Makalelerim

Köklü hezeyanlar 6

Selim Çürükkaya / Hürriyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ ün makalelerine başka yanıtlar şimdilik gerekmiyor.
Çünkü onun kimlerin adına neden yazdığı aklı başında insanlar tarafından artık biliniyor….

Abdullah Gül’ ün Cumhurbaşkanı adayılığı konusunda ordu kırmızı düğmeye basınca;
yine Özkök halkı sokağa dökme çağrıları yapmış  „cumhuriyet elden gidiyor” söylemi doğrultusunda  kitleler sokağa dökülmüştü.
Bu tür işleri aslında organize eden Ergenekon örgütütür.

Yapılan sokak gösterileri ile Ergenekon’un sivil toplum örgütlerinde, orduda, basında nasıl örgütlü olduğu malumdur.

Ama bütün çabalara rağmen Gül’ün adaylığı önlenememiş, seçildikten sonra ona boyun eğdirme planı benimsenmiştir.

Ve aynı odaklar bu kez “ülke bölünüyor” korkusuyla Kürtlere karşı „bayrak mitingleri” düzenlemiş, Özkök bu mitinglerde de aktif bir görev üstlenmiştir.

 

Güya Özkök, teröre şiddete karşıymış, kan dökülmesini istemiyormuş, bu yüzden milyonları sokaklara dökmüştür
Ama malesef  sokağa dökülenler, ellerine silah almış, kan dökmek için sabırsızlanıyordu.
Başka bir deyimle bu mitingler kan döktürme provaları gibiydi.
Zannedersem Özkök’ ü yeterince anlattım.
Onun şahsında Türkiye’ de Kürtlere karşı oluşmuş hakim mantığıda sergiledim.

Gelelim biz Kürtlere
Biz ne düşünüyoruz?
Ne yapmak istiyoruz?
Türkiye devletinden ne istiyoruz?
Şiddete yanamıyız, Karşımıyız?

Bütün Türkleri mi düşman görüyoruz, yoksa Türk devletinin Kürdistan’daki yapısına mı karşıyız?
Kürt düşmanlığına karşı Türk düşmanlığı mı geliştirmek gerekiyor?
Yoksa büyük davalar ve büyük adamlar gibi beynimizde düşmanlık tohumlarını barındırmamamız mı gerekiyor?

Kendimden başlayarak bu sorulara yanıt vermek istiyorum.
Silahlı mücadeleden yanamıyım  veya şidetten yanamıyım?
Tek kelimeyle “hayır.”
Bu „hayır” ı, tutsak olduğum, irademin başkalarının elinde olduğu koşullarda sarf etmiyorum.
Şiddetin ve sillahlı mücadelenin başta Kürt  halkının davasına  zarar verdiği, düşmanlıkları derinleştirdiği, var olan sorunları dahada karmaşık ve çözümsüz hale getirdiği için savunmuyorum.
Zira beni tanıyanlar bilirler, ben 1983 yılllarında askeri cuntanın işkencelerinin uygulandığı Diyarbakır sıkıyönetim mahkemelerinin salonlarında hakim ve savcıların yüzüne karşı “silahlı mücadelenin tek seçeneğimiz olduğunu, zira sizin başka bir dilden anlamadığınız için bu yola başvurduğumuzu ”  söylemiştim

Peki şimdi  o günden bu güne kadar ne değişti, diye soracaksınız!
Hemen size yanıt vereyim
Çok şey değişti efendim!
Biz PKK yi kurmadan önceleri Kürdistan’ın ancak silahlı mücadele aracılığıyla kurtulabileceğine inanmıştık.
Çünkü o günkü koşullarda dünya iki bloka ayrılmıştı.
Bizler kendimizi sosyalist bloka dahil etmiştik.
Ve bütün ulusal kurtuluş mücadeleleri, silahla başlar, yine  silahla başırıya ulaşırdı.

Emiliano Zapata ‘ nın  o ünlü sözü hala revaçtaydı:
„Hakkınızı elinizdeki şapkanızla değil, belinizdeki silahınızla  isteyin”

 
O zamanki inançlarımıza göre işi silahlı aşamaya ulaştırsaydık, sosyalist ülkeler, ulusal kurtuluş mücadeleleri ve dünya işçi sınıfı bize enternasyonal desteğini sunardı. halk dağınık ve örgütsüzdü birda işgalci güçler korku salmıştı.  Bu minval üzeri PKK silaha baş vurdu.
Ama süre içinde dünyada öylesine değişiklikler oldu ki, öyle gerçekleri öğrendik ki „eskiden okuduklarımız”, gerçekten „çocukları uyutan masallar” katagorisine konuldu.

Meğer Bay Marx’ın fantazi cenneti HZ. Muhammed`inkinden daha uzaktı.
Oysa bizim kuşak Bay Marx’ın cenneti uğruna ne işkenceler gördü,
Ne cefalar çekti, nice ölümlere gidip geldi!
Allahın Aslanı Hz. Ali bile bizim kadar imanlı değildi.
Zira onun bir fakire verdiği iftar ekmeği yüzünden iki gün üstüste yemek yemeden oruç tutması, bu gün hala müminlere yüksek inancın derecesi olarak gösterilirken, bizler 50 gün 50 gece yemek yemeden davamıza bağlılığın inancını göstermiş ve 48 kez Hz. Aliden daha kararlı olduğumuzu ispatlamıştık.

Ama kararlı olmak yetmiyordu.
Çağa zamana, değişimlere ayak uydurmak gerekiyordu.
Bir zamanlar dinazorlarda değişmemek için çok müthiş direnmişlerdi ama değişen doğa ve dünya koşulları onları yok etmişti ve bizler şimdi onları iskeletlerini inceleyerek anlıyoruz. Kaldıki silahlı mücadelenin Kürt proplemini gündeme getirmesi ve Kürtlerin politikleştirmesinde etkisini de inkar etmemek gerekiyor. Ama belirli bir noktadan sonra, bu günkü dünya koşullarında sürdürülen şiddet, Kürt halkına ve davasına zarar vermektedir.

 

Şöyleki  onbinlerce Kürdün politikleştiği, haklarını istediği, bütün dünyanın   Kürt sorunu  hakkında bilgi sahibi olduğu, bir Kürt devletinin temellerinin atıldığı bir atmosferde Kürtler adına kullanılan şiddet, Kürtlerin aleyhinedir.Ben aslında 1991 tarihinde cezaevinden tahliye olduktan hemen sonra bu durumu fark etmiş, Kürtlerin ulusal bir mecliste kendilerini ifade ederek siyasi mücadeleye başlamalarını kaçınılmaz görmüş, bu düşünceyi Kürdistan ulusal meclisi içinde savunmuş, Öcalan’ ı da ikna ederek Avrupa Parlementısunun PKK ve Türkiye ye yaptığı ateşkes çağrısını Ulusal meclis adına kabul etmiştik.

Ulusal Meclisin bu girişiminden olağanüstü rahatsız olan Türkiye ve Öcalan, bazı gezeteciler ve Mam Celal aracılığıyla görüştükten hemen sonra Ulusal Meclis fesh edilmiş, şiddet Avrupa ülkelerinin sokaklarına kadar yaydırılarak PKK  “terörist “olarak damgalanana kadar sürdürülmüştü.
Öcalan’ı denetim altında tutanlar ona kör bir şiddeti uygulatıyorlardı.
Bunun hedefi herkesti
Türktü
Kürttü,
Almandı
Fransızdı, Isveçliydi
Turistti, köylüydü
Kadındı, çocuktu….

 

Ve hatta Öcalanın en yakınındaki kişiler, onun emri altında çalışanlar, ondan sonra örgütünün hiyerarşik yapısında ikinci, üçüncü, beşinci sırada olanlar bile bu şiddetin kurbanlarıydı. Böyle bir kör şiddete  sapık bir ideoloji tarafından kör edilmiş müritler dışında kim taraftar olabilir? Hele bu günkü aşamada, Türkiye devleti Kürt sorununun siyasallaşmasını kesinlikle istemiyor.

Çünkü O ve abdüldevlet uzun bir süreden beri „Kürt sorunu eşittir PKK, PKK eşittir terörizm” formülünü bir strateji haline getirmişlerdir ve işin bu minval üzeri yürümesini istiyorlardır. Bu formülü bozmak isteyen herkese bütün kapıları kapatmışlardır.

PKK adına konrollü bir şiddetin olmasını isteyen Türk ordusudur.
Zaman zaman PKK adına bu yapılmadığında, ordunun onun yerine şiddeti icra ettiğine tanık olmuşuzdur.
Bu oyunu bozmak yani şiddeti tamamen bertaraf etmek ve Kürt sorununun siyasal olarak çözüm kapisını aralamak için,

1-     Türk generallerinin  Abdullah Öcalan’ı kullanarak kurulan bu oyun deşifre edilerek bozulmalıdır.

2-     Güney Kürdistanda ve Kuzey kürdistandaki bütün gerillalar silahlarını Güney Kürt hükümetine teslim etmeli ve bütün dünya kamuoyuna silahlı mücadele döneminin sona erdiğini, bundan dolayı silahlarını bıraktıklarını veya güney hükümetinin silahlı ordusuna intikal ettiklerini duyurmalıdırlar.

3-     Türkiyedeki bütün legal veya yasal Kürt parti kurum ve kişileri, silahlı mücadelenin veya şiddedin her neyse sona erdiğini, Kürtlere siyasetin yolunun açıldığını kabul edip Kürtlerin ulusal hakları ne ise bunları formüle ederek savunmalı ve mücadelesini vermelidirler. Türk generallerinin korkulu rüyası olan böyle bir durumdur. Böyle olmaması için şiddet ve konrollü silahlı mücadele geliştiriliyor.

Ben kişi olarak Abdullah Öcalanın tarikatı araçılığıyla uygulanan kör şiddetin, çok korkunç sonuçlar doğurduğunu gördüğüm için, onunla aramda olan bütün köprüleri en radikal bir biçimde dinamitledim, ilişkilerimi kopardım.  Ve bunun kör şiddetinin Kürt davasına zarar verdiğini dilim döndükçe, kalemim oynadıkça, tuşlarım çalıştıkça anlattım. Beni anlamayan kardeşlerimi eşimi savaş olarak bilinen „oyunun” ortasında bırakarak, kalemimle Avrupa’ya geldim.

Kürt sorununu uzun bir uğraştan sonra terörle özdeşleştiren devlet ve onun abdi, benim oyunu bozma girişimimi terörizmden daha tehlikeli olarak değerlendirdiklerinden bütün kapılar üzerime kapandı ve ben ulaşabildiklerimle sınırlı kaldım. Şiddet ve sillahlı mücadele dışında bir hak elde edilmez diyenlere göstereceğim en yakın örnek “Diyarbakır zindan mücadelesidir”

Orayı inceleyin, gereceksinizki; biz çıplak yüreklerimiz ile, silahlı cunta ordularını yenmişiz.
Ve bize işkence yapan zavallı suratlara bakıp gülmüşüz
Silahlarıyla gülüşümüze yenik düşmüşler.
İşkence altında tepkisiz irade abidesine dönüşen bizlerin karşısında diz çökmüşler iradesizliklerinden!

Okuyun Diyarbakır zindanını
Öldürmeyin kimseyi
Işkence yapmayın kimseye
Hatta incitmeyin kimseyi
Öldürsünler bizi
Işkence yapsınlar
 İncitsinler
Ne yaparlarsa yapsınlar

Davanızdan, haklarınızdan isteklerinizden vaz geçmeyin
Göreceksiniz ki kazanan siz, kaybeden bunları size yapanlar olacaktır

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 adet Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı