GüncelMakalelerim

DÖRT KIZ KARDEŞİN HİKAYESİ

Aysel cezaevinden çıktığında, özgürlük ona sadece bir kelime gibi geldi. Çünkü geçmiş peşini bırakmamıştı. Yeniden gözaltına alındı. Hastalığı ilerlemişti, bedeni yorgundu ama ruhu hâlâ direniyordu. Serbest kaldığında artık başka bir yol kalmamıştı önünde. Bileziklerini satıp bir silah aldı ve dağlara çıktı. Bu, bir kaçış değil, bir dönüşümdü. Altı yıl boyunca dağdan dağa dolaştı; soğukla, açlıkla ve yalnızlıkla sınandı. Hastalandığında ise yolu onu Şam üzerinden Avrupa’ya götürdü.

Dört kız kardeştiler. Aynı toprağın kokusuyla büyümüş, aynı rüzgârın uğultusunu dinleyerek çocukluklarını geride bırakmışlardı. Ama kader, onların yollarını aynı yerden başlatıp bambaşka uçurumlara sürükledi.

En büyükleri Aysel’di. Daha genç bir öğretmen adayıyken dünyaya başka bir gözle bakmaya başlamıştı. Yaşadığı topraklara herkesin sustuğu bir adı vermişti: Kürdistan. Bu bir kelimeden ibaret değildi onun için; yasaklı bir hakikatin, bastırılmış bir kimliğin ifadesiydi. Okulu bitirdiğinde ardında yalnızca bir diploma değil, ağır bir yük de taşıyordu. Selim’le evlenip Dersim’den ayrıldığında, hayatın biraz olsun sakinleşeceğini sanmıştı.

Ama 12 Eylül’ün karanlığı çöktüğünde, umutların yerini demir kapılar aldı. Aysel de Selim de Diyarbakır Cezaevi’nin duvarları arasında kayboldu. Orası yalnızca bir hapishane değil, insan ruhunun sınandığı bir yerdi. Altı yıl… Her günü ayrı bir yara, her gecesi ayrı bir sessizlikti.

Dışarıda hayat devam etmişti. Kız kardeşleri büyümüş, kendi yollarını çizmişti. Yeter mühendis olmuştu; aklın ve bilimin dünyasında bir yer edinmişti. Ayten bir fabrikanın içinde düzenli bir hayat kurmaya çalışıyordu. Makbule ise insanlara şifa dağıtan bir hemşire olmuştu. Her biri, hayata tutunmanın başka bir yolunu seçmişti.

Aysel cezaevinden çıktığında, özgürlük ona sadece bir kelime gibi geldi. Çünkü geçmiş peşini bırakmamıştı. Yeniden gözaltına alındı. Hastalığı ilerlemişti, bedeni yorgundu ama ruhu hâlâ direniyordu. Serbest kaldığında artık başka bir yol kalmamıştı önünde. Bileziklerini satıp bir silah aldı ve dağlara çıktı. Bu, bir kaçış değil, bir dönüşümdü. Altı yıl boyunca dağdan dağa dolaştı; soğukla, açlıkla ve yalnızlıkla sınandı. Hastalandığında ise yolu onu Şam üzerinden Avrupa’ya götürdü.

Devlet onu yakalayamayınca, geride kalanlara yöneldi. Çünkü o coğrafyada suç bazen kişisel değildi; birinin kaderi diğerine yazılırdı. 1992 yılının Mayıs ayında, kardeşleri ve babaları bir çağrıyla Tunceli Alay Komutanlığı’na götürüldü. Orada yalnızca sorgulanmadılar; işaret edildiler. Hayatları o gün sessizce değişti.

Sonrası karanlık…

Yeter sürgün edildi. Makbule başka bir şehre savruldu. Ayten ise bir yaz günü, 27 Temmuz’da, beyaz bir arabanın içinde kayboldu. On bir gün sonra bulunduğunda artık bir insan değil, bir vahşetin tanığıydı. Onun bedeni, anlatılamayacak bir acının dili olmuştu.

Makbule o dehşeti gördü. Ve hayatta kalmak için kaçtı. Almanya’ya gitti. Ama insan bazen bedenini kurtarır, ruhunu değil.

Yeter başka bir yol seçti. Kendisinden kaçtı. Dilinden, kimliğinden, geçmişinden… Türkçeyi kusursuz konuşmayı öğrendi. Bir hayat kurdu, bir aile yaptı. Ama içinde taşıdığı korku hiç susmadı. Çocuklarına kendi dilinden tek kelime öğretmedi. Onları koruduğunu düşündü; belki de kendisini sakladı. Ama insan kendinden nereye kadar saklanabilir?

Yıllar geçti. İçinde büyüyen sessizlik, sonunda bedenine yayıldı. Kanser oldu. İzmir’de bir hastane odasında, anlatamadığı hikâyelerle birlikte hayata veda etti. Cenazesi doğduğu topraklara götürüldü. Dersim’de, Ayten’in anıtının yanına gömüldü.

Makbule oradaydı. Gözleri dolu, sesi kısık… Ama Aysel yoktu.

Çünkü bazı insanlar sadece hayatta değil, yoklukta da aranır.

2026’nın bir Nisan gününde, hikâye hâlâ tamamlanmamıştı. Aysel hâlâ firardaydı. Ayten ve Yeter toprağın altındaydı. Makbule ise mezar başında, geçmişin yükünü taşıyan son tanık gibi ağlıyordu.

Dört kız kardeştiler.

Şimdi biri sürgünde, ikisi mezarda, biri hatıraların içinde kaybolmuştu.

Ve geriye kalan tek şey, anlatılamayan bir hikâyenin ağır sessizliğiydi.

Selim Çürükkaya

1954 te Bingöl' de doğdu. Öğretmen okulundan mezun oldu. Siyasi nedenlerle on bir yıl hapis yattı. Gazeteci ve yazar. Yayınlanmış 10 Kitabı var. Siyasi mülteci olarak Almanya'da yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu