onu Şam’dan çıkarma planı da benim aklımın ürünü değildi. Bu noktada da kendisinin kazdığı kuyuya kendisi düştü:
Nasıl mı?

Yıl 1997’iydi. Beni bir yıllık soruşturmadan çıkarıp Hatay’a gönderdi. Başlangıçta beni faaliyet yürütmek üzere gönderdiğini sandım. Gider bir şeyler yaparım düşüncesiyle yola çıktım. Yanıma verdiği savaşçıların kalitesine baktığımda öyle olmadığını anlamaya başladım. Buna rağmen yine de yoluma devam ettim. Yaklaşık iki ay Hatay bölgesinde kaldım. On iki kişilik gurubumun çatışmaya girmediği, kuşatılmadığı, operasyona takılmadığı gün kalmadı. Sonunda dokuz kişi kaldık. Dokuz kişiden birisinin ayağı kopmuştu. Sırtımızda taşıyorduk. Ve baktım ki olacak gibi değil, Saman Dağa kazasına indim. İki araba gasp ettim. Arkadaşlarımı arabalarda mevzilendirip yola koyulduk. Onlarca karakolun önünden, Hatay şehir merkezinin içinden geçerek Suriye sınırına vardık. Sınırı geçip Suriye’ye geçtim. Bu sefer Suriye’de sorun yaşamaya başladık. İki arkadaşımı da Suriye askerlerine kaptırdım. Yine yola indim. Bir otobüs çevirip boşalttım. Yaralı arkadaşımı şoförün yayına yerleştirdim. İki el bombası dizlerine bıraktım. Şoför, bir yanlış yaparsan bombalar patlayacak” uyarısında bulunup onları Halep e gönderdim. Ardından gelip beni de aldılar. Önce Lazkiye’ye ardından Şam’a götürdüler. Toplantı yapıldı. Benimle olan arkadaşlarım, Şemdin olmasaydı hepimiz imha olacaktık, diyerek beni savundular. Ama Öcalan bu toplantı sonuçlarını kabul etmedi. Militanları toplayıp üç saatlik bir konuşma yaptı. Konuşmanın hepsi benim üzerimeydi. Yedi sülalemi ajan-işbirlikçi ilan ettikten sonra, sıra bana ve kişiliğime geldi.

Şemdin’i Hataya gönderdim ki savaşı geliştirsin. Ama o gitti ne yaptı? Gittiği gibi Türk Genel Kurmaylığıyla ilişkiye geçti. Oturup konuştular. Önce Apo’yu nasıl tasfiye ederiz sorusuna cevap aradılar. Bunu başaramayacaklarını gördüklerinde bu sefer de Apo’yu nasıl Suriye’den çıkarırız dediler. Ve sonunda planlarını oluşturdular. Plana göre şemdin güçlerini Suriye sınırına mevzilendirecek, burada eylem yapacak, Türkiye de Suriye’ye dönüp “senin sınırından bana saldırılar oluyor, ya bu saldırıları durdur ya da sana ne yapacağımı bilirim diyecek. Ortam giderek gerilecek ve Türkiye Suriye’ye, “eğer Apo’yu Şam’dan çıkarmazsanız size savaş açarım tehdidinde bulunacak…

Suriye ne diye benim için savaşa göze alsın ki, zaten kendileri “sen boğazımıza takılmış bir jiletsin, seni ne çıkarabiliyoruz ne de yutabiliyoruz” dememişler miydi? Böyle diyen Suriye yönetimi tabii ki benden ülkelerini terk etmemi isteyecek… Şimdi anlıyor musunuz Şemdin’in neden sınıra geldiğini? Sizi gidi kaz kafalılar. Ne anlayacaksınız ki…

İşte Öcalan’ın bu cümleleri aklımın bir köşesinde durmuştu. Sorgu sürecinde, Öcalan’a ne yapılabilir diye sorulunca, ben de yapılacakları olduğu gibi ortaya koydum. Sen olsan aynısını yapmaz mıydın? Eğer cevabın hayırsa, sende onur falan yok derim. Eğer cevabın evetse, o zaman ne diye bu konuya takılıyorsun.

Ve devam ediyorsun: “Peki, Sakık şunu bilmiyor mu? Öcalan’a bu olanağı sağlayanlar var. Ve bunun da tek ismi var. Genelkurmay! Genelkurmay istemeden o öksüremez bile…”
Biliyorum, biliyorum! Hem de gereğinden fazlasını biliyorum. Onun İmralı’da ne yaptığını, nasıl yaşatıldığını çok iyi biliyorum. Bu noktada malımı iyi tanırım. Hiç kuşkun olmasın ki, onu senden de iyi tanırım.
Ama bir noktada senden ayrılıyorum. O genelkurmaylıkla değil, düşük rütbeli bir subayla ancak muhatap olabiliyor. Hani bir çavuşunuzu bana gönderin yeter, demişti ya. İşte Genelkurmaylık da çavuşunu gönderiyor… Ama bereket versin ki onlar da tıpkı bizim gibi bu sahtekârı iyi tanımışlar. Onlar da bizim gibi kendisine hiç güvenmiyorlar. Fazla ciddiye almıyorlar. Yoksa şimdi kemiklerim bile çürümüştü. Tabi ki bu arada senin de.
Fakirim Nasır onun emriyle gitmedim mi? Süleyman, Zeki ve Yılmaz’ın elinden sağ kurtulmalarına kıyamet koparmadı mı?
Ve incilerini dizmeye devam ediyorsun:

“…Bu kitabı okurken, bazen çok zorlandım. Kahroldum ve Şemdin adına -ki onun yerinde asla olmak istemezdim. Ve olsaydım ne yapardım? Merak ediyorum. Ama onca yıllık zindan yaşamımda kendime ‘onurlu bir gün bir ömre bedeldir’ sözünü şiar etmiştim. Ama insanoğlu ve de kızı, belli mi olur?” diyorsun.

Ben içinde ölüm olan hiçbir şeyde yokum. Bu noktada benim felsefem biraz farklıdır. Zira eğer insanlara yarayacaksa benim dirim yarasın, derim. Dahası, eğer sürünecekse benim onurum sürünsün yerlerde. Onurumu kurtarmak için başkasının hayatıyla oynamayı ahlakıma sığdıramam.

Ya adam siz içinde ölüm olmayan bir cümle kuramıyor musunuz?
Kendi zindan geçmişinle benim bugünümü karşılaştırmışsın. Seninkine benzer bir duruşum olmadığını gördüğün için kendini onurla ödüllendirmişsin. Haliyle beni de onursuzlukla. Peki, benim dağdaki geçmişimle, kendi bugününü hiç karşılaştırdın mı? Hayır. Neden? Çünkü işine gelmiyor. Peki, ben de şunu söylesem; ya adam, ben Kürtlerin çıkarı için on sekiz yıl boyunca Apo denilen zalime dayandım, sen neden bir iki ay dayanamadın, neden pılını pırtını toplayıp Avrupa’ya sığındın? Böyle bir cümle kurmak doğru olmaz. Çünkü her duruşu ve davranışı kendi koşulları içinde ele almak zorundayız. Yoksa sübjektif değerlendirmelerden kurtulamayız. Ve ben de, sen cezaevinde direnirken, ben de bir tabancayla dağlarda direniyordum, seninki zorunlu bir direnişti, benimki gönüllü bir direnişti, desem senin bunca acılarına saygısızlık yapmış olmaz mıyım?
Benim yerimde olmak istemiyormuş. Kim benim yerimde olmak ister ki! Ben bile kendi yerimde olmak istemezdim. Ama ne yapayım tarihin bana biçtiği rol buymuş.

Şimdi ben sana ve senin gibi Kürtçü geçinen herkese bir soru sormak istiyorum.
Geçenlerde televizyonda, “Gel Bizimle Ol” programını izliyordum. Program konuklarından biri savaş çığırtkanlığı yapan Hüsamettin Cindoruk’tu. Müjde Ar kendisine şu soruyu sordu: “Ya, biz o güzel insanlara ne yaptık ki, silah alıp dağa çıkıyorlar?”
Acaba diyorum, sen ve senin gibiler, beni bulunduğum yerden dolayı eleştirmeden önce, kendinize benzer bir soru sorsaydınız daha iyi olmaz mıydı? Örneğin, biz ne yaptık da, bütün bir hayatını, ailesini, geleceğini Kürtlerin davasına feda etmiş bu adam şimdi istemediğimiz yerde duruyor?  Acaba biz ne yaptık ki, savaş tarihinde ender başarılardan birini ortaya çıkaran komutanımız, kahramanımız bugün yerlerde sürünüyor? Hani bir yazında, “kahramanlık kimliğini yere düşüren adam” demiştin ya! Acaba biz ne yaptık da bu adam kahramanlık kimliğini yere düşürdü ve hiç de yerden kaldırmak niyetinde görünmüyor?
Böyle bir soru sorduğunuzu sanmıyorum. Zira böyle bir soru sorsaydın, kişiliğime, onuruma bu kadar saldırmazdınız. Evet sormadınız.
Ama ben hem sorayım hem de cevap vereyim.
Cahiller sonuçlarla, bilgeler nedenlerle ilgilenirler.
İzniniz varsa, nereden ve nasıl geldiğimi özetlemeye çalışayım. Bu noktada oluşumun nedenini ortaya koyayım.
Senin de bildiğin gibi, örgütte zamanı gelen gider. Böyle bir yaklaşım zaten gelenekleşmişti. Zaten bunun içindir ki, ulu önderimiz belki de tarihte en çok arkadaşını öldüren diktatörler arasına girdi. Ve derken benim de sıram gelmişti. Ulu önderimiz özellikle bu konuda çok hassastır, hem de adildir, sırası geleni sırada bekletme gibi bir huyu yoktur.
Öyle ya, kamuoyunda çok tanınmıştım. Acilen, hem de acilen tasfiye edilmem gerekiyordu. Düşünebiliyor musunuz, özellikle Diyarbakır yöresinde Şemo ismi Öcalan isminden daha çok anılır olmuştu. Buna hangi demokrat diktatör dayanır ki! Bir de, yeni bir askeri-siyasi toplu durum oluşmuştu. Eli kanıl Şemdin’in burada yeri yoktu. Oluşan bu yeni durum da bana karşı kullanılabilecek bir elverişliliğe ulaşmıştı…

Neydi bunlar?
1994 operasyonları karşısında tutunamayan örgüt, özellikle askeri olarak kriz sürecine girmişti. Sloganlarla yansıtılan güllük-gülistanlık hava bir anda yerini gerçekliğin katı, yakıcı ve sert rüzgârlarına bırakmıştı. Mevcut durum bahar değil; sosyal, siyasal, askeri, psikolojik ve hatta ekonomik olarak kara kışı haber veriyordu.
2000 yılına doğru bir parça özgür vatan toprağımız olacak…” diyen Öcalan, artık bu söyleminden vazgeçmişti. Zira yaşanan gelişmeler onun için tam bir hüsrana dönüşmüştü: Binlerce insan ölmüş ve milyonlarcasının yaşamı alt üst edilmiş olmasına rağmen; ortada kan, yıkım, gözyaşı ve akan kanın, çekilen acının rantıyla yaşatmayı politika sanan zavallı bir çete meclisi dışında başka bir şey kalmamıştı.

Ortada yığınla suç vardı.
Bu trajik tablo ortadayken, Soğuk Savaş’ın avantajları bir bir dezavantaja dönüşüyor, örgütün oluşan yeni konjonktüre dayanması giderek zorlaşıyordu. Hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hem de Uluslararası Güçler, bu suç örgütünü mevcut biçimiyle sistemlerine dâhil edemezlerdi. Örgüt, reforma tabi tutulmalı, bir biçimde yontulmalıydı: Sovyetler Birliği’nin arka bahçesinde yirmi yıldır yaşadığı düşten silkinmeli, Dünya’nın gidişatıyla uyumlu hale gelmeliydi.
Değişim rüzgârına dayanmayan Öcalan, kendisinden istenen köklü reformlara gitmeyi göze alamayınca, makyaj tazelemekle yetindi: “Dörtlü Çete” gibi Çin Devrim Literatüründen çalınma söylemi ortaya attı. İşlenen bütün savaş suçlarının bir “çete” tarafından işlendiğini iddia etti. Geçmişte işlenen suçları örgüt içindeki “ajan”, “çete” ve “köylü savaşçılara” yığarak bir dönemi kapatmaya çalıştı.

Üyesi ve hem de lideri konumunda olduğum “Dörtlü çete” neler yapmamıştı ki(!)
Örgütten habersiz biçimde silahsız askerleri öldürmüş, yolları kesip sivilleri vurmuş, köyleri basıp kadın çocuk demeden toplu katliamlar yapmıştı. Kısacası örgütün tüm engelleme çabalarına rağmen önüne geleni vurmuş, barış girişimlerini sabote etmişti(!)

Bu mantığa göre “Dörtlü Çete“nin bir üyesi de bendim. Hem de hayatta olan tek üyesi. Bu nedenle artık tasfiye edilmem gerekiyordu. Açık biçimde göze alamıyorlardı.
Ama nasıl?

Sallapati yöntemlerle imha edilmem, hem örgüt yapısı, hem de halk içinde kuşku ve tepkilere yol açabilirdi. “Bir kazaya kurban gitti” diyerek, komploya kurban götürmesi ise hiç ikna edici olamazdı. Kaldı ki benim gibi tedbirli bir insanı bir komploya kurban götürmesi hiç kolay değildi.

Dolayısıyla tasfiye edilmem dikkat ve sabır isteyen bir çalışma gerektiriyordu. Bu da yılların işiydi. Zatı âlileri bu gerçeğin farkındaydılar. O nedenledir ki, tasfiye planını adım adım uygulamaya koydu. Önce, çok yoğun çatışma ve risk bölgelerine göndererek oralarda imha olmamı sağlamaya çalıştı.

Komplo bir
:
1994 yılında, bir uçağa bindirerek Şam’dan Tahran’a gönderdim, oradan da apar topar Ağrı Dağı’nın yamacına aktarıldım. 1993 yılında “zaten defterini dürmüştüm” diyen Öcalan, 1994 yılının baharında tasfiyemi sağlamak için bu riskli yollara düşürmüştü. Bölge koşullarının her açıdan aleyhimize olduğu bir dönemde, kâh zorlayarak, kâh küfür yağdırarak, kâh korkaklıkla suçlayarak, kâh feodal damarıma basarak beni Ağrı Dağı’nın çıplak ve karlı arazisine sürdü. Kekliklerin bile gizlenemeyeceği o çıplak yaylalarda yoğunlaşan operasyonların içine attı.

Ağrı Dağı’na ulaştığımda örgüt militanlarının çoğu imha edilmiş, kalanları İran’a sürülmüş, İran’a ulaşmış olanların birçoğu Türkiye’ye teslim edilmişti. Serhat Bölgesi denilen bu alan her anlamda bir kıskaç altındaydı: Her taraf asker, her taraf kar, her taraf çıplak, her şey aleyhimizdeydi. Ağır kış koşulları, Türkiye-İran İşbirliği, Bölge’nin yeni ve örgütsüz oluşu, daha önceki kayıpların bıraktığı olumsuz etkiler vb. gibi nedenler, Bölge’yi mayın tarlasına çevirmişti. Bölge’de çalışma geliştirmeyi bir tarafa bırakalım, en değme komutanın hayatta kalması bile “öldürmeyen Allah öldürmez” dedirtecek cinstendi. Komuta yeteneklerimin tek bir tanesini konuşturmama imkân sunmayan bir bölgeye dönüşmüştü. Enver Paşa oralara yanlış hesap ve çılgınlıkları sonucunda gitmişti, ben ise Öcalan’ın tasfiye planının gereği olarak sürülmüştüm.

Kara kışın bütün şiddetiyle sürdüğü ve her tarafın karla kaplı olduğu bir dönemde yaylalık bir araziye sürülmeme anlam verememiş, yine iyi niyetle yaklaşmıştım: “Bu alan zor durumdadır, önemli bir alandır, başkası yapamadığı için beni gönderdiler” diye düşünmüştüm. Bu duygu ve düşüncede olduğum için, bana ulaştırılan bütün talimatları harfiyen uygulamaya çalışmıştım.
Tabii ki yıllar sonrasında gönderildiğim bu bölgenin içine sürüldüğüm bir bataklık, bir ölüm tuzağı, beni imhaya süren planın bir parçası olduğu gerçeğini anladım.

Hazretlerin planı şuydu: Çıplak arazide gizlenemeyip çatışmaya gireceğim, birincisinde olmazsa ikincisinde, üçüncüsünde veya dördüncüsünde imha olacağım. Beni “şehit” ilan edecek ve bu biçimde hem benden kurtulacak, hem de emeklerimi sömürecek.
Planı akıllıcaydı ama bazen şansımın yardımıyla, bazen yılların birikimiyle, bazen iklim koşullarının karşı tarafın hareketini sınırlandırması sayesinde, bazen de hareketli olmam nedeniyle girdiğim birçok çatışmaya ve yaşadığım birçok operasyona rağmen imha olmadım.

Denizde kum, zatı âlilerinde komplo eksik olmaz.

Komplo iki:
Serhat Bölge’sindeki operasyonlardan kurtuluşuma memnun olmayan Öcalan, geri çekilmemi sağlaması gerekirken, Serhat Bölgesi’nden Dersim Bölgesi’ne intikal etmemi istedi. Bu, oldukça riskli ve uzun bir yol yürümeyi göze almaktı. Zira daha önce bu yolu kullanan her grup bir biçimde darbe yemişti. Tüm zorluk ve risklere katlanarak yola çıktım ve yirmi beş gün yürüyerek Dersim Bölgesi’ne geçtim. Kıldan ince, kılıçtan keskin bu yolda da tasfiye olmadım.

Komplo üç:
Çıktığım yolda operasyonlarla boğuştuğum bir sırada, bu tuzağı da aşabileceğimi düşünmüş olmalı ki, Dersim’deki militanlarla ilişki kurup, “Şemdin alana geliyor, ona karşı dikkatli olun” diyerek uyarıyor. Bu uyarı, artık bana yaşam alanı bırakmayacağının mesajıdır.
Beni askerle karşı karşıya getirmekle emeline ulaşamayınca, bu sefer de hem askerle hem de örgüt militanlarıyla karşı karşıya getirerek sonuca gitmek istedi. Hem bir bölgeyi bana teslim ediyor, hem de militan yapısını oldukça şaibeli ifadelerle bana karşı uyarıyor. Böyle bir atmosfer içinde herhangi bir yöneticinin başarılı olması düşünülemez. Büyük bir ihtimalle, DR. Baran gibi bunalıp intihar edeceğimi bekledi ama olmadı..
.
Komplo dört:
Bu tarzla tasfiye olamayacağımı iyice anlamış olmalı ki, Dersim Bölgesi’nde faaliyet yürütmeme yeterli zaman tanımadan, beni Kuzey-Irak kampına çağırdı. Zira orada kurduğu tezgâha güveniyordu. Ne de olsa, o tezgâhta yüzlerce örgüt elemanı can vermiş, o tezgâhtan geçenlerden kurtulan olmamıştı.
Kuzey Irak kamplarında kurulan tuzağın bir gereği olarak “Merkez Karargâh”ta görevlendirildim. Eleştiri adı altında müritlerinin hışmına uğradım: Beni zorlayıp, derin bir suçluluk psikolojisine iterek, özgüvenimi sarsmak istediler. Bir yandan eleştiri adı altında ağır hakaretlere, bir yandan da örgüt içinde küçük düşürülmemi sağlayacak ve saygınlığımı sarsacak davranışlara maruz bıraktılar. Ayrıca, Serhat ve Dersim’de gerçekleştiremedikleri fiziki imhayı bu alanda denemeye devam ettiler. Bu nedenledir ki, ilk işleri güvenlik birimini dağıtma girişimi oldu. Ancak buna izin vermeyip, güvendiğim birkaç insanı yanımdan ayırtmadım.
Politik olarak zayıf bir konumdaydım ama yılların savaş tecrübesi derin bir sezgi kazandırmıştı: Neyin, nereden ve nasıl gelebileceğini az çok tahmin edebilecek olgunluğa ulaşmıştım. Bana bakan gözlerdeki kini ve sinsiliği anlayabiliyor, sıradan bir merhabalaşmada bile gözüm gibi koruduğum ve yıllarca yoldaşım dediğim insanların düşmanlıklarını görebiliyordum. Velhasıl burada da kıyasıya bir mücadele yaşadık. Bu mücadelede siyasal olarak yenildim ama fiziki olarak etrafımda oluşturduğum güvenlik çemberi sayesinde tasfiye olmaktan kurtuldum.
Yine tasfiye olmamıştım… Ama tasfiye kararı masada duruyordu; uygulanması için başka biçimler deneniyordu.

Komplo beş:
Beni tasfiye etme çabası devam ediyordu. Bu doğrultuda Botan Bölgesi’nde görevlendirildim. Bu görevlendirmenin tasfiye planının bir parçası olduğunun farkındaydım ama görevi reddetme gibi bir seçeneğim de yoktu. Gönülsüzce de olsa yeni görev alanıma doğru yola koyuldum. Irak-Türkiye sınırını geçip Cudi Dağı’na tırmandığım akşamın sabahında, telsizle iletilen talimatla, hiçbir gerekçe gösterilmeden, görevimden alındığım, sıradan bir savaşçı gibi çalışmalara katılmam gerektiği söylendi. Bu tasarrufu takip eden bir ay içinde silahıma da el konuldu. Yoğun operasyonların yaşandığı bir ortamda, silahsız dolaşmak zorunda bırakıldım. Yetki ve silahım elimden alındıktan sonra, operasyonların yoğunlaştığı Şırnak alanında aylarca bekletildim. Bu biçimde vurulmam daha kolay olacaktı. Ama umulan olmadı, şans eseri de olsa kör bir kurşuna hedef olmaktan kurtuldum. Yine şansım yaver gitti. Yine vurulmadım.

Komplo altı:
Tutuklu ve elleri bağlı vaziyette Kuzey-Irak kamplarına getirildim. İfadem alınmadan, bir metre karelik deliğe sıkıştırıldım. Ardından tutuklu vaziyette Şam’a çağırıldım. Yılların emekçisi olarak, eli bağlı biçimde sınırları aşıyor ve geçtiğim her yerde teşhir ediliyordum.
Getirildiğim Şam’da da aylarca tutuklu kaldım. Her hafta bir grup örgüt elemanının karşısına çıkartılıp küfür ve her türlü hakarete maruz bırakıldım. Sözüm ona “eleştiri ve öz eleştiri” denilen, özünde onur kırıcı geçen bu süreç altı ay sürdü.
Bu kişilik bitirici süreç tamamlandıktan hemen sonra, tekrardan Türkiye’ye gönderildim. Bu sefer seçilen bölge Hatay’dı.
İki seçenekle karşı karşıya kalmıştım: Ya gitmeyi kabullenme ya da her gün küfür yeme. Yani “kırk katır mı, kırk satır mı?” gibi bir durum. Ya her gün ölüp ölüp dirilmeyi ya da fiziki ölümü göze alıp bu ortamdan kurtulmayı kabullenecektim. Tercihimi, her gün öleceğime, gidip bir seferde ölmekten yana yaptım. O dönemde, Şam yakınlarında kaldığım eve birkaç günlüğüne misafir olan Abûlmelik Fırat’ın “Şemdin, seni Hatay’a öldürtmek için gönderiyor, çok dikkatli olmalısın, belki de gitmemen gerekir” uyarısında bulunmasına rağmen, yine de Hatay’a gittim. Başka bir seçeneğim de yoktu.
Şarjörlerini dolduramayacak kadar acemi ve çocuk yaştaki otuz gençten oluşan, kurbanlık bir sürüden farksız grubu yanıma katarak Bölge’ye gönderildim.
Yanıma verilen militanların silahlı mücadele deneyimlerine bakarak, Öcalan’ın niyetini anladım. Amed, Serhat, Dersim, Botan ve Kuzey-Irak bölgelerinde başaramadığını Hatay’da başarmak istediğini fark ettim. Buna rağmen yine de yola çıktım, Türkiye-Suriye sınırını aşarak Hatay Bölgesi’ne girdim.

Öcalan, beni yeni görev bölgesine gönderir göndermez, bu konuya ilişkin olarak çevresindeki kadınlara şöyle konuşur:
Beni anlayacak kadar gelişkin değilsiniz. Çok saf, çok aptalsınız. Sizin gibi yapsaydım çoktan iflas etmiştim. Bu örgütü nasıl kurduğumu düşünüyorsunuz! Hiçbir şey sandığınız gibi oluşmadı, gelişmedi. Taktiksel yaklaşımlarla sizi etrafıma toplayabildim… İyi ki sizin gibi saf değilim. Örneğin, şu bizim Şemdin’in durumunu ele alalım: Size ve aptal yardımcılarıma kalırsa, onu hemen buracıkta mahkeme edip en ağır cezaya çarptıracaktık. Aptal mıyım, sizin tarzınızla hareket edebilir miyim? Tabii ki yapmam. İstediğiniz gibi yapsaydım halkın tantanasına cevap verebilir miydim? Adam kurnaz, hem halkı hem de gerillayı kendisine bağlamış. Ona bir şey yapmaya kalkışsam ya da bir kazaya kurban bile gitse, başta düşman olmak üzere, bizi tanıyan her çevre bu durumu eşeleyip kullanacaktı. ‘Siz vurdunuz, siz vurdurttunuz’ demeyecekler miydi? Gel de şuna buna cevap yetiştir. İsteğinize uyup idam etseydik başımıza belayı sarmış olacaktık. Dua edin ki size uymadım. Peki, ben ne yaptım? Dikkat ederseniz bir dizi eleştiriye tabii tutuktan sonra Hatay’a gönderdim. ‘Kendine komutanım diyorsan git kendini kanıtla’ dedim. Kendisini kanıtlamak için gitti. Orada belli bir gelişme sağlarsa(ki bu imkânsızdır) ne âlâ; operasyonlara dayanamayıp tasfiye olursa şehitler kervanına katılacak. Her iki durumda da savaşımız karlı çıkacak. İşte, benim farkım budur. Dehalığım buradadır. Ceza hukukum budur. Şemdin’e verilebilecek en büyük ceza da böyle olur…”
Hayatta kalabilmek için bile olsa, silahlı mücadele geliştirmek zorundaydım. Bütün çabalarıma rağmen bunu başarmadım. Zira başta silahlı mücadele olmak üzere her şeye karşı inançsızlaşmıştım, umutsuz ve moralsiz düşmüştüm.
Operasyonlar yoğunlaşınca, iki ay operasyon ve çatışma ortamında kaldıktan sonra, yaralıları yanıma alarak Suriye’ye çekildim. Bunun dışında tek seçeneğim vardı, o da grubumla birlikte ölüme yatmaktı.

Geri çekilişim, hem korkaklık hem de kışkırtma olarak değerlendirilip yeniden tutuklama gerekçesi yapıldı. Hem de, tek bir gün bile dağa adım atmamış, bırakalım herhangi bir çatışmaya girmeyi, silah bile eline almaktan korkmuş ve sefil yaşamının rahatlığı içinde hayallerle gerçeklerin farkını unutmuş Öcalan tarafından korkaklıkla suçlandım.

Suçlamalarını, her seferinde beni tasfiye etmede başarısız kalmanın hıncıyla derinleştirdi, fütursuzlaştırdı, histerik hezeyanlara dönüştürdü. Bu paranoyakça kuruntularını gerçeklikle karıştırarak şizofreni sınırlarına yaklaştırarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“O, Türk Genel Kurmaylığı’nın adamıdır. Onun Yeşil ile çalışmış olma ihtimali vardır. Kutsal savaşımızı içten darbelemeye çalışıyor. Yerime göz dikmiş olabilir. Aile olarak örgütü ele geçirmeye çalıştığı zaten ortadadır; bir taraftan Kardeşi Sırrı, bir taraftan kendisi örgütü kuşatmaya çalışıyorlar… Buna artık dur demek zorundayız. Bu büyük savaşı Şemdin’in tasfiyesine uğratamayız… “

Hayatımın en verimli on sekiz yılını hoyratça ve gözü karaca emrine ve emellerine adadığım Öcalan’ın bu sözlerini duymak, bardağı taşıran son damla oldu. Hiçbir belge, kanıt, bulgu göstermeksizin beni “Türk Genel Kurmayının adamıdır. Vs. vs.” safsatalarıyla suçlaması, yolumu ayırmama ve kendi kendime, “Şemdin, bir an önce başının çaresine bak, yoksa gidişin an meselesidir…” deme noktasına getirdi. Çok zor bir durumla karşı karşıya kaldıktan sonra başıma gelen felaketi anlamıştım ama çok geç kalmıştım.

Bu durumda en az iki kaçış gerçekleştirmem gerekiyordu: Kendimden ve örgütten. Tutuklandıktan sonra örgütten kaçmak kolay değildi, zira silahların namlusunda tutuluyordum. Henüz kendini bulamamış, insan olmanın derinliğine ulaşamamış, ‘ideoloji’ diye yutturulan yalanlardan kurtulamamış, “ak” ile “kara” dışında renk tanımamış, örgütün “mutlak iyi” ve “mutlak kötü”leri kıskacında tepinip duran kişiliğimden kaçmak ise çok daha zordu.

Lakin zor olanı başarmak zorundaydım.
İfadem alınmadan ve yüzüme bakılmadan tutuklandım, iki ay boyuca militan topluluğun karşısına çıkarılarak iyice teşhir edildim, daha sonra tutuklu olarak Kuzey-Irak’a gönderildim. Elleri bağlı biçimde geldiğim Şam’dan tekrar elleri bağlı biçimde Kuzey-Irak’a götürüldüm.

Yola çıkarılacağım gün Öcalan’a üç satırlık bir mektup yazdım. Bu uygulamanın kabul edilecek cinsten olmadığını, kaldıramayacağımı, bu kararın gözden geçirilmesi gerektiğini istedim. Bu satırlar suya yazılmış gibi oldu. Talebimi ciddiye almadan bildiğini okumaya devam etti. Zaten, bu şişkin pişkin kişiliğe talep kabul ettirmek imkânsızdı.
Suriye-Irak sınırını geçmeye çalışırken, 40 kişilik grubumuz Dicle Suyu önünde ikiye bölündü. Tutuklu olarak içinde bulunduğum grup önden gönderildi. Tesadüfen fark edilmeden sınırı geçmeyi başardık. Ancak, peşimizden gelen grup Kuzey Irak’ta konumlanmış TSK’nin tank birliğinin pususuna düştü. On beş kişi vuruldu. Yine benim için hazırlanan tuzağa başkası girmişti.
Tutuklu olarak getirildiğim Kuzey-Irak kamplarında iki kayanın arasına konuldum. Kış mevsimini burada, keleş namluları, kar ve yağmur altında geçirdim. Baharla birlikte silahlı örgüt elemanlarının hareketlenmesi gündeme geldi. Yapılan toplantıda hakkımdaki nihai karar, birkaç ay sonra yapılacak olan ‘6. Kongre’ye bırakılarak, tutukluluk halim kaldırıldı.

Bu, birkaç ay içinde faili meçhul bir cinayete kurban gitmem demekti. Yaşamımın nasıl noktalanacağı kesinlikle kararlaştırılmıştı. Buna hiçbir kuşkum da kalmamıştı. Neyse ki artık netleşmiştim! Bu netlik, ayrılma ve ayakta kalma gücü verdi.
Ve örgütten ayrılma kararı verdim. Bilirisin, bu örgüte gönüllüce girilebilir ama gönüllüce çıkılamaz. Bu örgütten ayrılmak için ancak kaçman gerekir. Ve ben de on sekiz yılımı verdiğim örgütten kaçtım.

Yukarıda saydığım uygulamalarına rağmen, kaçarken bir silahlarını yanıma almadım, paralarının nerede saklı olduğunu bildiğim halde gidip almadım, tek bir militana zarar vermedim. Evet, kaçarken içim doluydu, ama Öcalan’a karşı öfkeyle doluydu, kaderleri benimkine benzeyen militanlarla bir sorunum yoktu.

Bence bu kararı vermem isabetli olmuştur. Hatta bence geç verilen bir karardır. İtiraf etmeliyim ki, bu kararı da öyle büyük aklın sonucunda değil, başka çarem olmadığı için verdim.

Şuna kesinlikle emenim ki, bu kararı vermekte biraz daha geç kalsaydım, yaşam şansını yitirebilirdim: Ya kaza süsü verilmiş bir suikastla ya da KDP ile yaşanan çatışmaların birinde öldürülecektim. Özellikle KDP eliyle öldürülmek istendim; zira KDP’nın karalanması ve Kürtler nezdinde tecrit edilmesi kolaylaşacaktı.

Suriye-Irak sınırını geçişte yaşanan çatışmada, KDP’lilerin eline geçen yaralı militanların üzerinde, Öcalan’ın “Merkez Karargâh Yönetimi”ne hitaben yazdığı bir mektup ele geçmişti. KDP’nın yanına gittiğimde mektubu bana gösterdiler. Mektupta şunlar yazılıydı: “Şemdin iflah olmaz birisidir. Bu kadar uğraşmamızdan sonra değişim göstermedi. Türk Genel Kurmayı ile ilişki içinde olduğu kesinlik kazanmıştır. Savaşımızı tasfiye etmeye ve örgüt ortamımızı yozlaştırmaya çalışıyor. Nereden bakılırsa bakılsın tehlikeli bir konumdadır. Gözünün yaşına bakmadan gerekenleri yapın ama halkın muhtemel tepkisini de göz önünde bulundurun…”

Son cümlesinin tercümesi şuydu: Öldürün, ama ustaca!
Yani, beni öldürmek de, yaşatmak da onlar için bir sorun haline gelmişti. Zira Örgütün daha önce karşılaştığı ve tasfiye etmek istediği kadrolara benzemiyordum. Gerek Bölge halkı nezdinde bıraktığım etki ve gerekse örgütsel konum ve emeğim açısından kolay bir lokma değildim. Bu nedenle, adım adım geliştirilen tasfiye senaryosu bir türlü denk getirilemeyen bir oyuna dönüştü. Dirim, yapması gerekeni yapmıştı, sıra cansız bedenimin rantından demlenmeye gelmişti ama bir türlü başarılı olunamıyordu.
Öyle ya, yaptığım bunca hizmetin ödülünü almanın zamanı gelmişti; Öcalan’ın madalyasıyla ödüllendirilmeyi hak etmiştim(!) Bu dönemin “kahramanı” seçilme “şerefi” bana nail olmuştu. Bu “şan”, “şeref”, “onur” bana bahşedilmişti.
Ölmeliydim ama nasıl? Öyle ölmeliydim ki, ölüm de dirim kadar sömürülebilsin.

Dönemin “en büyük kahramanı” sayılabileyim. Bu kadar ünü-namı yayılmış Şemdin’i vurdurt, “şehit” ilan et ve istediğin düşmanına karşı silah olarak kullan taktiği uyguladı. Ancak, yukarıda sıraladığım isimlerin çoğunda başarılı olamadı; boğazıma geçirilen yuları koparmayı, pençesinden kaçmayı ve maskesini düşürmeyi başarmıştım. Bu kez taktik tutmamıştı. Zat-i âlileri bu sefer rüzgâra karşı tükürmüştü. Ağzından dökülen her salya damlası yüzüne gözüne bulaşmış, benim için kazdığı mezara kendisi yuvarlanmıştı. Baltayı taşa da değil, dizine vurmuştu: Planları gerçekleşmemişti, yeni bir Kongre’ye yeni bir kahraman yaratmadan gitmek zorunda kalmıştı. O çok arzuladığı ölü Che Guevera”sını yaratamamıştı. Adımı “kahramanlar” listesine değil, “hainler” listesine yazmak zorunda kalmıştı.

Yedi gün yedi gece aradıktan sonra keçisini bulamayan köylünün, “rahmetli babamın ve annemin hayrına olsun” demiş. Öcalan’da, beni öldürtüp “şehit” ilan etmeyi başaramayınca, devlet güçlerinin eline geçmemi bulunmaz bir nimet saydı. “Size dememiş miydim?” edebiyatı yapmaya, ne kadar “hain” olduğumu anlatmaya koyuldu. Çoktan iflas etmiş bu taktiğini temcit pilavı gibi militanların ve halkın önüne sürdü.
Tabii ki, her zaman ve her yerde aptallar vardır. Örgüt safları da aptallarla doludur. Zaten örgütün ilk işi saflarına giden gençleri aptallaştırmaktır. Aptalları en belirgin özelliği ise her söylenene baş sallamalarıdır. Benim hainliğime de baş sallayanlar az çıkmadı.

Tabii ki korkunç bir trajediydi benim için. Çok karmaşık duygu ve düşünceler içindeyim.
On sekiz yılımı emrine sunduğum örgütün pençesinden kurtulduktan sonra, ne de olsa bir Kürt örgütüdür, en azından beni barındırır, dediğim Barzani peşmergelerine sığındım. Başıma gelenleri anlattım, isterseniz yanınızda kalmak, varsa bir göreviniz yapma, bana bir görev düşmüyorsa kardeşimle birlikte bir aile kurmak, çalışarak geçinmek istiyorum, dedim.
Hay hay, baş üstüne deyip kabul ettiler. Bir ev kiralayıp beni ve bir buçuk yıl önce yanlarına giden kardeşimi yerleştirdiler.
Bu sıralar sen de beni aramıştın. Avrupa’ya çıkmak isteyip istemediğimi sormuştun. Bir Kürt örgütü tarafından uğradığım hayal kırıklığına rağmen, “hayır, ülkemde kalmak istiyorum” demiştim. Çünkü kendimce PKK olmazsa, KDP’ye hizmet ederim, ikisi de birer Kürt örgütleridirler, ha ona ha buna hizmet etmişim, ne fark eder ki, demiştim.

Ben böyle düşünürken, onların beni ve kardeşimi satışa çıkarmışlar. Satmaya karar vermişler ama kaç milyon dolara verme hesabı içindeymişler. Ve derken Türk Devleti’yle anlaşmışlar. “Barzani seni yanına çağırıyor” deyip yola çıkardılar. Beni resmen sattılar. Sattıklarına dair protokol imzaladılar. Nasıl ki, Abdullah Öcalan bir protokolün imzalanmasıyla Türkiye’ye getirildiyse, beni de öyle verdiler.

Biz yakalanmadık, biz verildik.
Konuyu dağıtmadan devam ediyorum.
Kendimi attığım bu dağa da kar yağdı. Sığındığım Barzani’nin de ihanetine uğradım. Sadece beni değil, bir de kardeşimi sattı.
Güven duygusu bir kez daha darbe yedi mi? Evet.

Kendi savunmamı hazırladım. Yanıma gelen avukatlara verdim. “PKK’yi eleştirirsen biz bu işte yokuz. Davana katılmamız için siyasi savunma yapacaksın” dediler. Düşünebiliyor musun, zulmünden zor bela kurtulduğum örgütü ve liderini savunmamı istiyorlar. Ben de, “asla ve asla örgütü savunma gibi bir hataya düşmeyeceğim” diyerek onları uğurladım. Ve bildiğin gibi ondan sonra da avukatsız duruşmalara çıktım. Davanın başından sonuna kadar bir avukat geldi, diğeri gitti. Ne yaptıysam bir avukatı sonuna kadar yanımda tutamadım. Bazıları siyasal tercihlerinden, bazıları da korkularından beni savunmadılar.
Ama Öcalan’ı onlarcası, Saddam’ı onlarcası savundu. Beni savunmadılar çünkü param ve gücüm yoktu.

Çıktığım bir duruşmada; bu ülkede Kürtler vardır. Dolayısıyla Kürtlerin verilmeyen haklarından dolayı sorunları vardır. Bu sorunu şiddetle çözmeye kalkışmak ne kadar yanlışsa, sorunu Kürt siyasetçilerini muhatap alarak çözmek de bir o kadar doğrudur, diyerek Türk Devleti’nin HADEP’i muhatap almasını, sorunu onlarla konuşup çözmesini istedim. Ama onlar bu söylemimi hiç duymadılar bile. Çünkü mesajlarını başka yerden almışlardı. Öcalan’ın hakkımdaki düşüncelerini fazlasıyla benimsemişlerdi. Ben artık onlar için de bir ajan, bir işbirlikçiydim. Dolayısıyla beni kulakları, yürekleri ve beyinleriyle değil, kıçlarıyla dinliyorlardı.
Tabii ki bugün aynı mevzu söz konusu olursa, Kürt Sorunu’nu çözmek istiyorsanız mutlaka HADEP’in devamı olan DTP’yi çözüm sürecinin dışında tutun tavsiyesinde bulunurum. Çünkü bu süreçte çok iyi anladım ki, kesinlikle DTP’nin Kürt Sorunu’nu çözme, akan kanın durmasını sağlama gibi bir niyeti yoktur. Neden mi? Nedeni çok basit! Çünkü çözümsüzlükten ve akan kandan nemalanıyorlar.

Tanrı kimseyi gölgelerin, taklitlerin, dalkavukların, riyakârların düşmanı yapmasın. DTP’lilerin benim başıma getirdikleri pişmiş tavuğun başına gelmedi. Bu sokak serserileri öylesine saldırdılar ki, nefesimi kestiler. Dışarıda birileriyle ilişkilenip yardım almamı engelledikleri gibi, içeriye de el attılar. Bazen birlikte çalıştığım mahkûmları bile tehdit ettiler. Bana düşmanca muamele yapsınlar diye personelleri uyardılar.
Buna rağmen, açtığım resim sergisine Diyarbakır Belediye başkanı ve başkanlarını, HADEP temsilcilerini davet ettim. Ama tek bir tanesi gelmedi. Gelmedikleri gibi, resim sergisini ziyaret etmesinler diye halkı uyardılar.
Güven duygusu bir darbe daha yedi mi? Evet.

Şimdi de gelmişsin, neden böyle değil de şöyle yapıyorsun, diyorsun. El insaf, bu insanlarla ne kadar çalışılır, nereye kadar gidilebilir? Neyse!

Belki yine ailemle bütünleşirsem iyi olur, diye düşündüm. Geçmişte bana yaptıklarını bir tarafa bırakıp yaklaşım gösterdim. Maalesef bu konuda da bir hayal kırıklığına uğradığım. Ailemin başıma getirdiklerini yazmadan önce, neme nem bir aile olduğunu özetlemek istiyorum.

Sevgili Selim, insan yoksul bir ortamda doğup büyüdüğünde, yoksulluğun ne olduğunu fazla bilmez, acısını pek o kadar hissetmez. Çünkü insan herkesin öyle olduğunu düşünür. Hani hep birlikte ölmek düğündür derler ya! İşte öyle bir şey! Ama eğer insan zengin bir aile ortamında doğmuş ve böyle bir ortamda yoksulluğun kucağında büyümüşse, işte o zaman yoksulluk sayısız zehirli diken olup insana batar. Acılar katlandıkça katlanır.
İşte benim bir bahtsızlığım da budur.

Ben, annem ve kız kardeşim, sadece karnımızı doyurmak ve hayâ yerlerimizi örtünmek için yıl boyunca gece gündüz demeden çalışırdık. Ama öte yandan benim babam Muş’un en zengin adamıydı. Babamın Muş şehir merkezinde işlettiği turistik otelin bir gecelik cirosu iki yüz bin liraya varıyordu. Ailenin toplam günlük geliri yüz binleri buluyordu. Haluk denilen üvey kardeşimin gardırobunda biriken takım elbiseleri bizi birkaç yıl idare edebilirdi. Aynı kişi beş yüz bin lira verip bir arazi cipi alıp ava çıkabiliyordu. Ama beş yüz bin lira hayatımız boyunca bulamayacağımız bir paraydı. Diğer üvey kardeşim Görgü’nün kumar, içki masrafları günlük olarak elli bin lirayı buluyordu.

Diğer bir üvey kardeşim Sırrı dokuz yüz bin liraya satın alınan Mercedes’e binip tozabiliyordu. Bir kardeş başlık parası bulamazken, bir diğeri altı başlık parasına satın alınan arabaya binip dolaşabiliyordu. Altında Mercedes olan adamın günlük giderleri ise başka bir kalemdi. N. ismindeki üvey kardeşim, yılan derisinden yapılmış, altın başlı kemer takılmış elli bin lira değerinde bir kemer takıyordu beline. Ya babam? O ise sadece kış hazırlığı için her sonbaharda altmış keçi ve koyun kesip kavurma yapıyordu. Üç öğün etli yemek yiyordu.

Gönlünce para yatırıyordu içkiye ve kumara. Sadece her yıl kavurma yapılan koyun ve keçilerin fiyatı beni, annemi ve öz kardeşlerimi yıllarca geçindirmeye yeterdi. O bir ağaydı, bazen yarıcı olarak çalıştırdığı aile sayısı kırkı buluyordu. Bir köyün otundan, merasından, yaprağından, ağacından herkesten fazla yararlanıyordu. On binlerce koç ve teke ihraç ediyordu. Her yıl yüz bin ton civarında tütün alıp satıyordu. Otel ve lokanta işletiyordu. İki bankadan kira alıyordu… Kısacası yaptığı işler saymakla bitmezdi. Dönemin koşulları içinde değerlendirilirse, bir holding kadar zengindi.

Onlar böyle ama ben ve kardeşlerim köylülerin hayır yemekleriyle yaşama tutunuyorduk. Ama ne yaşam, bir anlamda sürünerek yaşıyorduk. Onlar Muş’un zengini biz Muş’un yoksuluyduk. Onlar her şeyin sahibi biz her şeyden mahrumduk. Onlar tomar tomar parayı kumara, kerhaneye, içkiye, mey masalarına harcarken biz evimize bir kilo çay şekeri alacak, bir şişe gaz yağı götürecek kadar para bulamıyorduk. Onlar günde bir, biz yılda bir kat elbise giyiyorduk. Onlar dairelerde, lüks otellerde yaşarken, biz her kışı bir köylünün ahırında, yazları ise çardaklarda geçiriyorduk. Onlar envai çeşit yemeklerle biz dağ pancarıyla besleniyorduk. Ben nişanlım ile evlenmek için yüz elli bin lira bulamazken, babamın üç, büyük üvey kardeşimin üç, diğer bir üvey kardeşimin iki karısı vardı.

Say sayabildiğin kadar, her konuda korkunç bir uçurum vardı. Ve sonuçta ne oldu? Babamın mirasına konan ve bu miras sayesinde yaşayan onlar, ortaokulu bitiremedikleri halde rahat ve varlıklı bir yaşam sürerlerken, Van Eğitim Enstitüsü’nü okumaya hak kazanmış ben ise, yarım kalan evlilik girişimini tamamlayamadım. İşte bu baba ve bu üvey kardeşler benim, annemin ve öz kardeşlerimin bütün bir geleceğimizi elimizden aldılar. Annemi ve öz kardeşlerimi açlıkla yüz yüze bıraktılar.
Bu amansız çelişkiyi an an yaşayarak büyüdüm. İçim kin ve nefretle doldu. Hiçbir din, ideoloji ve kültürle izah edilemeyecek bu dengesizliği gördüğüm için, yoksulluğun büyük acısını yüreğinin derinliklerinde hissederek büyüdüm. Bir babanın bazı çocuklarına bu denli yabancılaşması ve hatta düşmanlaşması karmaşık sosyal nedenleri var, bu konuya girmeyeceğim…
Dağdan indikten sonra, bütün bunlar yaşanmamış gibi davrandım.

Belki ben yanlış bir şeyler yaptım ki bütün bunlar başıma geldi. Öyleyse kendimi onlara affettireyim, onlarla uyum içinde olmaya çalışayım, deyip pozisyon aldım. Uyumlu yaklaşımıma karşılık bulacağımı bekledim. Sabırla bekledim. Aradan bir yıl, iki yıl ve derken on yıl geçti. Onlarda milim kadar olumlu gelişme görmedim. Malımı yemeye, hukukumu çiğnemeye devam ettiler. Ben burada maddi olarak sürünürken, gözümün içine baka baka arazi ve arsalarımı kiraya verip yediler. Dahası, ziyaretime geldiklerinde ya olmadık sözler söylediler ya da varsa birkaç kuruş param onu da alıp gittiler. Belki inanmadın, ama tamamen öyle…

İstersen biraz daha açayım. Geçen yıl Tuncer Bey’i üvey kardeşim N.’la tanıştırmak için, N.’ın bürosuna gönderdim. Gidip onunla görüştükten sonra izlenimlerini yazmıştı: “Aman ya rabbim, seni anarken adeta bir düşmanını anıyor gibi öfkeliydi. O bizim aileyi mahvetti. Başımıza getirmedik kötülük bırakmadı, deyip durdu. Senden tek kelime olumlu söz etmedi…” cümlelerini dizdikten sonra, “bu nasıl adalet, sen cezaevinde sürünürken, kantin harçlığı bulamazken, onun sadece yazıhanesinde yirmi tür piposu vardı. O lüks, sen sefalet içinde yaşıyorsunuz. Kardeş olduğunuzdan şüphe ediyorum. Bence ona karşı biraz uyanık olmalısın” diye eklemişti.

Bu cümleler bir kulağımdan girip diğerinden çıkmadı, hepsinin ve hatta daha fazlasının doğru olduğunu biliyordum, buna rağmen ilişkiyi sürdürdüm. Çünkü hâlâ bütün hataların benden kaynaklandığını düşünüyordum. Dahası onun bana değil, benim ona ihtiyacım vardı.

Biz hâlâ hayatta olan on altı kardeş olduğumuz halde, aldığım idam cezası kesinleştikten sonra bir tanesi vasiliğimi üstlenmeye yanaşmadı. Hırsız üvey kardeşlerimden Abdulhaluk’un ismini verdim. Mahkeme onu tayin etti. O da verdiği bir dilekçeyle vasilik yapamayacağını bildirdi. Neyse ki, o dönemde cezaevini Karadenizli bir babayiğit yönetiyordu. Cezaevinde çalışan bir personelden vasiliğimi üstlenmesi için ricada bulundu. Müdürün hatırını kırmayan o beyefendi de vasiliğimi üstlendi. Ancak bu sayede “Apo” isimli kitabın yayın sözleşmesini imzalayabildik.
Bir gün vasimden N.’a telefon açmasını, yayınevine açtığımız icra davasıyla uğraşmasını istedim. Boş ver, onu parasız pulsuz haliyle tutamıyoruz, bir de parası oldu mu üstesinden gelemeyiz, deyip vasimi bile dosyayla uğraşmaktan alıkoymaya çalışıyor. Düşünebiliyor musun, kendisinin reva gördüğü zülüm yetmiyormuş gibi, bir de vasiliğimi kabul eden bir devlet memurunun bana yardımcı olmasını engellemeye çalışıyor.

Aha bir üvey kardeşim de Sırrı’dır. Derler ki ayının dokuz türküsü varmış, her dokuzu da ceviz üzerineymiş. Sırrı’nın da 99 türküsü var, her 99’u da kardeşlik üzerinedir. Zaten başka bir bildiği de yoktur.

Bir bakalım, şu kardeşliği nemenem bir kardeşlikmiş görelim. Şimdi halkın karşısına geçip, biz kardeşlik ve barış için çalışıyoruz. Beni milletvekilli seçerseniz, siz kardeşlerime hizmet getireceğim, türünden propagandalar yaparak halkı kandırdı. Ve birisi, ya Sırrı bey, sen o kadar kardeşlikten söz ediyorsun da, duyduğum kadarıyla iki kardeşin cezaevinde açlıktan geberiyorlar. Televizyonlardan, gazetelerden duyduğumuz kadarıyla kantinden malzeme alacak kadar paraları dahi yokmuş. Oysa sen ve kardeşlerin Muş’un zenginlerindensiniz, trilyonlarca ihale hırsızlığı yaptın, yüz binlerce dolar AİHM den aldın, neden biraz da bu kardeşlerine sahip çıkmadın. Kendi kardeşine sahip çıkmayan bir adam bizim için ne yapabilir diye sormadı.
Ah keşke bu sahtekârın yaptıkları bununla sınırlı kalsaydı: 1986 yılında babam vefat ettiğinde; üvey kardeşim Sırrı, N., Görgü ve Haluk bir araya gelip, biz nasıl edelim de baba mirasını kendimize tapulayalım, deyip tartışırlar. Ortak bir görüşe varırlar ve bu görüşü uygulamaya koyarlar. Ne mi yaparlar? Tapuların kendi adlarına devredilmesi için belge hazırlarlar. Bu belgeleri imzalayın ki babadan kalma mirasın vergi işlerini kolaylaştıralım, diyerek belgeleri önce okuma yazması olmayan kız ve erkek kardeşlerime imzalatırlar. Bütün kardeşlerimizi bu şekilde kandırdıktan sonra bir tek ben kalırım.

Ben, her gün yazılı medyanın sayfalarında, görsel medyanın ekranlarında olduğum halde, beni gaip göstermek için mahkemeye başvurur. Her ne yapıyorsa bir şekilde gaiplik kararını çıkarır. Benim adıma bankaya bir miktar para yatırarak gaiplik kararını çıkarır ve tapu işlemini tamamlar. Tabii ki daha sonra yatırdığı o parayı da çekip yiyor. Sonuç olarak, on sekiz kardeşin miras hakkı dört kardeş arasında bölüşülür.

İşte Sırrı’nın kardeşlik hukuku budur. Aslında bu da değil, eğer elinden gelirse diğer üçünün de hukukunu elde edecek ama ancak bu kadarını elde edebiliyor. Şimdi bu adam meydanlara çıkıp, Kürt kardeşliğinden, Türk-Kürt kardeşliğinden, hatta bütün insanların kardeşliğinden dem vuracak. Ve insanlar da onu dinleyecekler. Dünya başıma yıkılsın. Şemdin bu zindandan çıkıp bu adaletsiz, yalan dolan dünyayı görmesin!

Eğer kardeşlerim böyle yapıyorlarsa, ben artık nasıl başka insanlara yüzde yüz güvenebilirim?
Bilirsin, atalarımız dilin kemiği yoktur derler. Ben bu yakıcı cümleden hareketle hiçbir zaman soyut yorumlar yapmam. Olaylara, olgulara dayandırırım değerlendirmelerimi. Sırrı’nın geçmişini bildiğim kadar bugününü de biliyorum. On yıldır hücremdeyim. On yıldır kimsesizim, sahipsizim, parasızım. Bir gün kapıya gelip, köyü kiraya verdik al bu kadar para senin hakkındır demedi. Oteli kiraya verdik bu da senin payın demedi. Kardeşlik hukukunu zaten bir tarafa bırakıyorum, hakkım olanı vermesini de bir tarafa bırakıyorum, bir insan olarak yapması gerekeni bile yapmadı. Ben buna kardeş değil, insan bile diyemem. Eminim ki başka insanlar benim ne durumda olduğumu bilselerdi, bir yardım eli uzatırlardı ama Sırrı bildiği halde hiçbir şey yapmadı. Niye mi? Ben ona çok büyük kötülükler mi yaptım? Ben onun malını mülkünü mü çaldım? Namusuna mı el uzattım? Hayır, sadece ve sadece insanlığını yitirdiği için bana sahip çıkmadı ve bir de bana sahip çıkarsa Apo’dan milletvekilliği adaylığı için icazet alamayacağını düşündüğü için. Milletvekili olmak için kardeşliğini, insanlığını yitiren adamdan bir şeyler bekleyenin canı cehenneme.

Bana sahip çıkmasını bir tarafa bırakalım, kesinlikle biliyorum ki yardımcı olmak isteyenleri de engellemiştir. Biz zaten gereken her şeyi yapıyoruz demiştir. Hatta belki bana yardımcı olmak isteyen insanlara, ona yapacağınız yardımı bana verin ben ona ulaştırırım, diyerek aldığı paraları cebe indirmiştir. Bu kadarı da olmaz deme, kesinlikle olur. Sırrı’dan daha fazlası beklenebilir. Nitekim ben dağda olduğum yıllarda bana ulaştırması için kendisine yüz binlerce dolar ve mark verildiğini çok iyi biliyorum. Bu paraların bir tek kuruşunun örgüte ulaştırılmadığını da çok iyi biliyorum.

Böyle kardeş yerin dibine batsın, böyle insan yerin dibine batsın. Şimdi ben bu insanlara mı güveneceğim?
Sırrı’nın bir başka türküsü de barış üzerinedir. Oğlunun ismini savaş koyuyor barıştan söz ediyor. Bu korkağın savaştan da barıştan da hiçbir şey anlamadığını söyleyeyim ama kendisince iki kavramla beslenmeye çalışıyor. Zaten tek gelir kaynağı da budur.

Sırrı’nın bir işi var mı? Yok. Yasal bir gelir kaynağı var mı? Yok. Ama buna rağmen Çankaya’da yaşıyor. Lüks içinde yaşıyor. Peki, bu değirmenin suyu nerden geliyor? Kimse bilmez. Ama ben biliyorum. Savaş ve barıştan geliyor. Bu ikiyüzlü adam, birinin yanında savaşı diğerinin yanında barışı destekliyor. Devlet yetkililerinin yanında yani o kapalı kapılar ardında konuştuğunda ben huzur ortamının sağlanması için çabalıyorum, diyor. Örneğin geçmişte her devlet yetkilisi ile görüştüğünde ben Şemdin’i dağdan indirmek için çalışıyorum diyormuş. Aynı zamanda örgütle kontak kurduğunda da, bu savaş olmazsa hiçbir gelişme yaşanmaz deyip onları tahrik ediyormuş.

Bunu nerden mi biliyorum? Ben tutuklandığımda dırdırlarıyla adeta başımın etini yedi. Uçan kuşla bile haber gönderiyor. Neden dağdan indin, neden direnmiyorsun, neden geçmişini savunmuyorsun, deyip durdu. Ama aynı günlerde HADEP’ten atılmaları için yüz elli kişinin ismini devlete verebiliyor. İşte ikiyüzlü, hatta yüzsüz derken bunu kastediyorum. Şimdi de halkın karşısına çıkıp barıştan, demokrasiden dem vuracak. Aman yarabbi! Demokrasi kim, Sırrı kim? Bu ülkede demokrat geçinenler Sırrı gibilerse vay halimize, çoktan ölmüşüz, desene.

Ama bence DTP’lilerin çoğu böyledirler.
Bir yandan devlete yüz elli kişinin isim listesini vererek, bunları partiden alırsanız PKK’nin etkisi kalmayacak diyecek, diğer yandan halka gidip Kürtlük adına oy isteyecek. Birisi bozulmuş insan psikolojisi üzerine tez hazırlamak istediğinde, Sırrı’yı incelesin yeterlidir. Bozulmanın bütün belirtileri onda vardır.

Bu toplumu anlıyorum, insan aklını yedi mi, her şeyi yapar. Zora düştüğünde Annem Türk’tür diyen bir adama ulusal lider, beni idam etmeyin de ne isterseniz yapayın diyen adama büyük direnişçi, ölümden ödü kopan adama kahraman diyen bir toplum; Sırrı gibi adaletsiz, kişiliksiz, sahtekâr, dolandırıcı ve de cahil birisine oy verebilir. Zaten bizim toplum böyle olduğu için bugün bu haldeyiz. Zaten bizim toplum ayakları baş yaptığı için, korkakları kahraman ilan ettiği için bugün dünyanın en düşürülmüş toplumlarından biriyiz.

Kürtlere varsa bir kızgınlığım, işte o da bu noktadadır. Dostunu düşmanını tanımayan bir halk oldukları için onlara kızıyorum.
Sevgili selim, tüm bu anlatımlardan sonra, sana soruyorum: Sen olsan böyle kardeşlere, böyle Kürtçülere, böyle Kürt örgütlerine ne yaparsın? Büyük ihtimalle düşmanlık yaparsın. Ama ben onu da yapmadım. Elimden bazı şeyler yapmak geldiği halde, susmayı bekledim ve hâlâ susuyorum.

Bu sıralar eski yeni Kürtçüleri aradım. Kimisine yazılı, kimisine sözlü mesaj gönderdim, biraz elimden tutsunlar istedim. Ama tek bir tanesinden olumlu cevap alamadım. Türk solcularını aradım. Onlar zaten hiç cevap vermediler.
Ve yüzüstü düştüğüm hücrede kendi kaderime terk edildim.

İstersen burada geçen ilk yıllarımı çok kısaca özetleyeyim:
Tutuklandıktan sonra, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne, kameralarla izlenen ve dinlenen 16. koğuşa konuldum. Cezaevinin ücra bir köşesinde bulunan, çevresindeki odalar bile boşaltılarak sessizliğe boğulan, tek kişilik bir koğuşta kendimle baş başa kalmaya başladım.

On sekiz yıllık dağ serüvenin yorgunluğu beni yetmişlik ihtiyar kadar yıpratmıştı. İki aylık sorgu süreci ise iyice bitap düşürmüştü. Geçmişi ve hafızayı, geleceği ve hayali, örgütü ve on sekiz yıllık emeği, uğruna mücadele verdiğimi sandığım halkı, vatandaşı olduğum devleti, zor günlerin sığınağı olması gereken aileyi, insanı öldürücü yalnızlıktan kurtaran dostu da yitirmiştim. Sağlıktan, moralden, umuttan da olmuştum. Dahası, aynı zamanda düşman da yaratmıştım: Bir kısım insanın “cani”si, bir kısım insanın “hain“i ilan edilmiştim. Çok ağır ve çok insafsız siyasi ve kişilik linçine tabii tutulmuştum

Yalnızdım. Herkesin ya “tehlikelidir” deyip mesafeli yaklaştığı, ya da “geçmişin intikamını almalıyız” deyip düşmanca davrandığı bir konumdaydım. Benimle görüşen yetkililerden, ziyaretçilerimden ve birkaç kez uğrayan avukatlardan ilgi, sevgi ve saygı bekledim ama zerresini görmedim. Zira yardımcı olmaya değil bir şeyler dayatmaya geliyorlardı: Bir biçimde kullanmaya…

Kimisi, nasıl haklı bir mücadele verdiğimi mahkemede anlatmamı; kimisi, çete amacını gerçekleştirmek için “yirmi dört ayar kontra” olmamı dayatıyordu. Bu dayatmaları reddettim ama bedeli de ağır oldu: PKK’yi eleştirdiğim için davama bakan bütün avukatlar çekildiler, görüşme talebimi reddettiler. Çete faaliyetlerine alet olmak istemediğim için; samimi olmadığım, yeterince yardımcı olmadığım iddia edildi, ince tehditler savruldu, dosyamdan, lehime kullanabileceğim bütün belgeler çalındı ve hiçbir yasadan yararlanmama imkân tanınmadı. Ziyaretçilerim tehdit edildi, mektuplarım bloke…

Sadece yalnızlık, sahipsizlik ve dayatmalarla değil, bir de maddi yoksulluk baş başa kaldım. Karavanadan payını düşenle idare etmek zorunda olan tek kişiydim bu cezaevinde. Kantinden temizlik malzemesi bile satın alma gücüm yoktu. Bir kalıp sabunu bile idareli kullanmak zorundaydım. Süpürgem olmadığı için yerleri bezlerle süpürüyordum.

Bu sıralarda Güneri Civaoğlu röportaj yapmaya gelmişti. Röportaj bittikten sonra bana dönerek, “görebildiğim kadarıyla orta yerde duruyorsun, bir tarafa yaslanmazsan çok zorlanırsın. Daha doğrusu arada kalırsan ezilirsin” demişti.
“Başa gelen çekilir” deyip katlandım. Eğer isteğime bırakılsaydı ve ötenazi yapmak mümkün olsaydı, o koşullar altında yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdim. Zira yaşamın bedeli çok ağırdı; pişmanlığın bedeli ise çok daha ağır…
Belki zaman hafifletir…” deyip, şansımın dönmesini bekledim ama beklediğim gün gelmedi… “Zaman tüm dertlerin devasıdır” deyimi geçerliliğini yitirmiş gibiydi…

Sevgili selim, ben burada tüm bunları yaşadıktan sonra, o beğenmediğin noktaya geldim. Bir de kalkmış, “Ki kendisi ilk yakalandığında sahip çıkmak için adeta yırtındım. Ama ben ne yapabilirdim ki? Almanya’ya gelen Ercan Kanar ile Duisburg’da görüştüm. İstanbul’dayken biraz tanışmışlığımız vardı. Ve ona; ‘Sizin en büyük göreviniz gerek İHD gerek avukat olarak Şemdin’e İNSAN olarak sahip çıkmanızdır. En azından şunu gerekçe yapın. Madem bu kadar ifadesini yayıyorsunuz o zaman bir an önce mahkemeye çıkarın!’ Tamam, dedi Kanar. Yaman, dedi. Ama gidince unuttu.
Ve tek kelime çıkmadı ne ondan ne İHD’den. İşte o zaman bu İHD artık sadece solcu ve sadece Öcalancıların haklarını savunan bir kurum dedim. Ve tüm umudumu kestim onlardan
…” diyorsun.

Ama bu günah çıkarmaların beni tatmin etmiyor. Birilerinden bir şeyler istemekle sınırlı değildi yapacakların. Bir insan olarak, bir kader ortağı olarak, bir Kürt olarak yapman gerekenler bundan fazla olmalıydı. Ama yapabileceklerinin bir tekini bile yapmadın. Bir gün bana bir mesaj bile göndermedin. Şimdi de kalkmış, neyi nasıl yapmam gerektiğini söylüyorsun, hatta şunu bunu yapmadığım için suçluyorsun. Bu yaklaşımı ne kadar ciddiye almak mümkün? Hem görevinizi yapmayacaksınız, hem de oturduğunuz yerden eleştiri yağdıracaksınız. Eleştiriden de öteye horlayacaksınız, alaya alacaksınız.
Pes doğrusu.

Ve utanmadan devam ediyorsun:
“Şimdi, Şemdin elbette Tuncer Günay’a sımsıkı sarılacak. Hani ‘Suya düşen yılana sarılır, diye. Ama burada kim kime sarılıyor? Yılan mı insana, insan mı yılana? Yani Şemdin Günay’a mı, yoksa Günay, Şemdin’e mi? Bence bu karşılıklıdır. Bugün Şemdin Günay’a ve Aygün’e, ama yarın onlar Şemdin’e bir güzel binecekler, sarılmayacaklar.”

Eh ne de olsa birilerini sırtımızda taşımaya alışmışız. Sivil yaşamda hırsız üvey kardeşim Sırrı, on sekiz yıllık savaş yaşamımda zalim önderim Öcalan sırtıma bindi. Bırak da biraz onlar binsinler. Hiç olmazsa Tuncer Bey en zorda olduğum bir denemde bana bir el uzattı.

Peki, bu el niye senin değil de, onundu? “Söyledim” demekle bu soruya cevap verebilir misin?
Ve iğne gibi batan söylemlerini sürdürüyorsun: “Sinan abisi bir diz üstü lep-top gönderse… Bu hale mi düşmeliydi bir zamanların efsane komutanı ŞEMO?” diyorsun.

Evet, benim bir ağabeyim vardı. Sırrı olarak tanınan bir ağabeyim. Ama ben, benim ve diğer kardeşlerimin hukukuna tecavüz ettiği, hayatını dalavere üzerine kurduğu için ona hırsız Sırrı lakabını münasip görürüm. Tutuklandığım ilk yılda ziyaretime geldi. Kendisince beni kendi çizgisine çekmek için gelmişti. O konuştu ben dinledim. Sonra da şu öneride bulundum: Benim miras hakkımı yiyorsunuz, hiç olmazsa bana ayda elli milyon yatırsanız, burada el âleme rezil olmazsam iyi olur, diyerek bir talepte bulundum. O nasıl söz deyip gitti. Ve bir daha da dönüp bana bakmadı. Şimdi, benden elli milyon esirgeyen adamdan bilgisayar istemem akıl karı olur muydu? Değil bir buçuk milyar verip bir bilgisayar alması, günahını bile vermeyen adamdan mı isteyecektim.

Ha, sen de benim ağabeyim sayılıyordun. Senden mi istemeliydim. İstesem de ulaşamazdım, ulaşsam da alamazdım.
Tabii ki dönüp dolaştım S. A.’den istedim. Ama gönlün rahat olsun, olur demesine rağmen göndermedi. Onun da sizden farkı yokmuş.

Sevgili Selim, insanların kötülüklerini gizleyebilirim, ama insanların iyiliklerini saklı tutamam. Israrla kimse bilmesin demesine rağmen yine de yazacağım.

Bir gün baktım ki, durmadan ajan, işbirlikçi hain ilan ettiğimiz, bu temelde yöneldiğimiz Ensarioğullarından biri, Sayın Galip Ensarioğlu, birkaç günlüğüne yan koğuşuma geldi. Pencereden kendisiyle görüşme imkânı buldum. Ne yapıyorsun, diye sordu. Yazı yazıyordum ama şu anda bilgisayarım bozulduğu için boştayım dedim. Anında eve haber gönderdi, kullandığı dizüstü bilgisayarını getirtip bana verdi.

Bunu da unutmuş değilim.
Ah keşke ihtiyacım bir bilgisayardan ibaret olsaydı. Ah keşke bir şeyler istediğim sadece S. A. olsaydı. Ama durum oradan görüldüğünden de farklıydı. Biraz elbise, biraz harçlık göndersinler diye, yüzümü yere vura vura, gururumu çiğneye çiğneye Fak-fuk fonuna, OHAL Valiliği’ne, Diyarbakır Valiliğine, Diyarbakır Emniyeti’ne dilekçe üzerine dilekçe yazdım. Dilekçelerime ya, “dilekçeniz uygun görülmemiştir” cümlesiyle cevap verildi, ya da bir-iki iç çamaşır, bir gömlek, bir pantolon gönderdiler. Bu karşılık ise beni bitiriyordu. Ama yine de bir yerlere müracaat etmeye devam ettim. Zira ihtiyacım vardı.

