Cumartesi, 20 Ocak 2018

Gayri resmi tarih gibi - Sayfa: 10

Makale İçeriği
Gayri resmi tarih gibi
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
Sayfa: 6
Sayfa: 7
Sayfa: 8
Sayfa: 9
Sayfa: 10
Tüm Sayfalar

 

Vartodan dönünce, M.Karasungur la geri Varto’ ya

Üç gün ancak kalabildim Varto da, geri döndüm.

Ama tekrar gidecektim, Mehmet Karasungur' u buldum

Durumu ve ortamı kendisine anlattım, bizim gelişebileceğimiz bir bölge dedim.

Bana göre buralarda oturmaktansa, açılalım önerisinde bulundum.

Beni can kulağıyla dinleyen Karasungur: "gidelim de önce biraz para bulalım" dedi.

Gülümsedim, Parsız çıksak daha iyi olmaz mı?

Ernesto eski motorsikletiyle Latin Amerika' yı baştan başa dolaşmaya çıktığında parası mı var dı? Dediğimde o da gülümsedi

"Tamam gidelim" deyince sevindim.

Eski çağ dervişleri gibi yola çıkacak ve ülkemizin bütün topraklarını karış karış dolaşacaktık.

Tanımamız, bunun içinde gidip görmemiz ve acı çekmemiz lazımdı

Çok az miktarda paramızla yola çıktık

Muş Varto yol çatısında otobüsten indik

Vorto' ya doğru gelip geçen araçlara el kaldırdık

Üzeri branda bezi kaplı bir kamyon durdu "Nereye hemşehrim?" Dedi şoför."Varto' ya" deyince "atlayın" dedi.Kamyona bindik, uzun bir süre sonra başımız saçımız toz içinde Varto çarşısında inerek şoföre teşekkür ettik.

M.Can Yüce ile ilk karşılaşma

Burada Haki' yi bulduk, o da akşamüzeri bir münübüsle bizi Rekasan Köyüne yolculadı.Haki Karer Ağrı ve kasabalarına kadar gitmiş, burada bazı öğretmenlerle kontak kurmuştu.Bunlardan biri de M. Can Yüce idi ve bu köyde otururdu.Gerçekten Köye gittiğimizde M: can Yüce bizi çok sıcak karşıladıEvine gittik, acıkmıştık, çok güzel yemekler hazırlandıKarnımızı doyurunca, sohbete daldık.Mehmet Can Yücenin bir babası vardı Tıp Karl Marx' a benziyordu Saçı sakalı, boyu, nurani yüzüyle tıpkı Marx

Onunla da çok sohbetlerimiz oldu

Bir gün sonra Lütfü ve Mehmet hoca ile de görüştük

Pir Ali baba ile tanışıyoruz

En önemlisi de Can' ın  bizi köylerinin seyidi Ali Baba ile tanıştırmasıydı.

Mehmet Karasungur yaşlı insanlarla tartışmaya bayılırdı

Yani yaşlılarla çok çabuk kontak sağlıyordu

Ali baba da yaman bir adamdı.

Gece bizi evine davet etti. Bizden önce M. Can ona Kürtdistan meselesini detaylı  olarak anlatmıştı.Bizim siyasi adamlar olduğumuzu ve uzak yerlerden geldiğimizi anlamıştı

Dünyadan siyasi olaylardan haberdar bir Pir di

Karasungur' un Kürdistan devrimi hakkındaki konuşmasını  dikkatle dinledikten sonra:

"Bak yeğenim, Kürdistan devrimi olmadan, Türkiye de devrim olamaz.

Karl Markiz bir konuda özeleştiri vermiş,‘ben eskiden İngiltere'de devrim olur, irlanda kurtulur diye düşünürdüm,fakat ve lakim hatalı düşündüğümü anladım, şimdi diyorum ki İrlanda kutulmadan İngiltere' de devrim olamaz' demiş" dedi.

Biz Pir' in kendi uslubuyla anlattığı bu örneğe çok güldük.

Ali baba o gece bize çok sorular sorduGücümüzün olup olmadığını öğrenmeye çalıştı"Devletin tankı topu var, sizde ne var dedi?"Bizde ona önce gençliği, aydınları, bilenleri, emekçileri aydınlatacağızArdından bir parti kuracağız, parti yetmediyse bir cephe oluşyuracağız.Silahlı gerilla savaşı başlatacağızGece olunca vuracağız, gündüzleri saklanacağız.Devlet binlerce onbinlerce askerle ardımıza düşecek ve bizi bulamıyacak dedikAma Pir itiraz etti:"Yeğenim aha buraya itirazım var, bu mertliğe sığmaz, vur, kaç ve saklan!Karşıdaki düşman olsa da bu kalleşliğe girer.Biz savaşa başladıkmı, nikahımız üzerine, ermişler üzerine yemin içerizBir kendirle ayak bileğimiz ile bacağımızı bağlarızVe kesinlikle kaçmayız" dedi.Pir' i ikna etmek için çok dil döktük!

Hatta Karasungur ona Filler ile Karıncalar öyküsünü  bile anllatı:

"Biz örgütsüzüz, silahımız yok, devlet güçlü, devlet örgütlü, devlet sillahlı.Biz küçük bir güçle büyük bir güce karşı geleceğiz, öyle bir yapmalıyız ki onu yenebilelim!Bizim ki fil ile karınca savaşına benziyorKarınca biliyorsun file göre çok küçük, Karınca Fili yenebilir:Ama nasıl? Orası önemi işte!Eğer karınca bir yolunu bulup Filin burun deliğinden girse ve beyninin yemeye başlarsa öldürebilir Fili"

Gecenin geç saatlerinde Pir Ali baba  artık savaşı başlatacağımıza kesin inanmıştı.

Ve bizi çok sevmişti.

O gece onun evinde yattık, kahvaltıdan sonra hanımını çağırdı:

"Bana o bıçağı getir, gidip kuzuyu keseceğim, öğle yemeğine et yiyeceğiz" dedi.

Biz itiraz ettik "Pir' im sen yoksul bir insansın" dedik.

Çok ciddi bir ses tonuyla bize  dedi ki:

"Zaten savaş başlayacak, ben ne yapacağım kuzuları?“

Otostop yaparak gidiyoruz

Mehmet Karasungur ile Varto ve köylerinde kaç gün kaldık? Şu anda hatırlamıyorum.

Ama görüşülmesi gereken herkesle görüştüğümüzü, anlatılması gerekenleri anlattığımızı biliyorum.

O bölgede ki arkadaşlar, yeterli ve sağlamdı.

Yani temelin taşları iyi döşenmişti.

Bizlere yol görünmüş gibiydi, Bingöl' e dönmeyecektik.

Van' a, hatta Hakkâri' ye kadar uzanmaya niyetimiz vardı.

Tanıdığmız Bingöl' lüler  Van' ın kazalarında işçi olarak çalışıyorlardı.

Depremden dolayı Van ve ilçeleri şantiye halindeydi.

Ama tanıdığımız işçilerin hangi kasabada kaldıklarını tam olarak bilmiyorduk

Karasungur "Özalp ilçesinde çalışıyorlar" dedi.

Oraya gideceğiz, ama üzerimizde çok az para var, yine otostop yapacağız!.

Bir sabahın erken saatlerinde münibüsle Varto'dan yola çıktık.

Bingöl Muş yol çatısında indik, Muş istikametine giden araçlara el kaldırdık.

Bir kamyon durdu, Tatvan' a gidiyordu.

Hemen atladık, üstü açıktı kamyonun, hareket edince saçlarımız, rüzgarla taranmaya başlandı.

Bizim için çok neşeli bir yolculuktu

Ülkemizi ilk olarak dolaşıyorduk, bir kamyonun kasasından dışarıya dikkatle bakıyorduk.

Tatvan' da indiğimizde tanıdığımız hiç kimse ve gidebileceğimiz  hiç bir yer yoktu.

İki yabancı olarak bilmediğimiz bir yerde indik

Çarşıya yürüdük, bir kahvede oturduk, çay içtik

Gece burada kalamıyacağımıza göre Van' a doğru yola çıkmayı düşündük.

Bir bakalda biraz ekmek ve peynir alınca yürümeye başladık.

Van Gölü Müthişti, kıyı boyunca yürümeye karar kıldık.

Masmavi suları vardı gölün.

Süphan' nın gölgesi  içine düşmüştü.

Sakindi suları, millattan öncenin suskunluğu sinmişti sanki.

Taşlık bir girintide oturduk, gölü seyrettik, Karasungur' a "yüzelim mi?" Dedim.

"evet" deyince soyunduk, Sodası bol gölün cennet kıyılarında yüzdük, giyindikten sonra yürüyerek karayoluna çıktık.

Yine geçen otolara el kaldırdık.

Şansımız vardı, duran ikinci kamyonun şoförü "Özalp' a gidiyorum", deyince teşekür edip atladık.

İkindi vakti Özalp'a vardık, ama nereye gidecektik?

Tanıdığımız işçiler hangi inşaata çalışıyordu?

Bizde bilmiyorduk

Küçük kasabanın çarşısında rastladığımız kişilere sorduk, bize Bingöl'lü işçilerin çalıştıkları köy inşatını tarif ettiler.

Akşamüzeri köyün münübüsü ile oraya vardık

Ama tanıdığımız işçi yoktu orada, gece olmuş karanlık çökmüş ve biz dışarda kalmıştık.

İnşaatan yürüyerek köye gittik.

Şu anda köyün adını hatırlamıyorum

Ama  köyün girişindeki ilk ev bizi misafir olarak kabul etmiş, içeri almıştı.

Onlara arkadaşlarımızı aradığımızı ama bulamadığımızı söylemiştik.

Akşam yemeğini yedikten sonra, çay demlediler, kırtlama şekeri kesmek için kullanılan bir araç dikkatimi çekmişti. ve o gece çok sayıda kişi bizi görmeye gelmişti.

Bunların içinde birisi tiyatrocuydu.

Tiyatrocu dediğim, eğitim görmüş bir oyuncu sanmayın, bu doğal bir oyuncuydu.

Yaşadığı gördüğü olayları canlandırıyordu.

Köylüler rica ettiler, bizim için oynadı, müthiş bir yetenekti, gülmekten kırıldık.

Gecenin geç saatlerine kadar sohbette ettik.

Çoğunlukla kürtçe konuşuyorlardı ama türkçe de biliyorlardı.

Yaşlı bir adam, köylerinde eskiden Ermenilerin oturduğunu,

derenin karşısındaki mahallenin onlara ait olduğunu, fakat buraları terk edip gittiklerini söyledi.

Sabah erken  bir araçla Van' a gidecektik, öyle de yaptık, epeyce yol parası ödedikten sonra Van' a ulaştık.

Buradan Bingöl' e zor bela telefon ettik. Tanıdığımız işçilerin Çaldıran kasabasında oldukları bilgisini aldık.

Muradiye' ye giden bir araç bulduk. "Oradan yakındır" dediler, atladık ver elini Muradi' ye,

Oradan Çaldıran' a gitmek bizim için hiç zor olmadı.Çünkü gelip geçen kamyonlar o kadar çoktu ki!  Muradiye' ye varır varmaz harebe bir kasaba ile karşılaştık.Evet burası bir kasbaydı ama ayakta olan tek bir bina yoktu.Deprem her şeyi yıkıp geçmiştiŞehirin dışında çadır bir kent kurulmuştu, yaşayanlar orada yerleşmişti. Bu çadır kentte karşılaştığım bir tanıdığım,Çaldıran kasabasını inşaa eden Müteahitin benim tanıdığım olduğunu söyledi,Adını öğrendim ve Karasungur ile birlikte Şantiyeye gittik. Müteahit ile tanıştık.Aradığımız işçilerinde bu şantiyede olduğunu öğrendik ve bir müddet sonra onların yanına ulaştık..  Tanıdığımız çok sayıda kişi, Çaldıran inşatlarında işçi olarak çalışıyordu.Bizi gayet iyi karşıladılar.

Arkadaşlarım için iş alıyorum

Akşamüzeri güzel yemekler hazırladılar. Sohbet ettik, tavşan kanı çaylar içtik.O gece işçiler bana bir teklifte bulundular."Müteahitle konuş, bize birkaç köy al, boya işlerini yapalım" dediler.

Sabahın erken saatlerinde Müteahidin bürosuna gittim.

İşçilerin önerisini söyledim, hemen kabul etti.

Köylerin isimlerini söyledi:

Bu haberi işçilere söyleyince sevindiler.

Bir gün sonra köylere bakmaya gittik

En büğüğü Muradiye ile Çaldıran arasında  bir nehrin kıyısındaydı.

Hemen buraya taşındıkEvleri saydık 120 adetti. Bizimle çalışacak işçi arkadaşın sayısı ise yediydi.Bu işçilerle o kadar çok  işi yapamazdık. Evlerin pencere, kapıları ve saçakları boyanacaktı.Mehmet Karasungur ile konuştuk, kendisi Bingöle' e gidip, boş dolaşan arkadaşları toplayıp getirecekti.Bende Müteahitle görüşüp boya dahil, her türlü malzeme isteyecektim.Çünkü bizim malzeme almak için paramız yoktu. Kalacağımız evler, yeni yapılmış ve güzeldi.Hemen yakınımızda bir nehir akıyordu.Köyün  çıkışında bir köprü vardı.

Köprünün az ötesinde bir kahvehane bulunurdu

Yol işlek olduğundan, kamyon şoförleri kahvehaneye uğrardı.

Ve bizde bu şoförlerden, sağda solda olan bitenleri öğrenmeye çalışırdık

Köprünün altından geçen suyun rengi dikkatimi çekmişti.

Siyaha yakın bir rengi vardı.Çevrenin dağları, çırılçıplaktı.Tek bir ağaç bulunmazdı, işbaşı yapmadan önce suyun kaynağına kadar gitttim. Çünkü Çaldıran ovasında doğuyordu Ve bu suyun doğduğu kaynaklarda göletler oluşmuştu.Su öylesine sıcaktı ki, elinizi içinde fazla tutamazdınız.Suyun bu sıcaklığı, hem dağların çıplaklığının, hemde suyun renginin sırrı hakkında insana ipucu veriyordu.  Buralar maden yataklarıydı... Ama bakir! 

Karasungur bir grup arkadaşla tez döndü Ümit, boya işlerinden iyi anlıyordu, o bizim baş ustamız oldu.Malzeme ve diğer ihtiyaçlarımız tamamlanınca işe koyulduk.Gündüz hepimiz birlikte çalışıyor, akşamları işçilerle eğitim çalışmaları yapıyorduk.Bizim en önemli amacımız, arkadaşlarımızı eğitmek, burayı bir üs haline getirerek Van, ilçeleri, hatta  Muş ve kasabalarına ulaşmaktı.   Görebildiğimiz her Türlü olanağı değerlendiriyorduk.

 

Bulank' a gidiyorum

 

İnşaatta işler biraz rayına girince, ben geçici olarak ayrıldım Muş' un Bulanık ve Malazgirt kasabalarına gidecektim.Çünkü burada arkadaşlarım vardı. Onları öğretmen okulundan tanıyordum ve oralarda barınabileceğime inanıyordum.

Okulumuzun en küçük öğrencilerinden birinin adı O...idı

Babasının bakkal dükkanıvardı, oraya uğradım, O' nu buldum:

Beni görünce çok sevindi, sarılıp öpüştük, diğer arkadaşlarla görüştük.

Buralarda uzunca bir zaman kalabileceğim yerler vardı, ilk geceki sohbetimizde

Bulanık kasabası hakkında arkadaşlardan bilgi aldım.

"Bulanık Lisesinde bizim gruba ilgi duyan bir lise öğretmeni var" dediler.

Arkadaşlarımın anllatıklarına göre öğretmen Antep' liydi ve Hakki Karer' in arkadaşıydı.

 

Okullar kapalı olmasına rağmen, bazı imtihanlardan dolayı öğretmen Antep ‘ e gitmemişti.

Bir gece kendisine misafir oldum. Akşamüzeri sohbete daldığımız bir sırada, arkadaşlarımdan biri: "Bulanık' ta gelişme kaydedebilmemiz için, iki kişinin adını söyledi, bunların ikna olması gerekiyor," dedi ve ekledi: "eğer bunlar ikna edilirse, Bulanık' ta biz etkin oluruz" iddiasında bulundu. Bu kişileri daha yakından tanımak istedim.Bana birinin daha önce sol bir örgütün mensubu olduğunu,İstanbul' da kaldığını, bazı soygun işlerine karıştığını, diğerinin ise Rızgari Örgütüne ilgi duyduğunu,ama şu anda ikisininde Rizgari adına faaliyet yürüttüklerini söylediler.Öğretmen arkadaşa söz konusu kişileri buraya çağırıp çağırmayacağımızı sordum.Onaylayınca, Orhan, onları bulmak için çıktı.Bir saat kadar sonra, üçü birlikte içeri girdiler.  Biri uzun boylu iri yarı, diğeri ufak tefek bir adamdı.Karşılıklı tanıştık, ben gerçek adımı söyledim,.

Onlar ise, takma isimlerle kendilerini tanıştırdılar:

Daha önce arkadaşların bana anlattıklarına göre Bulanık' ta kimse bu ikisinin gerçek isimlerini bilmiyor, herkes onları takma adlarıyla tanıyordu.

Aradan 32 yıl geçmiş o arkadaşların başına bir iş gelmesin diye takma adlarını burada zikr etmek istemiyorum.

Çünkü bu iki isim, orada çok sayıda kişinin tanıdığını biliyorum.

Gelen bu arkadaşlarla  çay içerken sohbete daldık.

Bu tartışmamız iki saat kadar sürdü:

Kısa boylusu daha bilinçliydi; "Tamam sizin görüşlerinize katılıyoruz, yani ikna olduk, bizim size bir önerimiz var, mensup olduğumuz siyasetimizin yöneticilerine önerimizi götürdük red ettiler, siz önerimizi kabul edecekseniz, biz grubumuzdan ayrılır sizin gruba katılırız" dediler.

Hiç teredüt etmeden nedir dedim, benimle ayrı bir odada görüşmek istediklerini belirtince, odaya geçtik, karşılklı oturduk, kısaboylu arkadaş, heyecanla bana şunları anlattı: "Mademki Kürdistan sömürgedir ve silahlarla işgal edilmiştir. ve mademki silahlı işgale karşı silahlı mücadele gereklidir. Biz silahların yerini bulmuşuz. Bulanık adliye deposunda çok sayıda silah var, biz soymak istedik örgütümüz müsaade etmiyor, gelin birlikte bu işi yapalım ve biz sizin gruba geçeriz."

Bu sözleri dinledikten sonra ayağa kalktım, kalkın adliye binasına bakmaya gidelim, diğer arkadaşlara siz bekleyin, biz geliyoruz dedim ve dışarı çıkarak adliye binasına doğru yürümeye başladık.

 

 

 

 



Son Güncelleme (Perşembe, 29 Aralık 2011 21:49)