Berlin’de Bir Gece: Müziğin, Dostluğun ve Ayrılığın Gölgesinde
Berlin’de Bir Gece: Müziğin, Dostluğun ve Ayrılığın Gölgesinde



2005 yılıydı.
Berlin ilk bahara hazırlanıyordu. Gökyüzü kurşuni, caddeler serin, ağaçlar renk renk çiçekler açmıştı. Dünyanın dört bir yanından gelen yaklaşık beş yüz yazar, Uluslararası PEN Kongresi için Berlin’de buluşmuştu. Bizler, Alman PEN’in konuğuyduk. Bir hafta boyunca Berlin’deki Hilton Oteli bizim evimiz olacaktı.
Ben, Selim Çürükkaya…
Yanımda hayat arkadaşım Aysel, kızımız Somam Madiya, kardeşim Doktor Said ve köylüm Tayıp Dağ vardı. Hep birlikte Berlin’e vardığımızda içimizde hem bir edebiyat heyecanı hem de gurbetin hafif hüznü vardı.
Daha şehre adım atar atmaz bir haber aldık: O gece Şivan Perwer ve Rojin konser veriyordu. Berlin’in ortasında Kürtçe şarkılar yankılanacaktı. Bu çağrıya kayıtsız kalamazdık. Kongre bir hafta sürecekti ama o gece yalnızca bir defa yaşanacaktı.
Konsere gittik.
Salon doluydu. Şivan Perwer’in sesi Berlin gecesini yararken, Rojin’in şarkıları salonda bir bahar gibi dolaşıyordu. Her ezgide memleket vardı; her sözde dağlar, sürgünler, cezaevleri, kayıplar… Aysel’in gözleri doldu. Kızım şaşkınlıkla kalabalığa bakıyordu. Ben ise hem oradaydım hem değildim; bir yanım Berlin’de, bir yanım çok uzaklarda.
Konserden sonra adını bugün hatırlayamadığım bir otelin lobisine gittik. Gece ilerlemişti ama sohbet yeni başlıyordu. Orada, eski Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Hero Talabani, Hatice Yaşar, Murat Satık, Av. Rıza Dinç ve yine Şivan Perwer ile Rojin vardı. Kürtçe, Türkçe, Almanca kelimeler birbirine karışıyor; kahkahalar, anılar ve siyaset iç içe geçiyordu.
O lobi, o gece bir ülke gibiydi.
Sürgün bir ülke.
Yurtsuz ama birbirine yaslanan bir ülke.
Kardeşim Dr. Said, her zamanki sakinliğiyle konuşmaları dinliyor, arada kısa cümlelerle söze giriyordu. Tayıp Dağ ise utangaç ama gururlu bir genç gibi kenarda duruyor, yüzünde ince bir tebessüm taşıyordu. O an kim bilebilirdi ki, aradan on yıl geçecek ve Dr. Said, DAIŞ’e karşı verilen savaşta hayatını Musul yakınında kaybedecekti… Berlin’deki o gece, onun yüzündeki ışığı son kez bu kadar uzun ve huzurlu gördüğümüz gecelerden biriydi belki de.
Gece iyice ilerlediğinde kardeşimi ve Tayıp’ı o otelde bıraktık.
Ben, Aysel ve kızımız yürüyerek Hilton’a doğru gittik. Berlin sokakları sessizdi. Sokak lambalarının sarı ışıkları kaldırım taşlarına düşüyor, adımlarımızın sesi bize eşlik ediyordu.
Hilton’un kapısından içeri girdiğimizde bir kongrenin ciddiyeti bizi karşıladı. Edebiyatın ağırbaşlı dünyası… Oysa birkaç saat önce müziğin ve hasretin içinde savruluyorduk. Hayat bazen iki kapı arasındaki birkaç sokaktan ibarettir: Bir kapıda şarkılar, diğerinde bildiriler.
O gece odama çıktığımda uzun süre uyuyamadım. Berlin’in ışıkları pencereden içeri süzülüyordu. Aysel ve kızım uyumuştu. Ben ise kardeşimi düşündüm. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bilmeden, geleceğin hangi köşede pusuya yattığını sezmeden, insan ne kadar rahat gülebiliyor…
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o Berlin gecesi bir fotoğraf gibi zihnimde asılı duruyor:
Şivan’ın sesi, Rojin’in şarkısı, Hero Talabani’nin sakin duruşu, dostların sohbeti, kardeşimin yüzündeki o dingin ifade…
Ve biz…
72. PEN Kongresi, 22-28 Mayıs 2006 için Berlin’e gelmiş beş yüz yazarın arasında, kendi hikâyemizi yaşayan küçük bir aileyiz.
O gece aslında yalnızca bir konserden çıkmadık.
Bir hatıranın içine girdik.
Ve bazı hatıralar, yıllar sonra insanın kalbinde bir sızıya dönüşür.
Berlin’de bir geceydi.
Ama ömür boyu sürecek bir anıya dönüştü.