Bilirsin, Diyarbakır’ın sokak çocukları genellikle kış mevsiminde hapishaneye doluşurlar, baharla birlikte çekip giderler. İşte onların kullanılmış elbiselerini kullandım, onlardan gördüğüm destekler beni yürüttü. Belli ki, ben Diyarbakırlıları sevdiğim kadar onlar da beni seviyorlarmış.

Şimdi böyle oldu diye ben mi utanacağım, yoksa bana sahip çıkması gerekenler mi utanmalılar? Ben utanılacak bir şey yapmadım. Utanması gerekenler sizlersiniz. Ama sizlerde ar kalmış mı, işte onu bilmiyorum. Kurbağanın yüzüne tükürmüşler, benim yüzüm okyanusların suyunda ıslanmazken, sizin tükürüğünüzden mi ıslanacak, demiş.
Ve bütün bunlardan sonra; “…Peki bunda bizim suçumuz yok mu? Hadi bırakalım Öcalan’ın KKK’sını. Ya onun dışında kalan Kürdler ne diyecek yarın?” diye soruyorsun.

Onu artık siz düşünün. O benim sorunum değildir. Ama şunu da söylemeliyim ki, bana yardımcı olmadıkları için hiçbir insana kırgın, kızgın değilim. Hele hele onlara düşmanlık yapma gibi bir niyetim yoktur. Onlardan tek isteğim, beni rahat bırakmalarıdır. Bu noktada “Ve bence o intikamını çok kötü sizden de, bizden de alacak. Bu tür durumlar asla ama asla unutulmaz” cümlesi benim somutumda havada kalır. Tekrar söylüyorum: ‘Ben kimseye kırgın ve kızgın değilim. Lakin malımı biraz tanıyorum. Ama senin internette dolaşan değerlendirmelerini okuduğumda, samimi olmak gerekirse sana kızdım, kırıldım, öfkelendim, hatta birkaç gözyaşı bile döktüm. Çünkü böyle bir tavrı herkesten beklerdim ama senden değil. Zira seni güvenilir kişi, sağlam ve de dayanılacak kaya görmüştüm. Ve ondan sonra anladım ki, sen de gerçekten çürükkayaymışsın”.

Evet, bana yapılan bütün bunlardan sonra, ne söylesem, ne yapsam haklıyım. Lakin haklılık bile insana her şeyi yaptırmamalıdır. Ve ben de yapmam. Hatta zindanda bile yaşamama izin vermeyenlere bile kötülük yapma niyetim yoktur. Tabii ki Öcalan ve hırsız Sırrı’yı biraz dışarıda tutuyorum. Çünkü onlar hâlâ kötülük yapmaya devam ediyorlar.

Ha buruda, “Siz bir insanın ahını asla hafife almayın” uyarısına katılıyorum. Zaten ilahi adalet peyderpey bazılarına misliyle ceza verdi: Hatay’dan çekilişimi bir komplo olarak değerlendiren zat, kendi komplosunun kurbanı oldu. Beni on sekiz yıllık emeğimden eden ve kanımla, terimle yarattıklarıma konan Öcalan, ancak birkaç ay dayanabildi Şam’da. Başıma getirdiklerinin misli onun başına geldi. KDP’ye sığındığımda, beni Türkiye’ye tutuklatma çabası, kendi tutuklanmasıyla karşılık buldu. Yakalandığım günlerde, “devlet onu idam etmezse, o devletin anasını s…” diyen Öcalan, idam ipini kendi boğazında buldu. Cezaevi idaresine “sayın” diye hitap ettiğim için beni eleştirenler, “sayın” kelimesini kullanmaz oldular. Beni cezaevinde çürütmeye kalkışanlar, şu anda oram buram ağrıyor deyip şikâyet yağdırıyorlar.
Sevgili Selim, umarım bu sefer beni doğru anlarsın. Umarım geçmişte yapamadıklarını yapmaya başlarsın.
Sevgi ve saygılarımla!

Şemdin

Sevgili Selim, ben hep ilkler peşinde koşan bir insanım. Yeni olmayan beni sarmaz. Zira yeni olanın hem riskinin hem de başarı şansının büyük olduğunu bilirim. Örneğin savaşta uygulanan bir taktik şayet ilkse, yüzde yüz başarı getirir. Bu taktik ikinci sefer kullanılıyorsa, başarı şansı yüzde elliye düşer. Üçüncü dördüncü sefer kullanılan bir taktiğin başarı oranı sıfırlanır. Daha fazla kullanılması halinde ise durmadan kayıplara yol açar. Bu gerçeği hep göz önünde bulundurduğum için, o amansız ve dengesiz savaşta ayakta kaldım. Bu yaklaşımımı hayatın her alanına uygularım. Bu noktada baktığımda iddia ettiğin gibi, Türkçü olmam için hiçbir neden yoktur.

Be adam, ben o kadar aptal mıyım?
Sanırım eleştirdiğin kitapta yazmıştım. Belli ki yine kıçınla okumuşsun. Görmek istediklerini aramışsın. Eleştiri konusu yapamayacağın hususlar üzenden geçmişsin. Yoksa o olaydan alacağın çok yüklü mesajlar vardı. Burada ne olup ne olmadığımı o olay çok iyi anlatıyordu.

Ama ben yine de yazayım. Yazayım ki, beni Türkçülükle, aslımı inkâr etmekle suçladığın için yüzün kızarsın:
Bir gün ziyaretçilerim geldiler.

Annen hastadır, yataktan çıkamıyor. Hastalığı bir yana, hep sizi sayıklayıp duruyor. İkinize de idam cezası verildiğini öğrenmiş. Her seferinde sizi soruyor, ne kadar iyidirler diyorsak da inanmıyor. ‘Çocuklarımı idam ettiler siz bana söylemiyorsunuz’ diyor. Onu ancak sizin sesiniz ikna edebilir. Eğer mümkünse ikiniz bir kasete konuşun, bize verin, götürüp ona dinletelim. Hiç olmazsa sizin hayatta olduğunuzu bilerek hayata gözlerini yumsun. Bir de sizin derdinizle birlikte göçmesin, dediler.
-Olur, deyip ziyaretçileri uğurladım. Ama olabileceğine pek o kadar ihtimal vermedim. Zira o zamanki cezaevi müdürümüz insani duyarlılık ve sorumlulukları önemsemeyen katı tutumlu birisiydi.
Yine de annem için kendisine gittim:

Sayın Müdürüm, annem çok hastadır, yatalaktır. Ölümü için gün sayıyoruz. Bana ve kardeşim Arif’e verilen idam cezasının infaz edildiğini düşünüyor. Ziyaretçiler her ne kadar öyle bir şey yoktur, ikisi de iyidirler, diyorlarsa onlara inanmıyor. ‘Eğer hâlâ hayattalarsa seslerini bana getirin’ diyormuş. İzin verirseniz bir kasete birkaç cümlelik bir konuşma yapmak istiyoruz. Hiç olmazsa hayatta olduğumuzu öğrenir ve gönül rahatlığıyla ecele teslim olur, diyerek ricada bulundum.
Bir süre düşünüyor gibi yaptıktan sonra:

-Önce cezaevi savcısına sorayım, diyerek beni eli boş koğuşuma gönderdi.
Bir hafta sonra tekrar müdürün huzuruna çıktım. Ricamı tekrarladım.
-Savcı Bey yerinde yokmuş. Önce ona soralım, ondan sonra bir karar veririz, dedi. Beni koğuşuma gönderirken tekrar kendisine döndüm, önünde diz çökercesine eğildim:

-Müdür Bey, çok rica ediyorum, biraz acele olsun. Annem gün sayıyor. Annemi hâlâ hayatta olduğumuza dair ikna edemezsek, bu bizim içimizde bir yaraya dönüşür. Ne olursun, bu konuda bize bir iyilik yap, dedim ve melul melul, umutsuzca çıktım odasından.
Bir, iki, üç hafta daha bekledim. Bir ay geçti ama cevap gelmedi. Yine dilekçe yazıp kendisine çıktım:
-Müdür Bey, bir talebim olmuştu, o konuda bir gelişme yok mu, diye sordum.

-Ha, o annen işi! Onu savcı beye sordum. Olabilir dedi ama Türkçe konuşman gerekiyormuş.
-Ama Müdür Bey, annem bir tek kelime Türkçe bilmiyor ki!

-Sen demedin mi sadece sesimizi işitsin. Sesin Türkçesi Kürtçesi olur mu, diyerek hem azarladı hem de alaya aldı.
Onurumu yerlerde süründürdüğü halde, sırf annem hatırı için her sözü yedim. Yeter ki ona sesimizi ulaştıralım da, müdür bey isterse ağzıma etsin tutumu içindeydim.
-Mümkünse üç beş cümle Kürtçe konuşmak istiyoruz, diyerek ısrar ettim.
-Hayır olmaz.
-Neden?
-Çünkü bizim tercüman sorunumuz var. Haydi, Kürtçe konuşmanıza izin verdik. Peki, ne söylediğinizi nasıl bileceğiz.
-Ama Müdür Bey, cezaevi personelinin hepsi Kürt’tür, aralarında Kürtçe bilmeyen yoktur. Konuşmalarımızı birisine dinletirsen olur biter.
-Onlara nasıl güvenebilirim ki! Konuşmaları doğru tercüme edip etmediklerini ne bilebilirim?
Velhasıl ne yaptıysam izin alamadım. Müdür beyi ikna edemedim. Neden mi? Çünkü annem Türkçe bilmiyordu. Çünkü müdür denilen bu zat bizden intikam alma eğilimindeydi.
Orada ağlamamak için kendimi zor tuttum. Boğazımda oluşan düğüm ve tepeme vuran sinirle, Allahaısmarladık demeden müdürün odasından ayrıldım. Havalandırmanın bir köşesine oturarak özgürce ve doyasıya ağladım.
Sanırım bu olaydan bir ay sonraydı ki, üvey ablam Almast ve Suriye ziyaretime geldiler. Ziyaretime her gelene sorduğum ilk sorum, annem nasıldır, olurdu. Yine aynı soruyu sordum:
-Başın sağolsun, dediler.

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı